Eğer kazanç; açık saçıklık, müzik, şarkı ve helal–haram karışık reklamlar üzerinden elde ediliyorsa, bu haramdır.
Bir kimsenin faydalı içerik paylaşmasına rağmen, kontrol edemediği reklamlara izin vererek para kazanması da caiz değildir.
İstisna:
Faydalı içerik üreten, insanlar tarafından sevilen ve takip edilen bir kimseye; izleyici ve takipçi sayısı sebebiyle, harama bulaşmadan verilen destek ve ücrette bir sakınca yoktur. İnşallah caizdir.
Şeyh Süleyman el Ruheyli
İnsan bazen içinde bulunduğu sıkıntıya öyle odaklanıyor ki, sanki o mesele çözüldüğünde hayatın bütün yükü üzerinden kalkacakmış gibi düşünüyor.
“Şu iş bir hallolsun, rahatlayacağım.”
“Şu sıkıntıdan bir kurtulayım, huzura kavuşacağım.”
“Şunu bir elde edeyim, artık her şey güzel olacak.”
Peki sonra?
O mesele çözüldüğünde Allah sana bir daha sıkıntı vermeyecek mi? Ömrünün geri kalanında her sabah mutlu uyanıp her gece huzurla mı yatacaksın?
Hayır. Çünkü dünya, sıkıntıların tamamen bittiği yer değildir. Bugün gözünde büyüttüğün mesele yarın geride kalır; fakat hayat başka bir kapıdan seni yeniden imtihan eder. Bazen malınla, bazen sevdiklerinle, bazen sağlığınla, bazen de hiç hesaba katmadığın bir şeyle…
Bu yüzden huzuru, bir problemin ortadan kalkmasına bağlama. Yoksa ömrün, sürekli “şu da geçsin” diyerek geçer. Bir bakarsın meseleler geçmiş ama sen de onlarla beraber yaşlanmışsın.
Asıl mesele sıkıntısız bir hayat bulmak değil; sıkıntının içinde nasıl duracağını öğrenmektir. Çünkü dünya rahat etme yurdu değil, imtihan yurdudur.
Belki de insanın öğrenmesi gereken en büyük şey şudur:
Hayatın düzelmesini bekleyerek yaşamayı erteleme. Çünkü hayat dediğin şey, zaten bütün bu eksikliklerin ve imtihanların arasında akıp gidiyor.
Şahsiyet kopyalanmaz….
Çevremde gördüğüm bir şey bana güzel bir ders olmuştu. Tanıdığım biri vardı; esprili, neşeli ve hazırcevap biriydi. İnsanlar onun yanında eğleniyor, onu seviyorlardı. Fakat bunların hiçbiri yapmacık değildi; adamın tabiatı böyleydi. Yanında bulunan bir arkadaşı ise insanların ona gösterdiği ilgiyi fark etmiş olacak ki zamanla onun gibi davranmaya başladı. Onun yaptığı esprileri yapmaya, onun konuşma tarzını taklit etmeye, onun tavırlarını sergilemeye çalışıyordu. Fakat bir şeyi göremiyordu: Birinde doğal ve güzel duran şey, diğerinde zorlama olduğu için son derece itici durabiliyordu.
İşte insanın kendisine yapabileceği kötülüklerden biri de budur: Sevilmek uğruna kendi karakterinden vazgeçip başkasının karakterini ödünç almak.
Bir başkasının güzel bir ahlakını örnek almak elbette güzeldir. Sakinliğini, cömertliğini, ilmini, edebini, çalışkanlığını kendine örnek alabilirsin. Fakat onun şahsiyetini taklit etmeye başladığında artık gelişmiş olmazsın; yalnızca taklit etmiş olursun. Ahlak örnek alınır, şahsiyet kopyalanmaz.
Herkes esprili olmak zorunda değil. Herkes çok konuşmak, bulunduğu ortamın merkezi olmak veya herkesi kendine hayran bırakmak zorunda da değil. Bazen az konuşan ağırbaşlı insan sevilir, bazen neşeli insan; bazen sert mizaçlı fakat güvenilir biri, bazen de yumuşak huylu biri… İnsanların farklı yaratılışlarının bir güzelliği vardır.
