Siyaset, fikir üretme zemini olmaktan çıkıp kariyer hesaplarının arenasına dönüşürse kaybeden sadece partiler değil, demokrasinin kendisi olur.
Düne kadar aynı kürsülerde alkış tutanlar, aynı belediyelerin etkinliklerinde yer alanlar, aynı siyasi hareketten güç devşirenler bugün birbirlerine en ağır ithamları yöneltiyor. Dün sessiz kalanların bugün en yüksek perdeden konuşması, ilkelere değil konjonktüre bağlı bir siyaset anlayışının göstergesidir.
Parti içi rekabet elbette olur. Ancak tabanı ayrıştıran, insanları birbirine düşman eden, öfkeyi örgütleyen bir dil; ne siyasi başarı getirir ne de toplumsal huzur sağlar.
Siyaseti kişisel ikbal basamağına çevirenler şunu unutuyor: Alkışlar geçicidir, bıraktığınız tahribat ise kalıcıdır.
Bugün kazanacağını sanan herkes, yarın kutuplaşmanın enkazı altında kalabilir. Çünkü nefret üzerinden kurulan hiçbir siyasi gelecek uzun ömürlü değildir.
@kilicdarogluk@AKDOGANumut@alimahir@yildirimkaya40
Eğitimde başarıyı konuşurken hep öğretmeni, okulu ve sistemi eleştiriyoruz.
Peki hiç aynaya bakıyor muyuz?
Milli Eğitim Bakanımız Sayın Yusuf Tekin’in dikkat çektiği nokta tam da burada önem kazanıyor:
“Başka ülkelerdeki eğitim sistemlerini örnek gösteriyorsak, o ülkelerdeki veli profilini de örnek almalıyız.”
Çünkü bilimsel araştırmalar gösteriyor ki çocuğun akademik başarısını etkileyen en önemli unsurlardan biri aile katılımıdır. OECD ve PISA verileri, evinde kitap okunan, eğitim üzerine konuşulan ve ailesi tarafından desteklenen çocukların daha yüksek başarı gösterdiğini ortaya koymaktadır.
Çocuğumuzun eline tablet verip saatlerce ekran karşısında kalmasına izin verirken, kitap okumadığı için sadece öğretmeni suçlayamayız.
Akşamlarımızı televizyon, telefon ve sosyal medyada geçirirken; çocuklarımızın okuma alışkanlığı kazanamamasının sorumluluğunu yalnızca okullara yükleyemeyiz.
Elbette devletin, okulun ve öğretmenin sorumlulukları vardır. Ancak eğitim, yalnızca okulun omuzlarına bırakılacak kadar küçük bir mesele değildir.
Bir milletin geleceği sınıflarda şekillenir; fakat o geleceğin temeli evlerde atılır.
Belki de eğitimde asıl sorulması gereken soru şudur:
Çocuklarımız için öğretmenden ne bekliyoruz değil,
çocuklarımız için biz ne yapıyoruz?
Sayın Bakan’ın bu çağrısı, eğitim tartışmalarında eksik kalan önemli bir halkayı hatırlatması açısından son derece kıymetlidir.
Çünkü güçlü aile olmadan güçlü okul,
güçlü okul olmadan da güçlü bir gelecek inşa etmek mümkün değildir.
@tcmeb@Yusuf__Tekin
#Eğitim #Veli #Öğretmen #PISA #KitapOkuma #ÇocuklarımızınGeleceği
Bir insanı 13 yıl Genel Başkan yaparken, sonra Cumhurbaşkanı adayı yaparken "bir proje olduğunu!! Anlayamayan, ancak yıllar sonra kendilerine karşı bir davranışı olmaya başladığını anlayan kişiye 2 sorun var: 1- 13 yıl boyunca birlikte olduğunuz, Cumhurbaşkanı adayı yaptığınız birinin proje olduğunu şimdi anlamanız gerçek ise sizde ciddi sorunlar var demektir ve bu durumda size ülke teslim edilmez. 2- Eğer sırf size karşı davranışlarda bulunuyor diye gerçek dışı olarak adamı itibarsizlastirmak için "zaten bir proje imiş" diyorsanız da, bize kendi çıkarlarınız için yalan söylüyorsunuz demektir ki bu durumda da size ülke teslim edilmez. Yani her halükarda size ülke teslim edilmez.
https://t.co/nq0yhGESQ4
📌Cemal Enginyurt gibi CHP ye etmediği hakaret kalmayan Namıdiğer Devrimci Düşmanı FAŞİST Cemal Enginyurt ‘tan Medet uman, Kürsüde konuşturan CHP eski yönetimi
Yerlerde sürünüyorsunuz . Yoldaşı, (Yeşili’de) getirin daha çok alkış alır
➡️Alkışlayan CHP üyeleri kimi alkışladıklarının farkında değiller’mi !!!
