Alican ile 6 yıl önce benzer bir video paylaşmıştık.
O dönemde sağlık bakanlığından yetkililer bize ulaşıp gereğini yapacaklarını ve tedavisini üstleneceklerini iletmişlerdi.
Ankara' ya götürdüler, operasyon geçirdi. Bir kaç aşamalı cerrahi müdahale daha olacaktı. Fakat ilgilenilmedi.
Kendi dünyasına bırakıldı.
Yıllar sonra tekrar karşılaştık kendisiyle ayağını gösterdi.
Kimse bakmıyor diyor. Ağrısından yürüyemiyor zaten.
O günden sonra pek değişen bir şey olmamış gibi daha da kötüye gidiyor.
Yoğun bir ağrısı ve kaşıntısı var.
Ayrıca Alican için Söz verenler, o dönemde hastane odasında fotoğraf paylaşanlar ayakları taşa değmemiş ki bu sancıya uzak kalmışlar sonrasında.
Yetkililerin ivedi bir şekilde buna el atmaları ayak tedavisine başlamaları gerekir.
Ayağının Kesilme ihtimali bile var maalesef.
Alican işsiz ve evine ekmek götürmek zorunda !
İşsiz ve evine ekmek götürmek zorunda !
İşsiz ve evine ekmek götürmek zorunda !
📌 Lütfen bu garibi sahiplenelim
Çok Acil tedavi görmesi gerekiyor.
@saglikbakanligi@haluklevent@ahbap
Bu aşka boyanmayan kişi, Tanrı katında ancak çerçöptür, taştır, topraktır. Aşk her taştan su fışkırtır; aşk aynadan tozu, pası giderir.
Kâfirlik savaşmaya geldi, inanç barışmaya; fakat aşk, savaşı da ateşe vurdu, barışı da.
Aşk gönül denizinden baş verir,
ağzını açar da timsah gibi iki dünyayı da yutuverir.
Aşk ne hiledir, ne düzen; gâh tilkileşip gâh kaplanlaşmaz o. Aşktan yardım üstüne yardım geldi mi, can kapkaranlık, dapdaracık bedenden kurtuluverir.
Aşk daha başlangıcında bile baştan başa şaşkınlıktır; akıl aşka karşı şaşırır; can aptallaşır gider.
A seher yeli, gönlüm Tebriz’de;
durmadan, dinlenmeden kulluğumuzu bildiriver.
[Mevlânâ / Dîvân-ı Kebîr]
Sibê xeyr gelê Çewlîk.
Rê-rê ez xwu sey in embazo qarîzmatîk vînena.
Ez zî awe xwu de, halê xwu de, der û dorê sînorê xwu de ya.
Şima çi bîlasebep yenê der û dorê sînorê mi de bi gerenê, şima çi bîlasebep yenê qetil xwu erzenê mi mil?
Ez bi xwu şerrî ra qet hesnêkena, la şima zî zanenê ke tîya Rojhilata Navîn o; (Ortadoğu) merdim Londra, Washington, Moskova de çî gi biwero vengê gur gur a qinê ey hever tîya de veng dano.
Namê mi hipopotam o, yanê astorê awî.
Ez şerrî ra qet zî hesnêkena la tîya de mîyanê îdeoljî, mezhep, tariqat û têwir- têwir şaranî de çuwê merdim çine bo, nêşkeno erd û xiretê xwu zî bipawo.
Seke Seydayê Cegerxwîn vano,
“Lê çi bikim bê şer,
Dijmin naçe der…”
Homa ma hem şerrî ra hem zî însanê xirabî ra bipawo. Zaf zor o ez zanena, la ma rê zî “sloganê ideolojikî” ney, cuyayîşêko bi huzur, cuyayîşêko bi aşitî lazım o.
Îxtîyacîyê ma wendiş, nuştiş û perwerdeyîya ziwanê dadî yo. Ziwanê xwu bimusên, bimusnên û bidên wendiş.
Beno ke badê wendiş û nuştişî ra Homa ma rê zî yew bero rind, yew bero weş, yew bero xeyrîn akero. Ke ma xwu rê uca de, yanê welatê xwu yo weş û delalî de mirdîya xwu bi huzur û aşitî bicuwîyê… 🍁
Köydeyim. Balkonda oturmuş, suyun yeryüzüne dökülüşünü izliyoruz. Müthiş bir yağış var. Suyun toprağa kavuşmasıyla canlanan yeni biçilmiş otlar, ağaçlar ve sırtımızı yasladığımız karlı dağlar, sis ile güneşli bulutlar arasından serpilen rengarenk ışıklarla boyanıyor.
Yer, gök, dağ ve taş… İzleyici olan ben gibilere hem seyirlik bir görüntü hem de misk-i amber gibi baş döndürücü bir koku sunuyor. Her damla, her yaprak ve her dağ silsilesi, ilahi bir aynada yansıyan güzelliğin tezahürü.
Tasavvufta denir ya:
“Alem, Allah’ın görünmez kemalatının görünür suretlere bürünmesidir.”
Öylesi bir an işte…
Suretlerin ve sîretlerin en güzeli, en latîfi. Kalp gözüyle bakabilenler için ise hakikat perdesini aralayan apaydınlık bir tecelli.
Allah’ın o eşsiz sanatının ihtişamını görmek için:
Gözleriniz her daim açık, göğsünüz de gökyüzü kadar geniş, gökyüzü kadar ferah olsun… 🍁
Ömer Muhtar:
- Devam edin…
- Kesin teslimiyet; tartışmaya bile değmeyecek maddeler…
- Bana rüşvet teklif etmekle efendiler, hakaret ediyorsunuz; yanlış kapıyı çaldınız!
- Siz barış istemiyordunuz zaten, zaman kazanmak istiyordunuz. Grasiyani’nin karşısındayız!
Eve varıyorum, yorgunum. Duş, yemek derken uykuya dalıyorum. Sabaha kadar rüyalar görüyor, rüyamda aralıksız bir şekilde namaz kılıyorum. Kazalarım mı çok, yoksa “Bana yardım et, beni bu çileden kurtar” mı diyorum Rabbime, bilemiyorum.
