Sezai Karakoç, Osmanlı Devleti’yle Cumhuriyet arasındaki bağı şöyle özetlemiş:
“Bir doğum sancısından ölen analar gibi devlet ölürken, doğan çocuk yaşadı ve ölü ananın memelerinden süt emerek gelişti.’’
#Cumhuriyet
Her geçen gün daha kötü olayların yaşanacağını, günahların iyice yayılacağını, takva ehli müminlerin azalacağını ve İslam'ın garipleşeceğini Allah Resulü haber veriyor. Bunlara rağmen insanların ıslahı için yaşamaya çalışanların olacağını ve onların sahabeden elli kişinin sevabı gibi ecir kazanacağını da buyuruyor. (Tirmizî, 3058)
Bu zaman için yapabileceğimiz en güzel şey, Allah'a itaat ederek ve kul hakkından sakınarak tertemiz kalmaya çalışmaktır. Gelecek nesillerin, kirlenmemiş insanların varlığına şahit olmalarını sağlamaktır. Genç nesillerin umudu olacak büyükleri olmayı hedeflemektir.
Belki de daha zor günler bizi bekliyor. Özellikle İslam'ı yaşama noktasında güzel örneklerin iyice azalacağı ve bundan dolayı sekülerleşmenin daha da prim yapacağı zamana doğru ilerliyor olabiliriz.
En kötü zamanda yaşasak bile ümitvar olmalıyız. Çünkü Allah gerçek mümin kullarını zor zamanlarda ortaya çıkarır. Biz de o güzel insanlardan olabilmeye söz verirsek İslam'ın istikbali aydınlıktır. Bunun için;
1. Kur'an ile bağımızı güçlendirmeliyiz.
2. Yüz yüze sohbet ve ders halkalarına devam etmeliyiz.
3. Yaşantımızla çevremize örnek olmalıyız.
4. Kendimizden küçüklerle özel olarak ilgilenmeliyiz.
5. Bulunduğumuz yeri İslamlaştırmak için çalışmalıyız.
6. Hedeflerimiz uğrunda tecrübeli büyüklerimize danışmalıyız.
Rabbim ayaklarımızı sabit kılsın. Bizleri, zor günlerin değerli insanlarından olmaya muvaffak eylesin.
Hz. Şuayb'ın dediği gibi: "Ben gücüm yettiğince düzeltmek istiyorum. Başarım ancak Allah'ın sayesindedir." (Hûd, 88)
Okul saldırısı haberini duyunca aklıma ilk şu soru geldi: “Henüz bıyıkları terlememiş bu çocuk, başka insanların hayatı üzerinde söz sahibi olduğuna nasıl inandı?” Bu soruyla birlikte Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” romanını hatırladım. Romanın kahramanı Raskolnikov, işlediği cinayeti yalnızca bir öfke patlamasıyla açıklamaz. Baltayı indirmeden çok önce zihninde inşa ettiği hastalıklı bir teori vardır.
Bu teoriye göre insanlar ikiye ayrılır: Sıradan insanlar ve olağanüstü insanlar. Sıradan insanlar düzeni sürdürür, kurallara uyar. Olağanüstü insanlar ise tarihin akışını değiştiren, büyük amaçları uğruna mevcut tüm kuralları yıkmaya hak kazanan "seçilmişlerdir". Bu insanlar gerektiğinde engel olarak gördükleri insanları ortadan kaldırabilirler.
Yani Raskolnikov kurbanını öldürmeden önce, vicdanını katleder. Tefeci kadını artık bir insan olarak görmez. Zihninde onu bir parazit, ortadan kaldırılması gereken küçük bir ayrıntı hâline getirir. Çünkü bir insanı yok edebilmek için, önce onun insan olduğunu unutmak gerekir.
Dostoyevski 19. yüzyılda bu narsistik teoriyi bir insanın ruhsal çöküşü üzerinden eleştiriyordu. Modern çağın dijital dünyası ise bu teoriyi bir pazarlama stratejisi olarak kullanıyor.
Bugün sosyal medya platformlarının “Keşfet” sayfaları, narsisizmi kitlesel olarak üretmek ve ödüllendirmek üzere kurgulanmıştır. Algoritma, gece gündüz aynı cümleleri fısıldar: “Sen sıradan değilsin. Sen farklısın, özelsin, seçilmişsin.”
Milyarlarca kez izlenen “Alpha/Sigma Male”, “Hustle Culture”, “Ana Karakter Enerjisi” veya “Kural Tanımaz Üst-İnsan” temalı içeriklere bakın. Hepsi genç zihinlere şu tehlikeli mesajı kazıyor:
Empati zayıflıktır, başkalarının duyguları değersizdir, toplumsal kurallar ise sadece "avam" içindir. Önemli olan tek şey senin mutlak başarın, senin sesin ve senin gücündür.