Asıl çürüme; liyakatin yerine bağlantının, emeğin yerine lobilerin, ahlakın yerine çıkarın geçtiği anda başlar.
Sporun içinde ayrı bir düzen,
sanatta ayrı bir lobi,
iş dünyasında ayrı bir çıkar ağı.Ozanın ‘şeytan bununu neresinde’dediği kültürümüzün mihenk taşına bile ayrı bir lobi..
Aynı isimler, aynı ilişkiler, aynı düzen…
Sonra da neden güven kalmadı diye soruluyor.
Bu kadar kökleşmiş bir çürümüşlük; birkaç vitrin değişikliğiyle temizlenmez.
Gerçek değişim; korkmadan konuşan, adaleti savunan ve sistemi sorgulayan insanlarla olur.Yoksa lobiler elmi değiştirecek?
Çünkü bir toplumun geleceğini;
sessiz kalanlar değil, yozlaşmaya karşı duranlar kurtarır.
2025-2026 Öğretim Yılında 80 449 norm kadro açığı vardır ve bu yaz döneminde en az 10 bin öğretmen emekli olacaktır. Milli Eğitim Akademisinde eğitime devam eden 10 bin öğretmen de 2027 Şubat ayından sonra göreve başlayacağı için norm kadro açığı 100 bini geçecektir! Bu nedenlerle 2024 KPSS ile en az 25 bin öğretmen ataması yapılmalıdır. #2024kpssi̇lesonatama
Sesi en çok çıkan her zaman haklı değildir.
Bazen fazla bağıranlar, gerçeği değil; niyetlerini gizlemeye çalışırlar.
Çünkü insanın duruşu sağlamsa, gösterişe değil vakarına yaslanır.
Birilerini şuursuzca hedef göstermek, sürekli karalamak ya da çıkar uğruna insanları kullanmak; ahlaki bir duruştan çok vicdani bir boşluğu gösterir.
İnsanı büyüten şey gürültüsü değil, karakteridir.
Gerçek erdem; konuşurken değil, susarken bile saygıyı koruyabilmektir.
Unutulmamalıdır ki;
fazla gürültünün olduğu yerde çoğu zaman hakikat değil, hesap vardır.Bu hesabı soracak mısınız? Arınma için gereğini yapıp işi ehline teslim edecek misiniz?
@orhansaribalchp@metinkaratas58@kilicdarogluk
Siyasete bir müzik arası veriyoruz!
Chp değişim ekibinin “konser lobisi” tarafından bir çok programım engellendi.
Bende konser performansımı kaybetmemek için bazen dostlarıma stüdyomda canlı performans sergiliyorum. Ordan bir bölüm. ☺️
Üç eğitim sendikası, “Öğrenci Gelişim Raporlarını doldurmama” yönündeki eylem kararlarının MEB tarafından yargı yoluyla iptal ettirilmesine tepki gösterdi.
https://t.co/H1XOIXr20t
Boş teneke çok ses çıkarır!
Bilgi insanı ihtiyatlı yapar; cehalet ise ölçüsüz bir cesaret üretir. Bu yüzden en yüksek perdeden konuşanlar çoğu zaman en sığ birikimin sahipleridir.
Birkaç sloganla, medya parlatmasıyla “siyasal özne” kibirine kapılanlar şunu hala kavrayamadı. Siyasette asıl mesele ne kadar ağırlık taşıdığınızdır. Sosyal medyanın en büyük yanılsamalarından biri de alkışla siyasal ağırlığın karıştırılmasıdır.
Çünkü fikir; bilgiyle, emekle, mücadeleyle, tarih ve sınıf bilinciyle derinleşir.
Bunlardan yoksun bir öfke ise ancak gürültü üretir.
Ülkenin hayvancılık politikalarının ana mimarı AKP’yi yeterince kullandı. Kapı kapı dolandı, soluğu ofiste aldı.
Emek mücadelesine değil sermaye kibrine yaslanan, kamuculuğu değil piyasacı hoyratlığı savunan, halk dayanışmasını değil bireysel başarıyı kutsayan birinin; bugün geldiği yerde kraldan çok kralcı kesilerek bedel ödeyip mücadele edenlere siyaset öğretmeye kalkması hadsizliktir, arsızlıktır!