İkisi de aynı kapıya çıkıyor aslında: Çile, aynı zamanda kulluğun da kapısı. Yardım isteyecek, sığınacak, sırtını verecek birinin olması güzel tabii, acizliğini hatırlıyorsun. Üstelik O kişi, gücü, kudreti ve milim dahi şaşmayan adalet terazisiyle tartışmasız biri ise.
İman, ben gibilerin en sağlam dayanağı galiba; hem dayanma gücü veriyor hem yorgunluğu taşıyor hem de bir anlam katıyor insanların birbirlerinin etini yediği şu içinde bulunduğumuz çağa.
Kısmen tarım ve çoğunlukla da hayvancılıkla geçimini sağlayan köylülerime, tüm bu olan bitene rağmen hiçbir şey olmamışçasına kaldıkları yerden yaşamlarına devam edebildikleri için imreniyorum.
Kabullenmek ve uyum sağlamak, sosyolojik bir geçişin de aynası aslında. Hem direnç hem de teslimiyetin ince çizgisi.
Bu yılki bereket, kırsal sosyolojinin klasik bir “ekolojik geçiş” laboratuvarı niteliğinde. Bol yağış ve canlanan doğa, biz gibi köylü kalamamış, şehirli olamamış toplulukların kolektif hafızasında “bereket” olarak kodlanmışken, aynı anda Ulrich Beck’in “risk toplumu”nda işaret ettiği yeni belirsizlikleri de üretiyor.
“Nefla” gibi oportünist türlerin istilası, geleneksel bilgi birikimi (hangi ot yenir, hangisi zehirlidir, ne zaman biçilir) ile değişen iklim ve toprak koşulları arasında derin bir gerilim yaratıyor. Bu gerilim, sadece tarımsal değil; kültürel ve varoluşsal da.
Bilgi hızla eksiliyor, hafıza yetmiyor.
Köylerdeki ortak yaşam, bu yeni zorluklara karşı Durkheim’in kolektif dayanışma mekanizmalarını devreye sokuyor: Köylü köylünün ineğini tam vaktinde keserek “mırdar” olmasını engelliyor, bilgi sözlü olarak dilden dile aktarılıyor. Ancak bunca çaba, emek, dayanışma ile ortalama bir devlet memurunun dahi yaşam standartlarına ulaşamıyor; bu da köyde kalma iradesini zayıflatan yapısal sorunlara sebep oluyor.
Bolluk, hem umut hem yorgunluk, hem şükür hem mücadele üretiyor bir şekilde. Kırsal alan, ne tamamen geleneksel ne de modern; hibrit bir mekân, hem direnç hem dönüşüm alanı haline geliyor.
Bu hibritlik, belki de geleceğin tarifi: Ne romantik bir kırsal ütopyası ne de acımasız bir modern terk edilmişlik.
“Nefla”ya döneyim. Ne güzel bir ismi var yahu, şu barbar bitkinin. “Nefla”, Yunan bitki Tanrıçası. :) Bizde ise insanın olmadığı gibi bitkinin de bir itibarı yok. En ilkelinin, yabanisinin, barbarının bile hayattaki yeri, ismi, cismi, hayata tutunuşu bizden daha fazla ya da iyi.
Bu arada sineklerin bir ciğeri olmadığından habersiz annemin içeriden sineklere Zazaca beddualar eden şiir gibi sesi geliyor:
“Ohooyyy cîger şıma bımas…” diyor.
(Ohooyy, ciğeriniz şişsin.)
(Rahmi Koç ve latife diye kustuğu şeylerden haberi yok annemin; maazallah sineğe ettiği bedduayı mumla aratır valla.)
Dünyayı akıl sağlığı pek de yerinde olmayan insanların yönettiği böylesi ilginç ve iğrenç bir dönemde, Allah saflığımızı daim, bereketimizi kalıcı kılsın; köylerin ve köylülerimizin de ayağını taşa değdirmesin.
Mısır Azizi Yusuf ile başladığım yazıyı, Şili’nin dünyaca ünlü Nobel Edebiyat Ödüllü şair, diplomat ve politikacısı Pablo Neruda’nın bir sözü ile bitireyim:
“Toprağın sesini dinle; o, her zaman yeniden doğmayı bilir.”
Eğilip toprağa, toprağın altındaki ben’e, filiz vermesi, yeşermesi ya da yeniden doğması için Şeyh Abdülkadir Geylani gibi “Kum biiznillah” diye sesleniyorum.
Bimanên weşîye de… 🍁
Bu yıl, Hz. Yusuf’un (a.s.) “Yedi yıl bolluk olacak” diye yorumladığı rüyanın ilk yılı gibi. Kuruyan çeşmeler yeniden akmaya, akarsular, şelaleler ve nehirler eski görkemli günlerindeki gibi coşup taşmaya başladı. Dağ taş yeşile boyandı; ormanlar ve ağaçlar, yeşilin en canlı, en hayat dolu tonuyla gözleri dolduruyor.
Öyle ki, kapımızdan geçen alfa cinsi dediğimiz bir erkek kedi tam bir avcı aslanı andırıyor. Gören kargalar tehlike alarmı veriyor, toplanmaya, bağırıp çağırmaya başlıyorlar. Çatımıza yuva yapan serçe kuşları dahi bahçemizdeki ağaçlara konup ötüşmek dışında bir iş yapmıyorlar. Rızık bol; kondukları dallarda rızıkları ağızlarına düşüyor. Hepsi kilolu, obeziteye yakalanmış Amerikalı fast-food yiyicileri gibi duruyorlar.
Doğa, kendi cömertliğinde bile bir ironi barındırıyor: Bolluk, aynı anda hem özgürleştiriyor hem de tembelleştiriyor.
Köydeyiz. Amcama dönüp, “Bu yıl bereket var, yeşillik bol, çok şükür. Hayvanların keyfine diyecek yok” diyorum. O da gülümsüyor; yılların biriktirdiği tecrübe, yüzündeki çizgilerden belli oluyor.
Gerçekten de bereket var. Ama bu bolluk, köyün geleneksel ritmini hem besliyor hem de zorluyor.
Yeşillik bol, lakin geçen yıllardaki gibi sağlıklı ve besleyici değil. Zazaca “nefla” dediğimiz pis ve inatçı bir ot var; yağışların artmasıyla eski toprağına geri dönmüş gibi. Saman bile olmuyor doğru dürüst.
