Bir arkadaşım var. İyi bir işte çalışıyor. Maaşından gayet memnun. Evini, arabasını almış. Kısacası, hayatın o çok aranan dengesini yakalamış durumda. Ama çevresindeki birkaç kişi, "Konfor alanından çık artık" diye sürekli baskı yapıyorlarmış. Niye? Çünkü keyfi yerinde ve huzurlu...
Sosyal medyada ben de görüyorum. Bir tane çöp adam çiziyorlar. Yuvarlak bir dairenin içinde gayet mutlu duruyor. Dairenin yanından bir ok çıkarmışlar ve "Konfor alanı" yazıyor. Biraz uzakta da yıldızlar falan var, ışıl ışıl…
Bu tür içeriklere fazla maruz kalanların dengesi kayboluyor. Mesela on beş yıllık muhasebeci, bir sabah uyanıp "Ben aslında dövüş sanatları eğitmeni olmalıymışım" diye şınav çekmeye başlıyor. Amaç ne peki? Gelişmek. İyi de bu gelişmek değil, düpedüz kaşınmak.
İnsanın işini sevmesi, hayat standardından memnun olması bir zayıflık olabilir mi? İnsanlar oraya ulaşabilmek için bir ömür harcıyor. Konfor alanı dedikleri şey öyle bedava dağıtılan bir yer değil ki. Bulmuşken tadını çıkarmak yerine, sırf moda bir söylem uğruna o alanı terk etmek, modern bir trajediden başka bir şey değildir.
Eskiden büyükler "Rahat mı battı?" derlerdi. Bence bu soru, konfor alanından çıkış tavsiyelerine göre çok daha derin ve vizyoner bir bakış açısı sunuyor.
Yalom'a göre, ölümün en korkunç yanı onu yalnız yaşamamız gerektiğidir..Ölüm korkusunun altında 'yalnızlık korkusu' mu yatar.. İnsanların kendi ölümlernden ziyade kıyameti merak etmesinin nedeni bu olabilir mi? Tüm dünya aynı anda ölecek olsa yine aynı şekilde korkar mıydık ölümden..?
Türkiye, henüz en büyük 10 ekonomi arasına girmedi ama 2024 itibarıyla dünyada en fazla yabancı göçmenin bulunduğu 11.ülke konumunda. BM rakamlarına göre, 2013-14 döneminde ilk 20 arasında bile bulunmayan Türkiye'nin bu yıl itibarıyla artık ilk 10 içinde bulunduğu düşünülebilir.
Kalabalıkta hakikat yoktur: Bu yüzden kendilerine dair hakikati; Herakleitos bir dağ başında, Wittgenstein Norveç'in izbe bir köyünde, Nietzsche İsviçre kırsallarında, Heidegger Kara Orman'daki kulübesinde, Camus izole alanında, Spinoza cemaatin dışarısında (...) aradılar.
Herakleitos haklıdır: "Çok şey öğrenmek, anlamayı öğretmez." Benzer biçimde, çok şey yaşamak da yaşamayı öğretmez. Yaşam bilgeliği; çoklukla ya da uzunlukla değil, derinlikle orantılıdır. Bu yüzden "çok" için saldırmaya değil, "yeteri " için dingin kalmaya ihtiyaç vardır.
Nietzsche’ye göre insanlarla birlikte yaşamanın zorluğu, yalnızca toplumsal ilişkilerin çatışmalı doğasından değil, insanın konuşmaya yönelik sürekli eğiliminden ve bu eğilimi sınırlandıramamasından kaynaklanır; bu nedenle susabilmek, basit bir eylem olmaktan ziyade, bireyin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkiyi düzenleyen bir bilinç ve ölçülülük meselesi hâline gelir. Bu bağlamda suskunluk, edilgen bir geri çekiliş değil, aksine düşüncenin yoğunlaşmasını ve anlamın derinleşmesini mümkün kılan etkin bir tavır olarak konumlanır. Nietzsche, toplumsal yaşamın yüzeyselleştirici etkisine karşı, dilin sınırlarını bilerek kendini tutabilen bir öznenin gerekliliğini ortaya koyar; çünkü birlikte yaşamanın asıl güçlüğü, bir arada bulunmaktan çok, bu birliktelik içinde neyin söylenip neyin susulacağını ayırt edebilmektir.
Mert Başaran:
"Sen şimdi kredi kartı kullanmadığında bu parayı kameramana veriyorsun. O da sana veriyor. Sonra sen başkasına veriyorsun. Hep aynı para. Erimiyor. Para sistemde kalıyor.
Kredi kartı kullandığında ortalama kesinti yüzde 5.
Ben parayı verdiğimde yüzde 5 gidiyor. Sonra sana getiriyor senden de yüzde 5 gidiyor. 20 iş yaptığınızda para sıfırlanıyor ve para sisteme gidiyor."
@mcelall7 Aynısı başıma geldi. Anne dua ederken bir hal oldu. Tam da cuma öğleden sonra gelmişti. Hemen bir hafta içinde opere olmuş. Çocuğumun hayatını kurtardın diye teşekkür ede ede bitiremedi.