Bu yüzden özellikle şunu söylemek isterim: İnsanların sizi kabul etmesi uğruna kendinizi kaybetmeyin. Bir mecliste dikkat çekmek için olmadığınız biri gibi davranmayın. Başkasının konuşmasını, yürüyüşünü, esprilerini, üslubunu hatta mimiklerini kendinize geçirmeye çalışmayın. İnsan bir müddet başkasını kandırabilir ama yapmacıklık eninde sonunda kendisini belli eder.
Kendiniz olun. Eksik taraflarınızı düzeltin, kötü huylarınızı terk edin, güzel ahlak sahiplerinden istifade edin; fakat Allah’ın size verdiği şahsiyeti insanların beğenisine kurban etmeyin.
Çünkü başkasına benzeyerek kazandığınız insanların sevgisinin bedeli, kendinizi kaybetmekse o sevginin size hiçbir faydası yoktur.
Başkalarının takdirini toplamaya değil, kendinizi inşa etmeye çalışın. Başkasının başarılı bir taklidi olmaktansa, kendinizin düzgün ve samimi bir hâli olun.
İslam’da bir şeyin aslının helâl veya câiz olması, onun her zaman, her şartta ve herkes için mutlaka yapılması yahut her durumda uygun görülmesi gerektiği anlamına gelmez. Şeriatta bir fiilin aslî hükmü başka, o fiilin belirli bir kişi ve belirli şartlar içerisindeki uygulanışı başka bir meseledir.
Bunun en açık örneklerinden biri çok eşliliktir. Bir erkeğin, şartlarını yerine getirmek kaydıyla birden fazla kadınla evlenmesi İslam’da aslî olarak helâldir. Fakat Resûlullah ﷺ, kızı Fâtıma رضي الله عنها Hz. Ali’nin nikâhındayken, Ali’nin Ebû Cehil’in kızıyla evlenmek istemesi üzerine buna razı olmadığını açıkça bildirmiştir. Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
“Fâtıma benden bir parçadır; onu rahatsız eden şey beni de rahatsız eder.”
Yine aynı hadis bağlamında:
“Ben helâli haram, haramı da helâl kılmıyorum.”
(Buhârî ve Müslim)
Yani Resûlullah ﷺ çok eşliliğin Allah’ın helâl kıldığı bir şey olduğunu inkâr etmemiş; onu ümmete haram da kılmamıştır. Fakat kendi kızının içerisinde bulunduğu özel durumda bunun gerçekleşmesine razı olmamıştır. Demek ki bir şeyin şer‘an helâl olduğunu kabul etmek ile onu kendi çocuğunuz veya kendi şartlarınız açısından tercih etmek aynı şey değildir.
Bugün sizin kızınız evlendiğinde, damadınızın ikinci bir eş almasını istemeyebilirsiniz. Hatta kızınızın bundan zarar göreceğini düşünerek buna şiddetle karşı çıkabilirsiniz. Fakat sizin bunu kendi kızınız için istememeniz, Allah’ın aslında helâl kıldığı çok eşliliği haram hâle getirmez. Siz “Allah bunu haram kılmıştır” demiyorsunuz; yalnızca “Ben bunu kendi kızım için istemiyorum” diyorsunuz.
Aynı ayrım küçük yaşta nikâh akdi meselesinde de yapılmalıdır. Klasik İslam fakihlerinin belirli şartlar altında küçük yaşta nikâh akdinin aslını câiz görmüş olmaları, her Müslümanın kendi küçük çocuğuna böyle bir nikâh akdi yaptırması gerektiği anlamına gelmez. Siz kendi küçük kızınız veya oğlunuz için böyle bir nikâh akdi yaptırmayabilirsiniz; hatta bunu kendi şartlarınız içerisinde uygun dahi görmeyebilirsiniz. Fakat sizin bunu tercih etmemeniz, fakihlerin belirli şartlar altında câiz gördüğü bir hükmü kendiliğinden haram yapmaz.