Biçimi zor, zahmetli; insanı yoruyor, emeği katlıyor. Hayvanlar yiyor ancak besleyici değil, yalnızca doyuyor, kilo aldırmıyor; oldukları gibi kalıyorlar. Normalde bir günde biçtiğimiz şu tarlayı, bu yıl “nefla” dediğimiz bu barbar bitki yüzünden iki-üç günde biçebilsek iyi.
Doğa, insan emeğini yeniden tanımlıyor; bereket, artık daha fazla alın teri ve sabır gerektiriyor.
Dün bir köylümüzün ineği, “vıl” denilen zehirli sarı bir çiçekten fazla yediği için şişip çökmüş. Son anda yetiştik; yoksa “mırdar” olacaktı, ölmeden kestik diyorlar. Bu küçük trajedi bile “risk toplumu”na bir örnek olarak verilebilir.
Lale Müldür’ün “Yağmur Yatağı” şiiri düşüyor aklıma:
“Barbar bitkiler gibi yerleşiyorsun alana…
Sen gelince bir buğu sarıyor çiçekleri…
Üzerimizden yeşil bir dalga gibi geçen sessizliği görmüyorsun…
Asıl barbar benim oysa; yansıtamadığı dillerle kuşatılmış…”
Asıl barbar benim oysa; evcilleştiremiyorum kendimi, yansıtamıyorum dillerimi. Zazaca’m kıt, Türkçe’m ise ondan da geri… Dil yitimi, aidiyet yitiminin en derin yarası. Köyde doğup şehirde büyüyen bizler, ne tam köylü kalabiliyoruz ne de tam şehirli olabiliyoruz.
Bu ikili yabancılaşma, “nefla”nın toprağa yaptığına benziyor: Kök salıyoruz ama besleyemiyoruz, var oluyoruz ama tam anlamıyla tutunamıyoruz.
Dün Derê Murıg’daki bahçemize çıktım. Bahçeye çöken yaban bitkilerine, Zygmunt Bauman’ın ‘Modernite ve Holokost’ adlı kitabını düşünerek “size göstereceğim” dercesine elde tırpandan bozma bir orak ile girdim. Tırpan olmuyor, taşlık kayalık yer, düz de değil, üstelik ağaçlar da var; orakla katlanacağım artık.
Bauman’ın bahçıvan-devleti, doğayı “düzen” adına buduyor, temizliyor, sınıflandırıyor. Ben ise burada, bu düzenin kıyısında, ne tam modern ne tam geleneksel bir bahçeyle uğraşıyorum.
“İnsan kadrini bilirse yeryüzüne halifedir” öğretisiyle, Bauman’ın modern devleti/toplumu bir bahçeye, iktidar sahiplerini de bahçıvanlara benzettiği dünyayı anlamaya, anlamlandırmaya uğraşıyorum; tırpandan bozma bir orak ile hem de. :)
Yarım saat geçmeden yoruluyorum.
Güneş yanıkları yüzünden sırtım ve kollarımda oluşan ağrıya şaşırıyorum. Şehirde gün boyunca güneşin yakmadığı tenimi, burada, bu soğukta yarım saatte pişirip acı kıvamına getiriyor güneş.
Vücudum, şehrin unuttuğu bu ritmi hatırlatıyor; acı, hafızanın en eski öğretmenine dönüşüyor birden.
Güneş enerjisi panellerinin bu güzelim dağlara, yaylalara yapılmasının hikmeti de bundan olsa gerek: Doğanın cömertliğini, insanın kâr hırsına kurban etmek… 👇🏼👇🏼
Eve varıyorum, yorgunum. Duş, yemek derken uykuya dalıyorum. Sabaha kadar rüyalar görüyor, rüyamda aralıksız bir şekilde namaz kılıyorum. Kazalarım mı çok, yoksa “Bana yardım et, beni bu çileden kurtar” mı diyorum Rabbime, bilemiyorum.
İkisi de aynı kapıya çıkıyor aslında: Çile, aynı zamanda kulluğun da kapısı. Yardım isteyecek, sığınacak, sırtını verecek birinin olması güzel tabii, acizliğini hatırlıyorsun. Üstelik O kişi, gücü, kudreti ve milim dahi şaşmayan adalet terazisiyle tartışmasız biri ise.
İman, ben gibilerin en sağlam dayanağı galiba; hem dayanma gücü veriyor hem yorgunluğu taşıyor hem de bir anlam katıyor insanların birbirlerinin etini yediği şu içinde bulunduğumuz çağa.
Kısmen tarım ve çoğunlukla da hayvancılıkla geçimini sağlayan köylülerime, tüm bu olan bitene rağmen hiçbir şey olmamışçasına kaldıkları yerden yaşamlarına devam edebildikleri için imreniyorum.
Kabullenmek ve uyum sağlamak, sosyolojik bir geçişin de aynası aslında. Hem direnç hem de teslimiyetin ince çizgisi.
Bu yılki bereket, kırsal sosyolojinin klasik bir “ekolojik geçiş” laboratuvarı niteliğinde. Bol yağış ve canlanan doğa, biz gibi köylü kalamamış, şehirli olamamış toplulukların kolektif hafızasında “bereket” olarak kodlanmışken, aynı anda Ulrich Beck’in “risk toplumu”nda işaret ettiği yeni belirsizlikleri de üretiyor.
“Nefla” gibi oportünist türlerin istilası, geleneksel bilgi birikimi (hangi ot yenir, hangisi zehirlidir, ne zaman biçilir) ile değişen iklim ve toprak koşulları arasında derin bir gerilim yaratıyor. Bu gerilim, sadece tarımsal değil; kültürel ve varoluşsal da.
Bilgi hızla eksiliyor, hafıza yetmiyor.
Köylerdeki ortak yaşam, bu yeni zorluklara karşı Durkheim’in kolektif dayanışma mekanizmalarını devreye sokuyor: Köylü köylünün ineğini tam vaktinde keserek “mırdar” olmasını engelliyor, bilgi sözlü olarak dilden dile aktarılıyor. Ancak bunca çaba, emek, dayanışma ile ortalama bir devlet memurunun dahi yaşam standartlarına ulaşamıyor; bu da köyde kalma iradesini zayıflatan yapısal sorunlara sebep oluyor.
Bolluk, hem umut hem yorgunluk, hem şükür hem mücadele üretiyor bir şekilde. Kırsal alan, ne tamamen geleneksel ne de modern; hibrit bir mekân, hem direnç hem dönüşüm alanı haline geliyor.