Büyük mücadeleler, herkesin aynı düşünmesiyle değil, ortak hedefte buluşabilmesiyle kazanılır.
Ancak üzülerek görüyorum ki içine sürüklendiğimiz tartışma bölünmeye zemin hazırlamaktadır.
Unutanlar için bölünmenin, sert iç kavgaların nelere mâl olduğunu bir kez daha hatırlayalım… 1994 yılıydı. İstanbul’da üniversite öğrencisiyken yerel seçim kampanyasındaydım, dün gibi hafızamdadır. SHP %20, DSP %12, CHP %1,4 oy almış, sosyal demokratlar bölünmüştü. Partimizin bugünkü milletvekilli İlhan Kesici Bey de ANAP’ın adayı olarak %22 almıştı. Ve o sandıktan, Recep Tayyip Erdoğan %25 oranla sıyrılmıştı. Ankara’yı Melih Gökçek aynı şekilde kazanmıştı. O parçalanmışlık, ülkemize 32 yıldır çok ağır bedeller ödetiyor.
Üstelik bugünün Türkiye’sinde seçim barajı yüzde 50’dir. Bütün demokrasi güçleriyle bir araya gelmemiz gerekirken sürüklendiğimiz bu parçalanmanın izahı yoktur. Tek başına yükselen ağaç dikkat çeker ama fırtınaya direnen ormandır.
Yangına benzin bidonuyla koşan herkese soruyorum: AKP, Cumhuriyet Halk Partisi’nin iyiliğini ister mi? Zinhar. AKP’nin tek isteği fitne ateşine odun taşınmasıdır. Evimizin içinde kavga seslerinin yükselmesidir.
İçeride düşman aramanın siyasi mücadelemize hiçbir faydası yoktur. Herkes kendine gelmeli ve Partimizin bölünmesi hayaliyle ellerini ovuşturanları görmelidir.
Genel Merkezimizin stratejik hataları ve ağır savrulmaları karşısında üç düşünüp bir konuşmamız yanlışları onayladığımız ya da kör olduğumuz anlamına gelmemektedir.
Makamının ağırlığını kaldıramayan, siyasi ve ahlaki zafiyetleri olan insanlar her siyasi partide karşınıza çıkabilir. Önemli olan bölünmeden, bu unsurlarla aranıza mesafe koyarak yolumuza devam etmemizdir.
Cumhuriyet Halk Partisi; kişisel ikbal arayışlarının mücadele alanı değildir.
Cumhuriyet Halk Partisi milletimizin egemenlik senedidir.
38. Olağan Kurultayımız ile ilgili mahkemenin vermiş olduğu karar; bir ayrışma vesilesi değil, asırlık çınarımızın altında kenetlenme fırsatı olmalıdır.
Gün; sevinç çığlıklarıyla birbirimizi kırma günü değildir.
Gün; kırgınlıkları bir kenara bırakıp ciddiyetiyle, sükûnetle ve kucaklaşarak ayağa kalkma günüdür.
Bu süreci “keşkelerle” değil, ciddiyetle, parti kültürümüzden aldığımız samimiyetle ve ortak akıl ile yönetmek zorundayız.
Şahsi ikballer değil, Türkiye’nin geleceği esastır. Bu kapsamda süreci; önceki dönem Genel Başkanlarımızla, Parti Meclisi üyelerimizle, milletvekillerimizle, il ve ilçe başkanlarımızla tam bir uyum ve iş birliği içinde yürüteceğiz.
Hiç kimse endişe etmesin, partimizi bu tartışmaların içinden çıkaracak ve iktidar yürüyüşünü devam ettireceğiz.
Herkesi sükûnete ve ortak akıla davet ediyorum.
Biz bir aradayız! 🇹🇷
YÖNETİCİ YETİŞTİRME PROGRAMLARI UZAKTAN EĞİTİMLE YAPILMALIDIR
Hafta sonu 6 hafta boyunca yüz yüze yapılacak yönetici yetiştirme programları, zaten ağır iş yükü ve büyük sorumluluk altında çalışan okul yöneticileri için bir gelişim fırsatından çok, tükenmişlik sebebine dönüşecektir.
Eğitim elbette gereklidir; ancak dinlenme hakkını yok sayan bir anlayış, eğitimde verimi değil motivasyon kaybını artırır. Bu süreçler uzaktan eğitim modeliyle planlanmalı, mevcut yöneticilerin aile hayatı ve çalışma dengesi korunmalıdır.