Dolayısıyla “Madem helâldir, neden kendi çocuğunuza yaptırmıyorsunuz?” şeklindeki itiraz tek başına bir delil değildir. Aynı mantıkla bir babaya, “Çok eşlilik helâlse neden kızının kocasının ikinci kadınla evlenmesini istemiyorsun?” denilebilir. Cevap açıktır: Bir hükmün helâl olduğuna iman etmek, o helâlin bütün çeşitlerini kendi hayatında veya kendi ailesinde tercih etmek zorunda olmak demek değildir.
Mesele şudur: “Ben bunu tercih etmiyorum” demek başka, “Allah bunu haram kılmıştır” demek başkadır. Müslüman helâli helâl, haramı haram bilir; fakat her helâli kendi hayatında veya çocuklarının hayatında uygulamak zorunda değildir.
! عقيدة الإمام فرات أوجي
Bir yaşındaki bir bebekle nikâh kıyılabileceğini söyleyen bir kimseyi, kendisine inandığı için cennete; buna karşı çıkan bir kişiyi ise kendisine inanmadığı için cehenneme atacak bir Tanrı’nın adil olabileceğine inanmıyorum.
Bu sebeple, iyi ve adil bir ateistin, kötü ve zalim bir Müslümandan cenneti daha çok hak ettiğine inanıyorum. Allah’ın hesap günü insanlara, inançlı ve inançsız olmalarından ziyade, iyi ve kötü oluşlarına göre muamele edeceğine inanıyorum.
"Bir kadının gözünde farklı bir erkek modeli varsa ve kendi kocası buna uymuyorsa o evde huzur olması mümkün değil."
"Kadının bile kaşını almasını yasaklamış bir dinden bahsediyoruz. Erkek çocukları gidip kaşlarını aldırıyorlar."
Eşe Çiçek Almak Batı Kültüründen Bize Bulaşan Bir şey mi, İslam'da var mı?
Resûlullah ﷺ, Kurban veya Ramazan Bayramı günü namazgâha çıktı. Kadınların yanından geçerken şöyle buyurdu:
“Ey kadınlar topluluğu! Sadaka verin. Çünkü bana cehennem ehlinin çoğunluğunun sizlerden olduğu gösterildi.”
Kadınlar:
“Niçin, ey Allah’ın Resûlü?” dediler.
Resûlullah ﷺ:
“Çokça lanet ediyorsunuz ve eşlerinize karşı nankörlük ediyorsunuz. Aklı ve dini eksik olanlar içerisinde, aklı başında ve kararlı bir erkeğin aklını sizden biri kadar çelebilen kimse görmedim.”
Kadınlar:
“Ey Allah’ın Resûlü! Aklımızın ve dinimizin eksikliği nedir?” dediler.
Resûlullah ﷺ:
“Kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı değil midir?”
“Evet” dediler.
“İşte bu, aklındaki eksikliktendir. Hayız gördüğünde namaz kılmayıp oruç tutmuyor değil mi?”
“Evet” dediler.
“İşte bu da dinindeki eksikliktendir.”
Sahîh-i Buhârî
Duygularınızın hükmünüzün önüne geçmesine, öfkenin adaleti unutturmasına ve nefsin hakikati bastırmasına izin vermeyin. İlme sarılın, acele hüküm vermeyin, bilmediğiniz meselelerde ehline sorun ve vahyin terbiyesini nefsinizin arzusunun önüne koyun.
Kadın için şeref, Allah’ın ve Resûlü’nün hükmüne teslim olmaktır. Hadis hoşumuza gittiği için değil, Resûlullah ﷺ söylediği için kabul edilir. Rabbimiz bizleri vahyin karşısında nefsini değil teslimiyetini öne çıkaran kullarından eylesin.
Allah'tan korkun. Peygambere, 6 yaşındaki bir kız çocuğuyla evlenmeyi nasıl yakıştırabiliyorsunuz??