Bu hibritlik, belki de geleceğin tarifi: Ne romantik bir kırsal ütopyası ne de acımasız bir modern terk edilmişlik.
“Nefla”ya döneyim. Ne güzel bir ismi var yahu, şu barbar bitkinin. “Nefla”, Yunan bitki Tanrıçası. :) Bizde ise insanın olmadığı gibi bitkinin de bir itibarı yok. En ilkelinin, yabanisinin, barbarının bile hayattaki yeri, ismi, cismi, hayata tutunuşu bizden daha fazla ya da iyi.
Bu arada sineklerin bir ciğeri olmadığından habersiz annemin içeriden sineklere Zazaca beddualar eden şiir gibi sesi geliyor:
“Ohooyyy cîger şıma bımas…” diyor.
(Ohooyy, ciğeriniz şişsin.)
(Rahmi Koç ve latife diye kustuğu şeylerden haberi yok annemin; maazallah sineğe ettiği bedduayı mumla aratır valla.)
Dünyayı akıl sağlığı pek de yerinde olmayan insanların yönettiği böylesi ilginç ve iğrenç bir dönemde, Allah saflığımızı daim, bereketimizi kalıcı kılsın; köylerin ve köylülerimizin de ayağını taşa değdirmesin.
Mısır Azizi Yusuf ile başladığım yazıyı, Şili’nin dünyaca ünlü Nobel Edebiyat Ödüllü şair, diplomat ve politikacısı Pablo Neruda’nın bir sözü ile bitireyim:
“Toprağın sesini dinle; o, her zaman yeniden doğmayı bilir.”
Eğilip toprağa, toprağın altındaki ben’e, filiz vermesi, yeşermesi ya da yeniden doğması için Şeyh Abdülkadir Geylani gibi “Kum biiznillah” diye sesleniyorum.
Bimanên weşîye de… 🍁
Bu yıl, Hz. Yusuf’un (a.s.) “Yedi yıl bolluk olacak” diye yorumladığı rüyanın ilk yılı gibi. Kuruyan çeşmeler yeniden akmaya, akarsular, şelaleler ve nehirler eski görkemli günlerindeki gibi coşup taşmaya başladı. Dağ taş yeşile boyandı; ormanlar ve ağaçlar, yeşilin en canlı, en hayat dolu tonuyla gözleri dolduruyor.
Öyle ki, kapımızdan geçen alfa cinsi dediğimiz bir erkek kedi tam bir avcı aslanı andırıyor. Gören kargalar tehlike alarmı veriyor, toplanmaya, bağırıp çağırmaya başlıyorlar. Çatımıza yuva yapan serçe kuşları dahi bahçemizdeki ağaçlara konup ötüşmek dışında bir iş yapmıyorlar. Rızık bol; kondukları dallarda rızıkları ağızlarına düşüyor. Hepsi kilolu, obeziteye yakalanmış Amerikalı fast-food yiyicileri gibi duruyorlar.
Doğa, kendi cömertliğinde bile bir ironi barındırıyor: Bolluk, aynı anda hem özgürleştiriyor hem de tembelleştiriyor.
Köydeyiz. Amcama dönüp, “Bu yıl bereket var, yeşillik bol, çok şükür. Hayvanların keyfine diyecek yok” diyorum. O da gülümsüyor; yılların biriktirdiği tecrübe, yüzündeki çizgilerden belli oluyor.
Gerçekten de bereket var. Ama bu bolluk, köyün geleneksel ritmini hem besliyor hem de zorluyor.
Yeşillik bol, lakin geçen yıllardaki gibi sağlıklı ve besleyici değil. Zazaca “nefla” dediğimiz pis ve inatçı bir ot var; yağışların artmasıyla eski toprağına geri dönmüş gibi. Saman bile olmuyor doğru dürüst.
Biçimi zor, zahmetli; insanı yoruyor, emeği katlıyor. Hayvanlar yiyor ancak besleyici değil, yalnızca doyuyor, kilo aldırmıyor; oldukları gibi kalıyorlar. Normalde bir günde biçtiğimiz şu tarlayı, bu yıl “nefla” dediğimiz bu barbar bitki yüzünden iki-üç günde biçebilsek iyi.
Doğa, insan emeğini yeniden tanımlıyor; bereket, artık daha fazla alın teri ve sabır gerektiriyor.
Dün bir köylümüzün ineği, “vıl” denilen zehirli sarı bir çiçekten fazla yediği için şişip çökmüş. Son anda yetiştik; yoksa “mırdar” olacaktı, ölmeden kestik diyorlar. Bu küçük trajedi bile “risk toplumu”na bir örnek olarak verilebilir.
Lale Müldür’ün “Yağmur Yatağı” şiiri düşüyor aklıma:
“Barbar bitkiler gibi yerleşiyorsun alana…
Sen gelince bir buğu sarıyor çiçekleri…
Üzerimizden yeşil bir dalga gibi geçen sessizliği görmüyorsun…
Asıl barbar benim oysa; yansıtamadığı dillerle kuşatılmış…”
Asıl barbar benim oysa; evcilleştiremiyorum kendimi, yansıtamıyorum dillerimi. Zazaca’m kıt, Türkçe’m ise ondan da geri… Dil yitimi, aidiyet yitiminin en derin yarası. Köyde doğup şehirde büyüyen bizler, ne tam köylü kalabiliyoruz ne de tam şehirli olabiliyoruz.
Bu ikili yabancılaşma, “nefla”nın toprağa yaptığına benziyor: Kök salıyoruz ama besleyemiyoruz, var oluyoruz ama tam anlamıyla tutunamıyoruz.
Dün Derê Murıg’daki bahçemize çıktım. Bahçeye çöken yaban bitkilerine, Zygmunt Bauman’ın ‘Modernite ve Holokost’ adlı kitabını düşünerek “size göstereceğim” dercesine elde tırpandan bozma bir orak ile girdim. Tırpan olmuyor, taşlık kayalık yer, düz de değil, üstelik ağaçlar da var; orakla katlanacağım artık.
Bauman’ın bahçıvan-devleti, doğayı “düzen” adına buduyor, temizliyor, sınıflandırıyor. Ben ise burada, bu düzenin kıyısında, ne tam modern ne tam geleneksel bir bahçeyle uğraşıyorum.
