1- Fizik öz için bir araçtır.
Yukarıda öze fizik ile ulaşabiliyorum demiş yani ben tek bir dille gelen metne ulaşabiliyorum bu herkese hitap etmiyor o halde bu evrensel değildir demeye çalışıyor. Ben de bu mutlak bir zorunluluk değildir, kesin bir hüküm olabilseydi bu zamana kadar gelen herhangi bir metni kendi dili dışında anlayamaz ve ulaşamazdık bunun mümkün olmadığı açıktır dedim.
2- Ben "herkes tarafından anlaşılabilmesi için" gibi bir ifade kullanmıyorum.
Gelen argüman şu "ben anlamıyorsam evrensel değildir" gibi bir yere gidiyor bu zaten dikkate alınacak bir argüman değildir. O argümanın akli zemindeki karşılığını ve çelişkili olduğunu gösterdim.
1- Fizik özün kendisi değildir. Bu mutlak olabilseydi dünya üzerindeki herhangi bir metne ilk gelen ana dili dışında erişemez ve anlayamaz idik. Böyle bir durumun görülmediği açıktır.
2- "Allah bunu yapamaz" gibi bir ifade kullanmadım haşa. Her şeye gücü yeter. Siz argümanınızın lazımı gereği mantıksal olarak çelişkiye düşüyorsunuz. Argümanın lazımı aynı anda hem Arapça, hem Çince hem Türkçe vs gelecekte ortaya çıkacak olan diller ve geçmişte yok olan diller de dahil asli ve ilk metin şekilde inmelidir. Bir şeyin eş zamanlı olarak bir konumda iken başka bir konumda da olması seviyesiyle benzerdir.
3- Asla öyle bir söylem kullanmıyorum siz çarpıtıyorsunuz argümanınızın neye götürdüğünü hesaplamıyorsunuz. Allah'ın kudreti mantıksal çelişkilere taalluk etmez. Ortaya bir argüman atacaksanız mantık çerçevesinde atmalısınız yazdıklarımdan böyle sonuçlar çıkartmanızın sebebi de budur.
1- Metnin fizikselliği(dili) ve özü kategorik olarak birbirinden farklıdır. Aynı kategoriye koyarak yine mantıksal hata yapıyorsunuz.
2- Herkesin anladığı dilde inecekse bu durumda dünyadaki binlerce dilde ve o zamandan sonra gelecek dillerde de eş zamanlı olarak inmesi gerekirdi bu insanlık ve iletişim tarihi için imkansızdır.
3- Böyle bir durum asla ortak bir referans gösteremeyeceğinden metin üzerindeki uzlaşılabilirliğin olmaması da tahmin edilemeyecek kadar büyük bir kaosa sebep verir.
Bu kitaplardan bahsediyoruz ya. MÖ yüzyıllar ve sonrası. Nesil nesil geliyor aktarılıyor. Sadece yazılı aktarımların olmadığını metne geçirilirken saf bir şekilde geçirilmediği durumların olma ihtimalinin azımsanacak bir yüzde olmadığını anlatmaya çalıştım metin tanımı yaparken. Siz şu anki şartlara göre tanımı değerlendiriyorsunuz. O dönemi hayal ederseniz Tevrat ve İncil ile uğraşan bu işin ehli olan kişileri. Bu kişilerin bir hükmü insanlara yanlış anlatması, kelimelerini değiştirmesi vs. Ve bunların nesiller boyunca da bu şekilde bir silsile içinde devam etmesi. Dinlenilen aktarılan ibarelerin değişme ihtimali oldukça zaten yüksek. Bunun bir maddi menfaate dönüşme durumundan bahsetmiyorum bile bu da bilinen bir durum. O yüzden tahrif dediğimiz kısım bunların hepsini de kapsıyor. Özellikle metin kelimesine çektiğiniz için anlaşılır olması açışından bunun sınırlarını açıkladım. Verdiğiniz örnek baya dar bir bakış açısı. Sizin verdiğiniz örnekte bir tek siz varsınız doğal olarak farklı okumanızı kimse duymadığı için problem yok :)
Umarım demek istediğim anlaşılmıştır.