Özetle Raskolnikov’un yoksul bir çatı katında geliştirdiği o canice teori, bugün dev teknoloji şirketlerinin algoritmaları tarafından, ideal bir yaşam tarzı ambalajıyla milyonlarca gence enjekte ediliyor.
Yani Raskolnikov’un elindeki balta, bugün akıllı telefonların ekranlarında parıldıyor.
İşi gücü bırakıp çocuklarla uğraşmamız gereken bir dönemden geçiyoruz. Hiçbir kariyer haritası ebeveynlikten daha önemli değil. ��ünkü şeytanın bu kadar şık giyinip nazik olduğu bir dönem yaşanmadı. Okul saldırısı da sadece bugünün meselesi değil. Narkozda geçen son yirmi yılın sonucu. Neler oldu neler biz uyuklarken!
Dijital okuma platformlarında popüler olmuş kitaplara bakın mesela. Çoğunda kötü çocuk ve ailesiyle arası bozulmuş mağdur kız var. Bu hikayelelerde kötülüğe meyilli, şeytani karakterler parlatıldı. Efendi, dürüst ve kendi halinde çocuklar sahnenin dışına itildi. Uyuşturucu kullanımı, cinsel şiddet ve sapkınlık dolu hikayeler çocukları zehirledi.
Sonra rap şarkıları yayıldı birden ortalığa. Notalardan yükselen uyuşturucu dumanı, nakarata yerleşen küfürler ve illegal yoldan para kazanma mesajı her yere yayıldı. Kaşarlı, kaltaklı ve buraya yazamayacağım daha birçok çirkin kelimeli senfonik anarşi, kadın düşmanlığını körükledi.
Utanma duygusunu etkisiz hale getirmek için sosyal medya araçları suç aleti olarak kullanıldı. Daha çok tanınmak, daha çok beğeni almak için “yapılmayanı yapmak” gerektiği zihinlere kazındı. Her türlü rezalete alkış tutan popüler kültür, anormali normalleştirdi. Evin perdeleri ardına kadar sıyrıldı, mahremiyet ve mahcubiyet ayıp sayıldı. Anadolu coğrafyasında bir erdem olarak görülen yüz kızarması, büyük bir zafiyet olarak algılandı.
Bu arada kişisel gelişim dalgasıyla sınırları aşmak, çerçevenin dışına çıkmak ve prangaları parçalamak özendirildi. Kurtlar “Sürüden ayrılın” pankartları taşıyarak gösteriler düzenledi. Çakallar özgürlük sloganları atarak şehre indi. Kibir, özgüven sosuna bandırılıp servis edildi. Tevazu, ezik sıfatıyla yerle bir edildi. Sonuçta özgüven zehirlenmesiyle herkese kin kusan bir gençlik peydahlandı.
Narsisizmle başlayan bu dalga nihilizm sahiline vurunca “anı yaşamak” moda oldu. Bu slogan gençleri geçmiş ve gelecekten kopararak tek bir anın içine hapsetti. Sonsuz bir hayatı içine sindiremeyenler, birkaç yıllık dünya hayatına bile katlanamayan zihinler ürettiler. “Anda kal” sloganı, yapılan eylemin gelecekte ne tür sonuçlar doğurabileceği düşüncesini öldürdü. Feraset hamasete yenildi. İtidal üzere yaşama fikri, “Just do it!” türünden sloganlarla yere serildi.
Özgürlük temalı kampanyalarda “Sen seçmedin!” sloganıyla bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi için gençlere ek tercih dönemi sunuldu. “Aileni, cinsiyetini, milliyetini, dinini sen seçmedin” diyerek gençlerin zihinlerinde soru işaretleri oluşturuldu. “Özgür olun, hiçbir dayatmayı kabul etmeyin” diye bağıranlar, gençlere kendi doğrularını dayattılar ama fark eden olmadı. Anormali hoş görmekle başlayan bu hikâye, normali hor görmeye kadar geldi.
Sonuç olarak kitapla, müzikle, sanatla, filmle çocuklarımızı dört bir yandan kuşattılar. Bize de çocuklarla ilgilenmeyelim diye sosyal medyada memleketi kurtarma rolü biçtiler.
Çocuğumuzu iyi yetiştirmek için harcamamız gereken zamanı, sosyal medyada ona buna laf yetiştirmek için harcadık. Boşa harcanmış zamanların faturaları birikince de toplum huzuruna haciz geldi işte.