“İnsan kadrini bilirse yeryüzüne halifedir” öğretisiyle, Bauman’ın modern devleti/toplumu bir bahçeye, iktidar sahiplerini de bahçıvanlara benzettiği dünyayı anlamaya, anlamlandırmaya uğraşıyorum; tırpandan bozma bir orak ile hem de. :)
Yarım saat geçmeden yoruluyorum.
Güneş yanıkları yüzünden sırtım ve kollarımda oluşan ağrıya şaşırıyorum. Şehirde gün boyunca güneşin yakmadığı tenimi, burada, bu soğukta yarım saatte pişirip acı kıvamına getiriyor güneş.
Vücudum, şehrin unuttuğu bu ritmi hatırlatıyor; acı, hafızanın en eski öğretmenine dönüşüyor birden.
Güneş enerjisi panellerinin bu güzelim dağlara, yaylalara yapılmasının hikmeti de bundan olsa gerek: Doğanın cömertliğini, insanın kâr hırsına kurban etmek… 👇🏼👇🏼
Kitaplığı karıştırırken uzun süre önce okuduğum Romain Gary’in “Polonya’da Bir Kuş Var” adlı kitabından aldığım notlar, alıntılar gözüme çarptı. Baba ile oğul arasında geçen diyaloğ aldığım notlardan, alıntılardan.
1939-1943, İşgal Altındaki Polonya.
Alman ordularının Polonya’yı çiğnediği, Stalingrad cephesinde ev ev, sokak sokak göğüs göğüse çarpışmaların yaşandığı, köylerde açlık ve terörün kol gezindiği karanlık yıllar…
Herkesin içinde bir korku, bir suçluluk ve bir hayal kırıklığı…
Yaşlı bir Polonyalı çiftçi olan amcanın biri, Almanlarla “işbirliği” yaptığı iddiasıyla “hain” diye yaftalanır. Amacı basittir aslında: Ulaşabildiği kadar insana ulaşmak veya kendi bölgesindeki Polonyalıları korumak, açlıktan ve toplama kamplarından kurtarmak. Fakat bu “işbirliği”, her gece vicdanını kemiren bir yaraya dönüşür. Gündüzleri Alman subaylarla konuşurken gülümsese de, geceleri yatağında kıvranıp durur.
“Hain miyim, yoksa gizli bir kurtarıcı mı?” sorusu, kafasının içinde dolanan bir vehim sineğine dönüşür.
Evet, Almanlarla “işbirliği” yapar gibi bir görüntü verir; ancak karşılığında köylülerin canını ve ekmeğini korumaya çalışır. Çevrede adı “işbirlikçi”ye çıkar. Arkasından “hain” diye fısıldayanlar olur. O fısıltılar, kulaklarında çığlık çığlık büyür, yankılanır.
Oğlu ise bambaşka bir yoldadır. Partizanlara katılır, yeraltına yaptıkları sığınaklarda yaşar, ormanlarda pusular atar, Almanlarla çarpışır. Fakat zamanla yorulur, yıpranır, sonunda da vereme yakalanır.
Ciğerlerinin yavaş yavaş eridiğini hisseder, her nefes alışında ölümün soğuk gölgesini üzerinde hissetmeye başlar. Yirmi dört yaşındadır ve kendi sonunun yaklaştığını, hem hüzün hem de garip bir huzurla kabullenir.
Bir gece, ölüm döşeğinde uzanırken yanına babası gelir. Uzun zamandır görüşmemişlerdir. Aralarındaki sessizlik, yılların biriktirdiği acı, özlem, gurur ve kırgınlıklarla doludur.
Baba, oğlunun yanına oturur. Ateşler içinde yanan alnına titreyen elini koyar. Dokunuşunda hem şefkat hem de derin bir suçluluk vardır. Oğlu, zorlukla gözlerini açar; babasına bakışı hem sitem, hem özlem, hem de gençliğin idealizmiyle yüklüdür:
“Umutsuz bir savaş… Ama direnmek çok güzel. Özgürlük uğruna ölmek… Bundan daha güzel ne olabilir ki?” der.
Baba bir süre susar ancak içinde fırtınalar kopar. Yıllardır bastırdığı tüm acılar, korkular, özlemler ve seçimlerinin ağırlığı boğazında düğümlenir. Sonra, sesi hem yorgun hem de kararlı bir şekilde çıkar:
“Güzellik uğruna ölmek mi?
Bir ırkın, bir milletin yazgısı soyunu sürdürmektir. Güzellik uğruna ölmek değil.”
Ayağını yere vurarak devam eder; sesi hem öfke hem de derin bir acıyla titrer. Gözlerinde yaşlar birikir, ancak akmasına müsaade etmez:
“Bana on Polonyalı çocuk gösterselerdi ve onları kurtarmam için on Alman askerinin çizmesini yalamam gerektiği söylenseydi… ‘Başüstüne!’ der, dizlerimin üzerine çöker, gereğini yapardım.”
Oda ölümü andıran derin bir sessizliğe gömülür. Sadece oğlun zorlukla aldığı, ıslık sesi gibi nefes alış verişler kalır. İkisi de bilir ki, bu son karşılaşmadır. Aralarında söylenmemiş binlerce “keşke” ve “neden” asılı dursa da.
“Hain” amca, oğlu ölmeden önce son kez dokunur, başını okşar. Avuçları terli ve soğuktur. Teri oğlunun terine karışır, gururla, sevgiyle alnından öper. Dışarı çıkar. Gözlerini kapar ve derin bir nefes alıp kendi karanlığına bakar.
Gözlerini açtığında köyün yanan ışıkları belirmeye başlar, mışıl mışıl uyuyan çocukların seslerini hisseder.
İçinden geçirir: “Bir yavrum içerde uyuyor… Binlerce yavrum ise şu ışığı yanan evlerin içinde…”
Işıklar çoğalır; karanlığa serpilen ateş böcekleri misali…
Tüm bu olan bitene, tüm acılara, işbirlikçi yaftalarına, “hain” damgalarına, vicdan azabına ve bir başınalığına rağmen gözleri parıldar. O parıltı, bir insanın ruhunun en derin yerlerinde yanan, sönmemesi için her türlü utancı, her türlü aşağılanmayı göze alan bir insanın kararlılığıdır.