Ben bu zihniyetten beriyim. Bu saatten sonra Buhârî'de geçen hadislerin sahîhliğine tamamen güvenmiyorum. Özellikle bahsi geçen hadis-i reddediyorum.
Rabbim razı olduğu kıvama erişmeyi nasip etsin hepimize
İlim Ehlinide şöyle bir nasihatim olsun:
İnsanları şahsınıza değil, Allah’a ve Resûlü’nün ﷺ sünnetine bağlayın. Sizi savunmayı dinin kendisini savunmak zanneden, sizin sözünüzü delilin önüne geçiren, sizinle yakınlığını başkalarına üstünlük vesilesi yapan bir çevrenin oluşmasına müsaade etmeyin.
Size gösterilen aşırı bağlılıktan hoşlanmayın. İnsanların sizi övmesinden ziyade, öğrendikleri hakikatle amel etmelerine sevinin. Yanlış yaptığınızda sizi uyarabilecek insanların etrafınızda kalmasına imkân verin; yalnızca her söylediğinizi tasdik edenleri yakınınıza toplamayın.
Çünkü âlimin büyüklüğü, etrafındaki insanların çokluğuyla değil; insanları kendisine ne kadar az, Allah’a ne kadar çok bağladığıyla anlaşılır.
İlim insanı şöhrete, makama ve taraftara götüren bir merdiven değil; omuzlara yüklenen ağır bir emanettir. İnsanların gözünde büyümek kolaydır; asıl mesele, bütün gizlilikleri bilen Allah’ın huzurunda o emaneti hakkıyla taşıyabilmektir.
Talebeye düşen hocasını putlaştırmamak; hocaya düşen ise kendisinin putlaştırılmasına izin vermemektir.
İster kendisini Selefî olarak tanıtsın ister başka bir itikada nispet etsin; ister sıradan biri olsun ister ilim ehlinin çevresinde bulunan biri… Uzun zamandır dikkatimi çeken ve beni rahatsız eden bir hâl var.
Elbette Allah’ın rahmet ettikleri, gerçekten dini öğrenmek, salih amel işlemek, nasihat almak ve Allah’a yaklaşmak için ilim ehlinin yanında bulunan samimi insanlar bundan müstesnadır. Kimsenin kalbini yarıp niyetini bilemeyiz; niyetlerin hakikatini Allah bilir. Benim sözüm, gördüğümüz ve insanı düşündüren bir hâl üzerinedir.
Bazen insanların bir hocaya veya âlime yakınlaşmasında ilimden başka şeylerin öne çıktığını hissediyorsunuz. Sanki mesele yalnızca “Ne öğrenebilirim, dinime ne katabilirim?” değildir. Tanınmak, çevre edinmek, itibar kazanmak, bir ismin gölgesinde değer görmek, “Ben falanca hocayla beraberim” diyebilmek yahut o yakınlığı insanlara göstermenin verdiği bir makam elde etmek… Bunların kokusu, samimiyetin önüne geçebiliyor.
Oysa âlimin yanında bulunmanın şerefi, âlimle görünmekte değil, ondan öğrendiğin hakikatle amel etmektedir. Bir hocayla aynı karede bulunmak seni Allah katında yükseltmez; onun sözünden öğrendiğin bir sünneti yaşamak, terk ettiğin bir günah, düzelttiğin bir ahlak belki seni yükseltir.
İlim ehli birer basamak, taraftar toplayacak birer isim veya insanların yanında itibar kazanmanın vasıtası değildir. Onlara yakınlığımız bizi insanlara değil, Allah’a yaklaştırmıyorsa, o yakınlığın maksadını yeniden sorgulamak gerekir.
Çünkü ihlâs sessizdir. Gösterilmeye ihtiyaç duymaz. Samimi insan, “Beni kimin yanında gördüler?” diye değil, “Allah beni hangi hâl üzere görüyor?” diye dertlenir.
Herkes kendi kalbine şu soruyu sorsun:
Ben hakikatin peşinde miyim, yoksa hakikat ehlinin yanında görünmenin mi?