En son İsviçre'ye 4 milyar kaçırmışlar.
Bundan önce kaçırdıkları milyarlar da tespit edilir umarız.
Bu finansal batık değil, Türkiye'yi hortumlama, soyma trafiğidir.
İngiltere'ye ya da Avrupa ülkelerine büyük para transferleri bir milli güvenlik meselesidir.
Türkiye coğrafyanın çetin cephelerinde çok zor mücadeleler verirken,
Savunma alanında büyük felaketlere hazırlık yaparken,
11 ili yıkan depremin hasarını telafi etmek için on milyarlarca dolar harcamalarla boğuşurken,
Onlar ülkeyi içeriden vuruyorlar, soyuyorlarmış.
Bu arada;
Hiç bir "para adresi"ni ıskalamaya ama bugğne kadar dokunulmayan Kerem Alkin, Emre Alkin kardeşler de gözaltına alınmış.
Ülke dışına kaçırılan paranın büyüklüğüne bakılırsa;
Milli güvenlik eksenli, derinlemesine bir doruşturma gerekiyor.
Nezaketten nasibini almamış olanla yol yürünmez. Kaba ve bencil birinden letafet beklenmez. Güzellik, incelik ve iyiliğin olmadığı yerde ülfet oluşmaz.
İbrahim Tenekeci
ya rabbi, gönlüme senden gelen bir sekînet indir. kaygının sesini sustur, içimi tedbirine teslimiyetle genişlet. henüz gelmemiş günlerin yükünü bana taşıtma. yarınımı rahmetinle tedbir et, nasibimi hayırla ulaştır. beni düşüncenin darlığından tevekkülün ferahlığına, korkudan recâya, telaştan huzuruna çıkar. kalbimi sana emanet ettim Allah’ım, onu senden başka hiçbir şeye esir etme, rızânla mutmain eyle. âmin.
İnsanlık kangren oldu. Can çekişiyor.
Slovenya'da İsrail karşıtı Musar'ı neredeyse Rus ajanı ilan ettiler, aracına kaza yaptırdılar, köprücük kemiği kırıldı, ölümden döndü. Karşısına pat diye İsrail destekçisi, aşırı sağcı Başbakan Jansa geldi bir anda.
Şimdi de İspanya'da Sanchez'i Ceuta göçmen krizi nedeniyle aynı çevreler sıkıştırıp duruyor. Eşinin de yargıyla başı dertte.
AB içinde bir tane İsrail karşıtı hükümet/siyasetçi kalmayana kadar buna devam edecekler. İsrail'e karşı sesi yüksek çıkan, cesur bütün siyasetçiler er ya da geç aynı kaderi paylaşıyor.
Netanyahu için yakalama kararı çıkartan UCM Başsavcısı Karim Khan'ın görevden alındığını, ABD'nin BM Filistin Özel Raportörü Albanese'ye yaptırım uyguladığını da hatırlatalım.
Allah senden razı olsun. duadan usanma, gönlünün ferah olduğu vakitte de daraldığı vakitte de o’nun kapısına var. yıllardır aynı şeyi istiyor olsan da yine iste, dilin yorulsa kalbinle iste. senin muradınla göklerde ve yerde bulunanların bütün muratları bir araya gelse, Allah’ın hazinelerinden hiçbir şey eksiltmez. o’nun keremi bizim isteklerimizden çok daha geniş, rahmeti hayallerimizin erişebileceğinden çok daha engindir. yeter ki huzuruna kendi acziyetini bilerek var; “ben muhtacım, sen ganîsin; ben âcizim, sen kadirsin” diyebilen bir gönülle el aç. duanı nasıl gerçekleştireceğini Allah’a öğretmeye çalışma. yolları, vakitleri, insanları bir bir tayin ederek gönlünü daraltma. ihtiyacını arz et, içindekini dök, sonra işi rabbine bırak. o seni işitiyor, seni görüyor, kalbinin hangi yerden kırıldığını da hangi muradı ne zamandır taşıdığını da biliyor. kimseye anlatamadığın hâllerin o’na gizli kalmıyor. işte insan bunu gerçekten idrak ettiğinde duasının hâli de değişiyor. kelimeler azalıyor, teslimiyet çoğalıyor. “ya rabbi, sen biliyorsun” demek bile uzun bir münâcâta dönüşüyor. yakîn arttıkça dua insana yük olmaktan çıkıyor, gönlün sığındığı bir bahçeye dönüşüyor. kendi aczimizi tanıdıkça Allah’ın kudretini daha derinden hissediyor, acziyetimizi gördükçe o’nun keremine daha çok yaslanıyoruz. sonra insan istediğine kavuşmadan da bir şey kazanıyor: Allah’ın kapısında bulunmanın ünsiyetini. belki duanın en güzel sırlarından biri de burada saklıdır. Allah’ım, bizi kapından usanıp ayrılanlardan eyleme. istemenin edebini, beklemenin sabrını, teslimiyetin huzurunu ve sana güvenmenin tatlılığını gönlümüze yerleştir. ellerimizi sana açtığımızda kalbimize yakîn ver. hakkımızdaki hayrı rahmetinle nasip et ve dualarımızın sonunda bizi sana daha yakın bir hâle getir. âmin.