Kendi onurunu, şerefini sadece bir köyün, kentin değil; koca bir milletin geleceği için, ateş böcekleri misali çoğalarak karanlığa serpilen o küçük sarı ve sıcak ışıkların devamını sağlamak için feda etmiş bir insanın kararlılığı.
Kitaplığı karıştırırken uzun süre önce okuduğum Romain Gary’in “Polonya’da Bir Kuş Var” adlı kitabından aldığım notlar, alıntılar gözüme çarptı. Baba ile oğul arasında geçen diyaloğ aldığım notlardan, alıntılardan.
1939-1943, İşgal Altındaki Polonya.
Alman ordularının Polonya’yı çiğnediği, Stalingrad cephesinde ev ev, sokak sokak göğüs göğüse çarpışmaların yaşandığı, köylerde açlık ve terörün kol gezindiği karanlık yıllar…
Herkesin içinde bir korku, bir suçluluk ve bir hayal kırıklığı…
Yaşlı bir Polonyalı çiftçi olan amcanın biri, Almanlarla “işbirliği” yaptığı iddiasıyla “hain” diye yaftalanır. Amacı basittir aslında: Ulaşabildiği kadar insana ulaşmak veya kendi bölgesindeki Polonyalıları korumak, açlıktan ve toplama kamplarından kurtarmak. Fakat bu “işbirliği”, her gece vicdanını kemiren bir yaraya dönüşür. Gündüzleri Alman subaylarla konuşurken gülümsese de, geceleri yatağında kıvranıp durur.
“Hain miyim, yoksa gizli bir kurtarıcı mı?” sorusu, kafasının içinde dolanan bir vehim sineğine dönüşür.
Evet, Almanlarla “işbirliği” yapar gibi bir görüntü verir; ancak karşılığında köylülerin canını ve ekmeğini korumaya çalışır. Çevrede adı “işbirlikçi”ye çıkar. Arkasından “hain” diye fısıldayanlar olur. O fısıltılar, kulaklarında çığlık çığlık büyür, yankılanır.
Oğlu ise bambaşka bir yoldadır. Partizanlara katılır, yeraltına yaptıkları sığınaklarda yaşar, ormanlarda pusular atar, Almanlarla çarpışır. Fakat zamanla yorulur, yıpranır, sonunda da vereme yakalanır.
Ciğerlerinin yavaş yavaş eridiğini hisseder, her nefes alışında ölümün soğuk gölgesini üzerinde hissetmeye başlar. Yirmi dört yaşındadır ve kendi sonunun yaklaştığını, hem hüzün hem de garip bir huzurla kabullenir.
Bir gece, ölüm döşeğinde uzanırken yanına babası gelir. Uzun zamandır görüşmemişlerdir. Aralarındaki sessizlik, yılların biriktirdiği acı, özlem, gurur ve kırgınlıklarla doludur.
Baba, oğlunun yanına oturur. Ateşler içinde yanan alnına titreyen elini koyar. Dokunuşunda hem şefkat hem de derin bir suçluluk vardır. Oğlu, zorlukla gözlerini açar; babasına bakışı hem sitem, hem özlem, hem de gençliğin idealizmiyle yüklüdür:
“Umutsuz bir savaş… Ama direnmek çok güzel. Özgürlük uğruna ölmek… Bundan daha güzel ne olabilir ki?” der.
Baba bir süre susar ancak içinde fırtınalar kopar. Yıllardır bastırdığı tüm acılar, korkular, özlemler ve seçimlerinin ağırlığı boğazında düğümlenir. Sonra, sesi hem yorgun hem de kararlı bir şekilde çıkar:
“Güzellik uğruna ölmek mi?
Bir ırkın, bir milletin yazgısı soyunu sürdürmektir. Güzellik uğruna ölmek değil.”
Ayağını yere vurarak devam eder; sesi hem öfke hem de derin bir acıyla titrer. Gözlerinde yaşlar birikir, ancak akmasına müsaade etmez:
“Bana on Polonyalı çocuk gösterselerdi ve onları kurtarmam için on Alman askerinin çizmesini yalamam gerektiği söylenseydi… ‘Başüstüne!’ der, dizlerimin üzerine çöker, gereğini yapardım.”
Oda ölümü andıran derin bir sessizliğe gömülür. Sadece oğlun zorlukla aldığı, ıslık sesi gibi nefes alış verişler kalır. İkisi de bilir ki, bu son karşılaşmadır. Aralarında söylenmemiş binlerce “keşke” ve “neden” asılı dursa da.
“Hain” amca, oğlu ölmeden önce son kez dokunur, başını okşar. Avuçları terli ve soğuktur. Teri oğlunun terine karışır, gururla, sevgiyle alnından öper. Dışarı çıkar. Gözlerini kapar ve derin bir nefes alıp kendi karanlığına bakar.
Gözlerini açtığında köyün yanan ışıkları belirmeye başlar, mışıl mışıl uyuyan çocukların seslerini hisseder.
İçinden geçirir: “Bir yavrum içerde uyuyor… Binlerce yavrum ise şu ışığı yanan evlerin içinde…”
Işıklar çoğalır; karanlığa serpilen ateş böcekleri misali…
Tüm bu olan bitene, tüm acılara, işbirlikçi yaftalarına, “hain” damgalarına, vicdan azabına ve bir başınalığına rağmen gözleri parıldar. O parıltı, bir insanın ruhunun en derin yerlerinde yanan, sönmemesi için her türlü utancı, her türlü aşağılanmayı göze alan bir insanın kararlılığıdır.
Kendi onurunu, şerefini sadece bir köyün, kentin değil; koca bir milletin geleceği için, ateş böcekleri misali çoğalarak karanlığa serpilen o küçük sarı ve sıcak ışıkların devamını sağlamak için feda etmiş bir insanın kararlılığı.
@Zembilfrosh1 Çoğunlukla Bingöl, Elazığ, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Gaziantep’te varlar diye biliyorum. Göç dalgalarıyla birlikte Türkiye’nin büyük şehirlerine ve Avrupa’ya yerleşmiş, azımsanmayacak bir nüfusları da bulunuyor.
Eczaneye uğrayıp babamın dünden eksik kalan birkaç ilacını aldım. Sonrasında çarşıya uğrayıp ATM’den para çekeyim dedim. Kuyruk vardı. Hemen arkamda, sonradan gelen renkli gözlü, saçları kırmızıya çalan, yüzü çillerle benekli, orta yaşlarda sarışın bir arkadaş duruyordu.