Kelime kelime kitabı değiştirdiniz ibaresinin olması şart değil zaten. Tahrif edilmesinden bahsedilmiş ki bu zaten olası anlamını kapsamakta.Ellerindeki kitapların geçmişi ve kendi aralarındaki çelişkileri de buna zaten delildir. Keza Hz. İsa'nın Allah'ın elçisi olduğunu belirtmesi vs
Hz.Ömer'in kaygısı hüküm uygulanacak ama Kur'an'da olmayacak ve sahabiler de nesh durumunu bilmiyor bu bir fitne durumuna sebep olabilir.
Diğeri de yine Kur'an eksiktir anlamına gelmiyor nesh edilen ayetler var kastedilen de o zaten.
Tahrif'in kelime anlamı nedir? Farklı bir şekilde okumak, farklı kelime kullanmak, bağlamını koparmak, fiziksel müdahale etmek, hakla batılı karıştırmak bunların hepsi tahrifi kapsıyor. Metin denilen sadece kağıt üstündeki mürekkepten ibaret mi yoksa insanlara okunan aktarılan hüküm verilen bir hitap mı? M.Ö yüzyıllardan bahsediyoruz. Siz zaten lafzi tahrifi de söylemiş oluyorsunuz fakat kapsamının farkında değilsiniz ya da kabul etmiyorsunuz.
Kur'an Hristiyanların ellerindeki İncilin tamamını tasdik etmez. Bakara 79'da geçen ayette de tahrif ettiklerini hakla batılı birbirine karıştırıp bu Allah'tandır demeleri. Daha önce de dedim ellerindeki kitapların tamamının doğru ve saf vahiy olduğunu tasdik eden bir şey yok burada sizin buna bir deliliniz de yok. Kur'an İncil dediğinde sadece kafanızda basımlı kitap mı canlandırıyorsunuz. Öz saf vahiy hikmettir. Kur'an İncile uyun derken de bunu kasteder. Bundan dolayı Bakara 79'da bir çelişki yoktur. Ellerindeki kitaplarda Hz.İsa'nın da hikmetli sözleri yani vahiy kalıntıları olmadığının bir delili var mı? Mesela Markos'ta tevhid ile ilgili ibare var. Matta'da ise teslis inancı ile ilgili. Şimdi siz külliyen hepsinin birebir beşer sözü olduğunu delillendirebilir misin?
Tasdik, maddi nüshanın tamamını değil, o metinlerin taşıdığı ilahi özü ve kökeni doğrulamaktır. Maide 48 ile aynı zamanda tahrif edilen kısımlar için bir süzgeç görevindedir. Önceki inen kitaplarla ilgili "müheymin" yani gözeten tanıklık eden, neyin gerçek olup olmadığına şahitlik eden ve başvurulan anlamındadır. Tahrif bir şeyin tamamen yok edilip baştan yazılması değil tekrar ediyorum. Bu yüzden Maide43'te onlar öncesinden beri Peygambere gerek yok inanmıyoruz diyorlar sonra hükümler işlerine gelmeyince Peygamberden hakemlik yapmalarını istiyorlar. Kendileriyle çelişiyorlar ayet bunu anlatıyor.
Kur'an'ın bozulduğu ilgili deliliniz nedir? Kat'i bir şekilde yazıyorsanız aklen ve tarihsel olarak bunu kanıtlamalısınız.
Keza bu ayetlerde de bir çelişki yoktur. Sizin tahrif tasavvurunuz ve Kur'andaki İncil Tevrat tasavvurunuz bambaşka.
