“Diyelim ki
biz öldük, siz kaldınız.
Diyelim ki kurudu ormanlar,
nehirler, yuvalarında kuşlar.
Diyelim ki
ateş olup küller üfürdünüz memlekete.
Baktınız,
kalmamış yakacak tek bir ağaç,
sönmeyen ocak, akacak tek damla gözyaşı.
Sonra?
Geçip ortasına ölümün
düğün mü kuracaksınız?
Diyelim ki kurdunuz,
külden ağaçlar, uçmayan kuşlar,
ağıtlar, bu ziftli yaslar sarmışken toprağı
mutlu mu olacaksınız?
Bize nasip bunca kalp ağrısından
size tatlı huzurlar kalır mı dersiniz?
Yazık!”
Nazım Hikmet Ran
@profesor201991 Aslında yorumunuz benim anlatmak istediğim şeyi daha da güçlendiriyor. Demek ki insan ikinci bir şans bulabiliyor, insanların sevgisini ve güvenini yeniden kazanabiliyor. Ama ne acı ki bazen o ikinci şansı da kendi elleriyle tüketebiliyor. Beni üzen tam olarak bu.
Neden?
Başarı,sevgi,saygı,alkış…
Bir insanın hayatta isteyebileceği neredeyse her şeye sahipken,kendi elleriyle hayatını bu hale getirmesi çok acı.Hırs öyle sessz bir zehirdir ki,önce vicdanı susturur,sonra aklı,en sonunda da yıllarca emek vererek inşa ettiği hayatı elindn alır.
Bir Japon efsanesi der ki:
Otobüsü kaçırdıysan, belki de bir kazadan kurtuldun. Reddedildiysen, belki de yanlış bir yerden korunmuş oldun. Birisi hayatından çıktıysa, belki de gelecek kişi için yer açtı. Hayat, ilk başta kötü şans gibi görünen şekillerde seni korur.
Penguenler karşılaştıklarında, yokuş yukarı çıkan penguene yol veriyor.
Çünkü yukarı çıkmak daha zor olduğu için önceliğin ona ait olduğunu içgüdüsel olarak biliyorlar.
“Bir ağacın gölgesine asılmış en güzel öğüt:
‘Çöpünü değil, sevgini bırak.’
Dünyaya da insanlara da biraz sevgi bıraksak, belki her yer Munzur kadar güzel kalır…” 🌿
zamanla anlayacaksin ki hayatinda karsilasabilecegin en büyük sinav devam edebilmektir. iyilik yapmaya devam edebilmek, sevmeye devam edebilmek kalbini temiz tutmaya devam edebilmek..
Özgürlüğüne kavuşma ihtimali bile insanın duruşunu değiştirmiyorsa, o insanın onuru hiçbir pazarlığa sığmayacak kadar büyüktür. Demirtaş’ın en saygı duyulası yanı da bu onurlu ve sağlam duruşu. Hayran kalmamak mümkün değil. 🌹
Levent Gültekin, ‘AKP-DEM’ ittifakına Demirtaş’ın engel olduğunu ve bu sebeple sürecin durduğunu öne sürdü:
“Şimdi DEM Parti ve Öcalan net berrak bir şekilde Cumhur İttifakı’na katılmak istiyorlar.
Yani Erdoğan’ın bir dönem daha seçilmesine destek vermek istiyorlar.
Fakat bu konuda Demirtaş’ı ikna edemiyorlar.
Öcalan ve DEM Parti, Erdoğan’ın bir dönem daha seçilmesini istiyor.
Fakat bunun önünde bir engel var. O da Demirtaş. Demirtaş’a gidip diyorlar ki ‘biz DEM olarak bir dönem Erdoğan’ın bir dönem daha seçilmesini destekleyeceğiz, bu sürecin yürümesi karşılığında sen de serbest kalacaksın. Bunun karşılığında senin de bu süreci bozmaman gerekiyor.’
Demirtaş da diyor ki ‘ben yokum, ben Erdoğan’a destek vermem.’
Öcalan’ın öfkesinin de kaynağı buradan.
Çünkü Demirtaş olur da DEM’le ve Öcalan’la aynı yerde durmazsa Erdoğan’ı destekleme konusunda, parti bölünür, taban bölünür.
Çünkü zaten DEM Parti, tabanını ikna edemiyormuş Erdoğan’ı destekleme konusunda.
Erdoğan ise şöyle düşünüyor: ‘Ben bu sorunu sizin istediğiniz bağlamda çözerim. Peki ben çözdüğümde siz bana bir destek vermeyecekseniz, ben bir de milliyetçileri kaybedeceğim. E niye yapıyorum?’
Erdoğan, DEM’de bunu bekliyor. DEM de Demirtaş’ı ikna edemiyor.
Demirtaş’ı ikna edemedikleri için tabanın etkisi yani taban bölünür. Öcalan’ın statüsü, bir yara alır diye bir adım atamıyorlar.
Bunlar bu konuda bir adım atmadıkları için Erdoğan da burada bir adım atmıyor.
Demirtaş’ın ayrı bir çizgi tutturması bölünmeyi getirir. Bölünmeyi göze alamıyorlar.
DEM’li bir arkadaşım dedi ki Erdoğan’ı destekler misiniz sorusuna Diyarbakır’da Urfa’da bizim seçmenimizin %90’ı hayır diyor.
Süreçte niye bir adım atılmıyor meselesini şimdi anladık.
Erdoğan DEM’i yanına almadan adım atmayacak. DEM de Erdoğan’ın yanına gidebilmek için Demirtaş’ın onayına ihtiyaç var.
Fakat bu onayı da Demirtaş vermiyor. Kilitlenme burada.
O yüzden geriye kalan açıklamaların tamamı sadece süreci canlı tutmaya dönük yapılmış açıklamalar.”
Bazı insanlar için huzurevi sadece bir bina olabilir… Ama benim içim hep burkuluyor. Çünkü ben yaşlı bir insanın yalnızlığını düşününce, bir odanın köşesinde evladının yolunu gözleyen gözleri görüyorum. Küçüklüğümüzde gecelerce başımızda bekleyen anne babalarımızın, yaşlandıklarında bir yabancının “ilaç saati geldi” demesiyle teselli bulmaya çalışmasını kabullenemiyorum.
Yaşlılarımızı “yük” gibi görmeye başladığımız anda aslında kendi vicdanımızı da bir köşeye bırakıyoruz. Çünkü bugün elleri titreyen annelerimiz, yavaş yürüyen babalarımız; dün bizim kahramanlarımızdı. İnsan nasıl annesinin saçını okşamak yerine onu bir kapının ardında bırakıp dönebilir, bunu gerçekten anlayamıyorum.
Çok garip. Sırrı’yla yıllara yayılan yazışmalarımızı okudum tekrar. Yaşıyormuş da onunla uzun uzun sohbet ediyormuşuz gibi geldi. Anısı o kadar canlı ki!
Ölüme benzemiyor bu ölüm.