Sıra bana gelince kartımı çıkarıp ATM’ye yerleştirdim. Güneşten olsa gerek, önce şifreyi yanlış girdim, sonra da istediğim miktarı hatalı tuşladım. İşim biraz uzayınca doğal olarak dönüp arkamdaki arkadaşa, “Kusura bakma, işim biraz uzadı,” dedim.
Güneş vuran yüzünde eşîrete, ‘asalet’e yorumlanabilecek çizgiler bir bir belirmeye başladı. Fotoğrafçılıkta ‘altın kural’ dediğimiz yüz hatlarına denk gelen, kusursuz denebilecek yüz hatlarına sahip biriydi.
“Estağfirullah abe, ne kusuru,” dedi gülümseyerek.
Peki, dedim; dönüp tekrardan kartımı ATM’ye yerleştirdim, şifreyi girdim. Parayı çekerken dayanamayıp sordum:
“Beritanlı mısın?”
“Efendim?” dedi, bir an yanlış anladığını düşünerek.
“Yok yok, öylesine sordum,” dedim.
“Beritanlıyım abe,” dedi. Devamında yüzünde hafif bir mahcubiyet ifadesiyle, “Tanışıyor muyuz?” diye sordu.
“Eşîr refleksi,” dedim, “tanıyamamanın verdiği mahcubiyet.”
“Yok,” dedim, “tanışmıyoruz. Ama güzel bir ırkınız var.” (Irk demek doğru olmadı diye düşündüm kendi kendime.)
Renkli gözlü, çillerle benekli, sarışın… Ancak fazla güneşe ve oksijene maruz kalmış, kırmızıya çalan ten ve saç.
“Teşekkür ederim,” dedi. Minnet ve mahcubiyet karışımı bir ifadeyle yüzüme baktı.
Bir dönem Mardin Artuklu Üniversitesi’nde okurken, 150 yılı aşkın ömrüyle dünyanın en uzun yaşayan insanı olarak bilinen Bitlis-Mutki’li bir Kürt/Zaza olan Zaro Ağa’yı işlemiştik.
İklimi, havası, suyu ve coğrafyası yüzünden olsa gerek, bir zamanlar ‘Serhad bölgesi’ dünyada insan ömrünün en uzun olduğu yer olarak bilinirmiş. Coğrafyası, iklimi ve yedikleri, içtikleri sayesinde tek bir dişi çürümeden ya da 100 yaşından sonra yeniden dişleri ve saçları çıkan kişilerden örnekler vermişti arkadaşlar kendi bölgelerinden.
Zaro Ağa örneği de tesadüf olmasa gerek.
Binlerce yıldır dünyanın en güzel yaylaklarına sahip Kürt aşiretlerinin güneşin en güzel ışığına, suyun, havanın en sertine ve en temizine, toprağın ve bitkinin en güzeline maruz kalmasının, etine, bedenine ve karakterine yansıyan yanları olsa gerek.
Coğrafyanın insan bedeni üzerindeki belirleyici etkisi eşîrlerimizde de çok net görülüyor: Renkli gözler, kızılımsı saçlar, elma yanaklar ve o kendine has dayanıklılık.
Beritan aşireti de güneşe, oksijene doymuş, güneşi andıran ve mahalle aralarında top koştururken hızlı hızlı Kurmanci konuşan elma yanaklı çocuklarıyla bu coğrafyanın en güzel, en steril kalmış Kürt aşiretlerinden biri.
Varlıkları daim olsun… 🍁
Dün abim aradı, “Hazırlan, bir şeyler alıp dışarıda bir yerlerde kahvaltı yapalım” dedi. Beşyol’da katıkçıdan ve manavdan bir şeyler alıp fırına uğradık, oradan da Çadır Çay Evi’ne geçip güneşe karşı soframızı açtık.
Xelîl İbrahim sofrası…
Beşyol beş yöne akan bir nehir gibi, akışı hiç kesilmiyor. Çaylarımızı yudumlarken, fırından elinde poşetiyle dönen, sosyal medyadan her Bingöllünün az çok aşina olduğu gazeteci Onur Demirbağ geçiyor önümüzden.
Selamlaşıyoruz, hal hatır sorma faslı sonrası “Afiyet olsun” diyor. “Buyur, beraber olsun” diyerek yer açıyoruz. “Mide problemim var, üzümlü kek dışında her şey dokunuyor mideme bu aralar” diyor.
Başındaki külahıyla bir Gençli olduğu her halinden belli olan Hecî Xerîp amcamız araya giriyor o naif, babacan sesiyle:
“Ye ye bir şeyler ye kardeşim, bir deri bir kemik kalmışsın”
Kahvaltı sonrası dağılıyoruz.
Kısa bir süre sonra abim arıyor, işlerini halletmiş, Dörtyol’dan alıyor beni. “Bisiklet turu yapacağız” diyor. Sîmani’ye geçiyoruz. Hayatımda ilk defa oluyor galiba; o da abimin zoruyla. Beni yaşama, akıp giden bu nehre dahil etmeye çalışıyor hep. Ben ise çok akmış, çok yorulmuş bir nehir gibi, zamanın bir kıyısına ahd etmişçesine çakılıp kalmış; kök salmış, kıpırdamayan bir taş gibi duruyorum.
Vücudum hantal ve hazırlıksız. Ama pedal çevirdikçe bir şeyler kıpırdıyor içimde, açılıyor, alışıyor gibiyim. Abimin sesi geliyor önden, rüzgarla karışarak:
“Seke, burnundan nefes al, daha rahat sürersin.”
Sesindeki o sıcak, sevecen buyurganlık…
“Peki” diyorum gülümseyerek. Bir an olsun o nehre karışmaya çabalıyorum; tekerlerin asfaltta çıkardığı ses, kalbimin ritmine pek uymasa da.
Çarşıya vardığımızda bacaklarım titriyor, ciğerlerim açılmış, ferahlamış. Bir çay içiyoruz ağır ağır, sonra bir çay daha…
Gece olunca açtığım ciğerleri eski haline döndürmek için ardı ardına cigara sarıyorum. Duman doluyor içeri, isi, pusu, karası, hissediyorum. Vücudum bir yandan teşekkür ediyor pedal çevirdiğim için, bir yandan da “Ne yapmaya çalışıyorsun, anlamış değilim” diye sitem ediyor sessizce.