Bu sorunun cevabını insanlardan saklayabiliriz; fakat kalplerin içindekini bilen Allah’tan saklayamayız.
İster kendisini Selefî olarak tanıtsın ister başka bir itikada nispet etsin; ister sıradan biri olsun ister ilim ehlinin çevresinde bulunan biri… Uzun zamandır dikkatimi çeken ve beni rahatsız eden bir hâl var.
Elbette Allah’ın rahmet ettikleri, gerçekten dini öğrenmek, salih amel işlemek, nasihat almak ve Allah’a yaklaşmak için ilim ehlinin yanında bulunan samimi insanlar bundan müstesnadır. Kimsenin kalbini yarıp niyetini bilemeyiz; niyetlerin hakikatini Allah bilir. Benim sözüm, gördüğümüz ve insanı düşündüren bir hâl üzerinedir.
Bazen insanların bir hocaya veya âlime yakınlaşmasında ilimden başka şeylerin öne çıktığını hissediyorsunuz. Sanki mesele yalnızca “Ne öğrenebilirim, dinime ne katabilirim?” değildir. Tanınmak, çevre edinmek, itibar kazanmak, bir ismin gölgesinde değer görmek, “Ben falanca hocayla beraberim” diyebilmek yahut o yakınlığı insanlara göstermenin verdiği bir makam elde etmek… Bunların kokusu, samimiyetin önüne geçebiliyor.
Oysa âlimin yanında bulunmanın şerefi, âlimle görünmekte değil, ondan öğrendiğin hakikatle amel etmektedir. Bir hocayla aynı karede bulunmak seni Allah katında yükseltmez; onun sözünden öğrendiğin bir sünneti yaşamak, terk ettiğin bir günah, düzelttiğin bir ahlak belki seni yükseltir.
İlim ehli birer basamak, taraftar toplayacak birer isim veya insanların yanında itibar kazanmanın vasıtası değildir. Onlara yakınlığımız bizi insanlara değil, Allah’a yaklaştırmıyorsa, o yakınlığın maksadını yeniden sorgulamak gerekir.
Çünkü ihlâs sessizdir. Gösterilmeye ihtiyaç duymaz. Samimi insan, “Beni kimin yanında gördüler?” diye değil, “Allah beni hangi hâl üzere görüyor?” diye dertlenir.
Herkes kendi kalbine şu soruyu sorsun:
Ben hakikatin peşinde miyim, yoksa hakikat ehlinin yanında görünmenin mi?
Bu sorunun cevabını insanlardan saklayabiliriz; fakat kalplerin içindekini bilen Allah’tan saklayamayız.
Bu ayeti hemen önceki Sebe 43 ile birlikte okumak manayı daha da açık hâle getirir. Müşrikler Kur’an ayetleri kendilerine okunduğunda Peygamber ﷺ hakkında:
“Bu, sizi atalarınızın taptıklarından alıkoymak isteyen bir adamdan başkası değildir.”
demişlerdi. Ardından 44. ayet adeta onların iddiasını sorgular: Peki atalarınızın üzerinde bulunduğu şeyin Allah katından olduğuna dair hangi kitabınız, hangi vahyiniz, hangi peygamberiniz var?
Ayet, Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber ﷺ’in getirdiği vahyi reddetmelerindeki delilsizliği ortaya koymaktadır. Yani Allah Teâlâ onlara, şirklerini ve bâtıl inançlarını doğrulayan herhangi bir semavî kitap vermemiştir. Kendilerine daha önce gelip de “Allah’tan başkasına ibadet edin” diyen bir peygamber de gönderilmemiştir.
(@temathros teslim ol atman gereken adımı at)
Hocaya bir soru soruldu. Hoca, “Bunun zamanı değil.” diyerek cevap vermeyi uygun görmedi. Soruyu soran kişi ise, “Hocam, yine de cevap verin.” diye ısrar edince hoca şöyle dedi:
“Bir mesele için ‘Zamanı değil.’ denilmişse, bazen verilebilecek en hikmetli cevap zaten budur. Buna rağmen kişi hâlâ başka bir cevap bekliyorsa, henüz o cevabın muhatabı olmaya hazır değildir.”