Nesli Koruma için Çaba Gerektiren Bazı Zorluklar:
- Edebe düşman popüler kültür
- Edeb öğüten tiyatral sanatlar
- Edep çürütücü müzikler
- Edepsavar çarpık özentiler
- Edebi patlak ilim mikrofonları
- Edep'le mayalanmamış sosyal göller
- Edep kolonları demirsiz rol modeller..
Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz'e göre, Müslüman için İslam'dan sonra dört mertebe var: imân, ihsân, yakîn, keşf ve ayân.
��yle izah eder:
-İmân sahipleri denizi görmeksizin sadece varlığını işitenlere benzer.
-İhsân sahipleri denizi uzaktan görenlerdir.
-Yakîn sahipleri denizi yakından görürler.
-Keşf ve ayân sahipleri ise denize girme imkânını yakalayanlardır.
---
Sadece denizin varlığından haberdar olanlar, onu ömürlerinde pek az hatırlarlar.
Uzaktan görenler de günlerinin pek azında hatırlarlar. Yakından görenler, vakitlerinin yarısında görür ve hatırlarlar.
İçine girenler ise denizi hiç unutamazlar.
Mü’minlik makâmından âşıklık makamına yükselen ve ilâhî aşka dalanlar da, tıpkı denize girenler gibidirler. Onlar bir an bile mâşûklarını hatırlarından çıkarmaz, dil ve gönüllerinden bırakmazlar. Celvette (halk içinde) halveti (Hakk’la bir olmayı) yaşarlar.
#Cuma
#HayırlıCumalar
#Cumamızmübarekolsun
Olduran da O'dur, solduran da.
Dirilten de O'dur, öldüren de.
İlk manzara recâ, ikincisi havf.
Öncesi mühlet, sonrası ibret.
Bir tarafı cemâl, diğer tarafı celâl.
Mutlak Maliki, Hakimi Tek.
Mutlak Fatırı, Sanii Tek.
Mutlak Kadiri, Mukaddiri Tek.
Allah azize ve celle.
Ey Sevgililer Sevgilisi ..
Seni görmek, sesinizi duymak, o mübarek mecliste bir an olsun soluklanmak nasip olmasa da, ruhumuz bu hasretle kavrulur ey Allah'ın Resulü.
Gözlerimizin görmediği ama kalbimizin en derin köşesinde hissettiğimiz bir vuslat arzusudur bu. Dünyanın gürültüsünden, tela��ından ve yorgunluğundan bıkıp usanan ruhumuz, Medine'nin o huzur iklimine, Ravza'nın serinliğine sığınma hayaliyle yanar. Yeryüzünün en ücra köşesinde de olsak, "Ashabım" deyip ümmetini unutmayan o necip yüreğin sıcaklığını hep üzerimizde hissederiz.
Bugün bu dünyada Sana hasret kalmak, aslında cennetteki buluşmanın en büyük müjdesidir. Gözyaşımız, Sana olan sevgimizin en saf ve en sadık şahididir. Ey gönüllerin sultanı, ey iki cihan güneşi, Seni görmeden sevmenin imtihanını yaşarken, Rabbim mahşer günü o şefaat kanatlarının altında toplanmayı ve o mübarek cemalini görmeyi bizlere nasip eylesin. Hasretimiz büyük, vuslat ümidimiz dualarımızdadır.
🎶🌹 Gazzeli küçük kız, Medine’ye duyulan özlem ve sevgiyi anlatan 'Ya Taybe' ezgisini seslendirdi.
"Medine, ey şifa veren, seni özledik ve sevda bize seslendi"
Düşüşe hazır değilsen,
Zirveyi arzulama.
Gonca;
-Nihayet gül olup açtım! diye sevinir amma,
Bir adım sonrası kuruyup solmak ve yok olmaktır.
"Ay yalnızca küçülmek üzere büyür,
Her şey hemen ardından düşüşe geçmek için zirveye ulaşır."
Yoshida Kenkō, Tsurezuregusa, s. 57