Sonrası uyku…
Sabah erken kalkıyorum.
Evi temizliyor, çamaşırları yıkayıp asıyor, bulaşıkları yıkayıp tek tek inceleyip sepete yerleştiriyorum. Sonra da Esrarê Deyîr’den “Tew Tew Nazikê” adlı Zazaca parça eşliğinde kahvaltı hazırlamaya çalışıyorum.
Yaşam dediğimiz şey de bu işte…
Hepimizi bir yerlerinden vuruyor; midemizi, sırtımızı, aklımızı kramplarla, yorgunluklarla dolduruyor.
Bazen yaya yürütüyor, bazen bisiklete bindiriyor.
Ben ise abimin sesindeki sevgiyi, üzümlü kekin tatlılığını, günün ilk saatlerinde çalan Tew Tew Nazikê’nin o derin hüznünü, bisiklet tekerlerinin ritmiyle karıştırıp yaşamdaki yerimi anlamaya uğraşıyorum.
Çünkü “Yaşamak”, Nazım’ın deyimiyle:
“Şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.”
Üzümlü kek ciddiyetiyle, tatlı bir şaka gibi yaşıyoruz işte!
Cinsel kutuplaşma, insanı özgün bir yola, karşı cinsle birleşmeyi aramaya iter. Erkek ve dişi kutuplaşması her erkeğin ve her kadının içinde vardır. Fizyolojik olarak kadın ve erkek, her ikisi de karşı cinsin hormonlarına sahiptirler. Ruh bilimsel olarak da kadın ve erkek iki cinsiyetlidir. İçlerinde alma ve nüfuz etme, nesne ve ruh unsurlarını taşırlar. Erkek ya da kadın kendi içinde birliğe, ancak içindeki erkek ve dişi kutupları birleştirerek ulaşabilir. Kutuplaşma tüm yaratıcılığın kaynağıdır.
Erkek - kadın kutuplaşması aynı zamanda insanlar arası yaratıcılığın da kaynağıdır. Bu biyolojide, tohumla yumurtanın birleşmesinin çocuğun doğumunun temelini oluşturmasında açıkça görülür. Durum, salt ruhsal alanda da değişik değildir, kadınla erkek arasındaki sevgiyle her ikisi de yeniden doğar. Eşcinsel sapkınlıkta bu kutupların birliğine ulaşılamaz. Bu nedenle eşcinsel kişi bir türlü gideremediği ayrı olma acısıyla kıvranır. Sevemeyen ortalama bir karşı cinsel de aynı acıdan pay almaktadır.
Erkek ve dişi unsurların, benzer kutuplaşması doğada da vardır. Bu, sadece hayvan ve bitkilerde açıkça görüldüğü gibi değil, İki temel işlemin, alma ve nüfuz etmenin kutuplaşmasında da belirir. Bu, toprakla yağmurun, nehirle okyanusun, geceyle gündüzün, karanlıkla aydınlığın, ruhla maddenin kutuplaşmasıdır.
Bu düşünceyi büyük İslâm şairi Rumi çok güzel dile getirmiştir:
Gerçekte, asla sevgilisince aranmadan ortaya çıkmaz sevgili.
Sevginin yıldırımı düştü mü bir yüreğe,
bil ki sevgi başverir o yürekte.
Yüreğinde büyümeye başladı mı Tanrı sevgisi, hiç kuşku yok ki sevmeye başlamıştır Tanrı seni.
Öbür el olmadan ses çıkmaz tek elden.
Tanrısal bilgelik kaderdir ve Tanrı’nın hükmü birbirimizin sevgilisi kılmıştır bizi.
Alnımıza yazılan yazı uyarınca her parçası evrenin eşleşiyor diğer parçasıyla.
Akıllılara göre gök erkektir, Yer kadın: yer besler, büyütür göğün attıklarını.
Yer sıcaklığını yitirince, gök ısıtır onu, tazeliğini ve nemini yitirince, gök yeniler onu.
Gök, karısına yiyecek aramaya çıkan bir koca gibi dolanır durur.
Ve yer, ev kadınlığı ile uğraşır: Çocuklara göz-kulak olur ve onları beslemeyi üstlenir.
Göğe ve yere akıllı varlıklarmış gibi bakın, zira onlar akıllı varlıkların yaptıklarını yapıyorlar.
Bu iki şey birbirlerinden zevk alamıyorlarsa eğer, ne diye sevgililer gibi sarmaş dolaş duruyorlar?
Nasıl açar yer olmadan çiçekler, bahar dalları? Göğün suyu, ısısı ne üretecekti o zaman?
Nasıl Tanrı erkeğin ve kadının içine,
birlikleri ile dünyayı yok olmaktan koruyacak isteği vermişse, her varlık parçasına da, diğer parçaya karşı istek aşıladı.
Gündüz ve gece düşman görülürler dıştan, oysa aynı amaca hizmet ederler.
Her biri ortak işlerini tamamlamak için
birbirlerini sevmektedirler.
Gece olmazsa, insanoğlunun bedeni hiçbir kazanç elde etmez, gündüz harcayarak hiçbir şeyi olmaz elinde.
[Erich Froom / Sevme Sanatı]
Erich Fromm’un “Sevme Sanatı” adlı kitabına göz gezdiriyorum. Yıllar önce okumuştum gerçi; ancak bazı noktaları teyit etmek için tekrar bir bakınayım dedim.
Fromm, eşcinselliği “eşcinsel sapkınlık” olarak nitelendiriyor. Bu durumu, erkek-dişi kutupsallığını yakalayamamaktan kaynaklanan bir “sapma” olarak ifade ediyor.
Bu kutupsallığı, hem biyolojik hem de psikolojik yaratıcılığın kaynağı olarak görüyor. Eşcinsellikte bu kutupsal birleşme gerçekleşmediği için sevgideki “yeniden doğuş” ve tam birleşme deneyimi de eksik kalır, diyor.
Ayrıca düşüncesini desteklemek için Mevlânâ’dan bir alıntı da yapıyor:
“Bu düşünceyi büyük İslâm şairi Rumi çok güzel dile getirmiştir…”