İnsanın sıkıntısını, ihtiyacını ve çaresizliğini Allah’a arz etmesi kulluğun en güzel tezahürlerinden biridir. Rabbinin her şeyi bildiğini, her şeye güç yetirdiğini ve bütün işlerin O’nun elinde olduğunu ikrar eder.
Öncelikle rahatsız olduğum bir konuyu dile getirmek istiyorum. Özellikle X platformunda Türkçülüğü aşırı biçimde yücelten, sanki Allah katında bir milleti diğerlerinden üstünmüş gibi gösteren bir dil yaygınlaşıyor. Oysa Rabbimiz şöyle buyurur: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, ona karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” Hucurât 13. Peygamber Efendimiz de Veda Hutbesi’nde şöyle buyurmuştur: “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” Bu yüzden bir milleti sevmek elbette doğaldır. Ancak bu sevgi, başka milletleri aşağılamaya, hakaret etmeye veya kendini üstün görmeye dönüştüğünde, İslam’ın adalet ve kardeşlik ilkeleriyle açıkça çelişir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Irkçılığa çağıran bizden değildir; ırkçılık uğruna savaşan bizden değildir; ırkçılık davası üzere ölen de bizden değildir.” Bu sebeple Müslümanın ölçüsü ırk değil; Kur’an ve sünnettir.
Kim bakışlarına sahip olmazsa üzüntüsü daim olur.
Çünkü bakış sevgiyi doğurur. Bunun sonucunda kalp ile bakılan nesne arasında bir bağ kurulur. Sonra bu bağ kuvvetlenir ve kalbin bütün varlığıyla o nesneyi delicesine sevmesine neden olur. Sonra bu sevgi daha da kuvvetlenir ve tutkuya dönüşür. Seven kimsenin sevgilisinden hiç ayrılamadığı gibi o da baktığı şeyden ayrılamaz. Sonra bu sevgi daha da kuvvetlenir ve aşka dönüşür. Aşk da sevginin aşırı hâlidir. Sonra bu sevgi daha da kuvvetlenir ve “şegaf” derecesine ulaşır. Bu da sevginin kalbin içine işlenmesidir. Sonra bu sevgi daha da kuvvetlenir ve teteyyüm derecesine ulaşır. Teteyyüm ise kulluk demektir. Sevgi bir kimseyi kul yaptığı zaman “teyyemehü’l-hubb” (تَيَّمَهُ الْحُبُّ) denir. Yine Teymullah da Allah’ın kulu demektir. Sonunda kalp, kul olunmayı hak etmeyen şeylere kul olmuş olur. İşte bunların hepsi bakmanın suçudur. İşte o zaman kalp esir durumuna düşer. Hükümdarlığından sonra esir olur. Özgürlüğünden sonra zindana düşer. Bakışın zulmünden şikâyetçi olur, yakınır. Bakış da der ki: “Ben senin casusun ve elçindim. Beni sen gönderdin.”
Bununla ancak, içinde Allah sevgisi ve O’na karşı ihlâs bulunmayan kalpler imtihana tabi tutulur. Çünkü kalbin mutlaka bir sevgiliye bağlanması gerekir. Yegâne sevgilisi, ilahı ve mabudu Allah olmayan kalbin başka varlıklara kulluk etmesi kaçınılmazdır. Allah (Subhanehu ve Teala), Yusuf (aleyhisselam) hakkında şöyle buyurmuştur:
“Biz, ondan kötülüğü ve fuhşu uzaklaştırmak için işte böyle yaptık. Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yusuf, 24)
Aziz’in karısı, müşrik olduğu için, bir eşi olmasına rağmen içinde bulunduğu duruma düştü. Yusuf (aleyhisselam) ise Allah’a karşı ihlâs bilincinde olduğu için, genç, bekâr, yurdundan uzakta bir köle olmasına rağmen bundan kurtuldu.