Maide 13'te "an mevadihi" yerinden kaydırmak/uzaklaştırmak. Yerinden kaydırılan okuma/ses mi? Lafzi tahrif de söz konusudur. Belirttiğin hadiste de hem lafzi hem manevi bir tahrif var. Bir ayetin nuzül sebebine göre sadece bu tenkit edilmiştir demek Kuran'ın perspektifini ve bütünselliğini daraltmaktır. Keza yine yukarıda belirtiğim ayetlerde de teslis inancının reddini, Hz.İsa'nın çarmaha gerilmediğini bildiriyor . Bunlardan haberi olmayan bir kitap nasıl lafzen ve manen tahrif edilenleri eleştirip reddedebilir?
Bütünselliği anlatayım. Ehl-i kitap genel olarak biz kitap ehliyiz ve kendi kitaplarımıza iman ediyoruz, Hz.Peygamber'i kabul etmiyoruz diyor. Kur'an'da madem kitap ehlisiniz neden kitaplarınıza uymuyorsunuz diyip onları ilzam ediyor. Örnek senin bahsettiğin hadiste de kendilerini biz kitap ehliyiz kimseye ihtiyacımız yok kafasında iken Peygamberden hakemlik yapmalarını istiyorlar ve üstüne kendi kitaplarındaki hükümler işlerine gelmediği için gizleyip değiştiriyorlar. Kendi çelişkileri yüzlerine vuruluyor. Zaten ellerindeki kitaplardaki kalan tevhid özüne, genel ahlak kaidelerine ve Hz.Peygamberin Peygamber olduğuna iman etmiyorlar. Yine Maide 43'te Allahın hükmü Tevrat yanlarında iken nasıl Hz.Peygamberi hakem tayin ettiklerinden bahsediyor. Yine aynı tümele çıkıyorsun burada da.
Bu emirleri uygulasalar zaten o asıl nihai kitap Kur'an'a iman etmiş olacaklar. Maide 48'de de Kur'an'ın bu kitaplardaki tahrifi düzeltici bir süzgeç görevinde konumlandırılıyor. Yine Maide 14'te Hristiyanlara ithafen ahid verdiklerini yani Hz.İsa'ya biat ederek kendisinin getirdiklerine iman edeceklerinden bahsediliyor. Ama kendilerince bunları unutup isteklerine göre yorumlayıp uymuyorlar. Hz. Peygamber'in geleceği bilgisi Hz.İsa'ya bizzat Saf Suresi 6. ayette geçer(ayrıca A'raf 157). Keza Tevrat ve İncilde de bunun müjdeleri vardır.
Tek tek ayetten anlam üretmek yerine bütünselliğe baktığında her şey oturuyor zaten.
Tahrif edip elleriyle değiştirdiklerini belirten ayetleri yazdım yukarıda aynı şeyi soruyorsunuz. Okumuyor musunuz?
Bu ayetlerin Ehl-i Kitap ile ilgili olduğu açıktır.
Bakara 79 - Maide 13 - Bakara 75
Yazıklar olsun o kimselere ki, elleriyle kitap yazarlar da sonra onu az bir bedele satabilmek için, 'Bu Allah katındandır' derler..."
"..Onlar kelimeleri yerlerinden kaydırıp tahrif ederler (değiştirirler); kendilerine belletilenin (kitaplarının) büyük bir kısmını da unuttular..."
"...onlardan bir grup, Allah’ın kelâmını işitiyor, akıllar bile erteledikten sonra onu bile bile tahrif ediyorlardı (değiştiriyorlardı)."
Neden bu ayet ellerindeki kitabın tamamının doğru olduğunu tasdik edip her harfin vahiy olmasını gerektiriyor? Daha önceki ayette de söyledim o zaman Maide47'de neden Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetmelerini istiyor, neden diğer ayetlerde tahrif ettiklerini söylüyor, neden teslis inançlarını reddedip eleştiriyor.
Bunlarla tamamen çelişiyor. Bağlamsız ve tümelleri yok bir şekilde düşünülmüş bir argüman.