Aksi halde birçok tecrübeli yönetici görevinden uzaklaşmayı düşünecektir.
@egitimsen@Yusuf__Tekin@AbbasGucluTR
#Eğitim #OkulYöneticileri #MEB
Okulların Yeniden İnşası: Fiziksel ve Sosyal Bir Zorunluluk
Eğitim kurumları yalnızca bilgi aktarımının gerçekleştiği mekânlar değil; aynı zamanda bireyin sosyal, duygusal ve fiziksel gelişiminin şekillendiği yaşam alanlarıdır. Bu bağlamda temel bir soruyla başlamak gerekir: Okullar, öğrenciler için gerçekten sevilen ve isteyerek gidilen yerler midir? Okulların sevilecek bir tarafı var mıdır?
2000’li yıllar öncesinde okullar, birçok açıdan toplumun ekonomik ve sosyal standartlarının üzerinde fiziki imkânlara sahipti. Bu durum, öğrencilerin okulla kurduğu bağı güçlendirmekte; okulu yalnızca zorunlu bir alan değil, aynı zamanda cazip bir yaşam ortamı hâline getirmekteydi. Ancak günümüzde bu durumun tersine döndüğü gözlemlenmektedir. Okulların fiziki yapıları, donanımları ve sosyal imkânları, çoğu zaman toplumun genel gelişim düzeyinin gerisinde kalmaktadır.
Bu gerilemenin en belirgin göstergelerinden biri, aşırı kalabalık okul ortamlarıdır. Günümüzde bazı eğitim kurumlarında öğrenci sayısının 1000’i, hatta 3000–5000’i bulduğu görülmektedir. Bu denli yoğun öğrenci nüfusunun bulunduğu ortamlarda sağlıklı bir eğitim-öğretim sürecinin yürütülmesi; yönetim, öğretmen-öğrenci etkileşimi ve bireysel gelişim açısından ciddi sorunlar doğurmaktadır. Eğitim bilimleri literatürü, öğrenci sayısının sınırlı tutulduğu, daha küçük ve yönetilebilir okul yapılarının öğrenme çıktıları üzerinde olumlu etkiler yarattığını açıkça ortaya koymaktadır.
Bu nedenle eğitim politikalarının öncelikli hedeflerinden biri, okulların yeniden yapılandırılması olmalıdır. Öğrenci sayısının mümkün olduğunca 300–400 aralığında tutulduğu, insan ölçeğine uygun eğitim kurumları planlanmalıdır. Bununla birlikte yalnızca niceliksel değil, niteliksel dönüşüm de önem arz etmektedir. Okulların fiziki koşulları; doğal ışık, açık alan, yeşil çevre ve sosyal etkileşim alanları bakımından yeniden ele alınmalıdır.
Son yıllarda yapılan okul yapılarında dikkat çeken bir diğer sorun ise açık alanların giderek azaltılmasıdır. Okul bahçelerinin daraltılması veya tamamen beton zeminlere dönüştürülmesi, öğrencilerin fiziksel gelişimini ve psikolojik iyilik hâlini olumsuz etkilemektedir. Oysa çocukların açık havada vakit geçirmesi, oyun oynaması ve fiziksel etkinliklere katılması; hem bedensel sağlık hem de sosyal beceriler açısından vazgeçilmezdir. Güneş ışığına erişimin sınırlı olduğu, hareket alanlarının daraltıldığı eğitim ortamları, uzun vadede çeşitli sağlık ve davranış problemlerine zemin hazırlamaktadır.
Eğitim kurumları planlanırken spor, sanat ve sosyal etkinlik alanlarının artırılması; bu alanların yalnızca kapalı mekânlarla sınırlı kalmayıp açık alanlarla desteklenmesi gerekmektedir. Aksi hâlde öğrencilerin çok yönlü gelişimi sekteye uğrayacak ve eğitim yalnızca akademik başarıya indirgenmiş dar bir çerçevede kalacaktır.
Sonuç olarak, eğitimde nitelikli bir dönüşüm için okulların yeniden inşa edilmesi kaçınılmazdır. Bu dönüşüm yalnızca bina yenileme ile sınırlı kalmamalı; öğrenci sayısı, fiziki çevre, sosyal alanlar ve eğitim felsefesi bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere tüm ilgili kurumların, eğitimden tasarruf anlayışını terk ederek bu alana yatırım yapması, geleceğin sağlıklı ve donanımlı nesillerinin yetişmesi açısından hayati önem taşımaktadır.
@AbbasGucluTR@egitimsen@STURAN2100
#EgitimdeŞiddeteHayır