1- Bu kitapların tahrif olduğunu zaten biliyor. Bunlardan bir haber değildir. bak bunlara(Maide 13, Bakara 79, Nisa 46)
2-Maide 66 demek istedin sanırım. "Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve kendilerine Rableri tarafından indirilen (diğer kitap ve hükümleri) gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (nimetler) yiyeceklerdi. İçlerinde (istikamet üzere olan) dengeli bir topluluk da vardır; ama birçoğunun yaptığı iş ne kadar kötüdür!".
Burada gereğince uygulasalardı diyor. Yani zamanında saf vahyi ve hükümleri uygulamamışlar.
Keza Maide 72-73'te Hz. İsa'ya ilahlık atfedilmesi reddedilir eleştirilir. Bunların bilindiği daha nasıl net olmayabilir?
Ayet "bimâ enzelallâhu fîhi" "Allah'ın onda indirdikleriyle"der. Bu durumda o ellerindeki incilin içeriğinin tamamı kastedilmemiş olur. Geriye kalan kısım ise kitaplardaki elleriyle değiştirmediği indirilen saf vahiy olmuş olur. O halde Hristiyanlara elinizdekinin içinde neyin Allah'ın indirdiği neyin değil ayırt etmeden hükmedin gibi bir anlam çıkamaz.
Ayrıca Maide Suresi 48.ayette de buna ithafen Kur'an'ı, bu tahrif edilen kısımların ayırıcı ve düzeltici konumda olduğu vurgulanır.
Mantıkta da bir şeyin yokluğu ancak varlığının eksik olmasıyla bilinebilir ya da tanımlanabilir. Bunu çoğu kez kullanmadığımızı veya farkında olmadığımızı farkettim. Bugün bir videonun altında birisinin "Bilimsel olarak evrende kaos vardır o halde .. " argümanına denk geldim. Düşündüm ki kaos nedir düzenin direkt zıttı. Düzenin varlığını veya düzenin azaldığını deneyimlemeden kaostan bahsedilebilmesi mümkün değil. Kaos derken düzenin varlığı üzerinden bir şeyler inşa etme çabasında olduğunun farkında da değil. Devamının makul bir yanı kalmıyor bile. Bu ve benzeri şeyleri gördükçe insanların anlamlarda değil de kelimelerde takılı kaldığını daha fazla düşünmeye başladım.
Bu hadise yerel bir mucizedir. İslam'da hiçbir kıyamet alameti aynı anda herkesin görüp tanık olduğu ya da duyduğu şekilde bir duruma dönüşmek zorunda değildir. Bir olayın gerçekleşme şekli ile taşıdığı anlam ve sonuç farklı kategorilerdir. Sen bunları aynı kategoriye alarak mantıksal bir hata yapıyorsun. Evrensellik anlam ve sonuç bazlıdır, alametin gerçekleşme şeklinin lokal olması bir çelişki barındırmaz.
Bu yüzden nehirlerin kuruması mesela bölgeseldir ve insanlar bunun haberini alır. Veya en büyük kıyamet alametlerinden Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderilmesi. Fiziken belli bir bölgede yaşamıştır herkes o dönem onu görmemiştir.
Adama diyosun ki kötülük dediğin şeyin tanımı ve dozajını kim belirliyor. Diyor ki işte şunlar şunlar kötü şunlar daha kötü vs. Herkesçe kabul edilen bir tanımı ya da dozajı yok, böyle bi iddiayı ortaya sunarken dahi ne kastettiklerini net olarak ortaya koyamıyorlar. Kendi tasavvurundan yola çıkarak safsataya düşüyor. Argümanın sonunda dünyada bir kötülüğün olmaması gerekiyor ve iddiasına göre aklen muhal oluyor.
@furkannxr Ateist/agnostik bir arkadaşla münazara yaparken en son "Kalp mühürlenmesi var ya o oldu heralde bende" dedi. Dedim kardeş bak sen ayeti kabul ediyosun daha ne konuşuyoruz biz anlamadım ki dbdjdjd