Kendi kişisel hayatımda zamanın hızlandığını hissettiğim için muzdaribim. Haftalar hızla akıp gidiyor, ömür azalıyor. “Zaman nereye gitti?” diye soruyor insan. Belki de bu yanlış sorudur. Belki de giden zaman değil, dikkatimizdir. Belki de zaman sıkıntısı dediğimiz şey çoğu zaman gerçek bir saat kıtlığı değil, bir dikkat kıtlığıdır.
Çözüm, dikkati geri kazanmak. Bir işe, bir insana, bir manzaraya bölünmemiş dikkatle yöneldiğimizde zaman genişler. Kendimizi tamamen kaptırdığımız o akış anlarında saatler dakika gibi geçer; ama işte tam da o anlar, hayatın en dolu anları olarak hafızaya kazınır.
Zaman kaygısı, ancak zamanı gerçekten yaşadığımızda susar.
Hayatın asıl kıymeti, kişinin kendi dar varoluşunu aşarak, dünyaya ya da başkalarının hayatına ışık düşürebilmesinde, anlamlı bir iz bırakabilmesinde yatar. Bu iz, büyük ve gösterişli olmak zorunda değil; bir deha veya şöhret olmak zorunda değiliz. Bazen bir insanın hayatına dokunmak, bir düşünceyi derinleştirmek ya da sadakatle bir emeği sürdürmek de aynı ölçüde anlam üretebilir. Geriye dönüp baktığında, ‘anlatacak bir hikayem var’ diyebilmek.
'İnsanların çoğu yaşanmamış bir hayattan ölüyor' der şair. Dijital gürültüden sıyrılıp neyin daha önemli olduğunu sezemiyoruz.
Gerçekten önemli olan gözden kaçıyor, zira o dikkatimizi çekmek için bağırıp çağırmıyor. Gösterişli de değil.
Ona usulca kulak vermek, onu fark edebilmek gerekir.
Hissediyorum, o halde varım.
Gençlerimiz, Epstein dosyasından çok şey öğrenebilir. Bu dosya, deli bir istisnai insanla ilgili değil. Bu dosya, güçten ve tatminsizlikten zehirlenmiş insanın dünyanın içini boşaltma yarışında kendisine sessiz yandaşlar toplaması ve nicelerini yoldan çıkarabilmesi ile ilgili.
On senelerdir, tüm öğrencilerime ve kariyer günleri konuşmalarıma gelen bütün gençlere, "yükseklere dal atacak ağacın kökleri derinde olmalı, oralarda rüzgarlar daha başka" derim. Gerçekten sizi seven ve sevdiğiniz insanlarla besleniyorsanız, aile geleneklerinizle ve sizi ısıtan güvenli limanlarınızla beraber kadir kıymet bilerek yolunuzu yürürseniz, size cayır cayır kabahatlerinizi söyleyecek ve o esnada da tereddütsüz yanınızda duracak dostlar edinip koruduysanız, istediğiniz yolu istediğiniz gibi yürüyün, mesele yok. Karşınıza nasıl insan çıkarsa çıksın ekseninizden sapmazsınız. Nitekim, yükselip rağbet gördükçe karşınıza iyinin de kötünün de en gösterişli örnekleri çıkacaktır. Zamanla ayıklarsınız ve herkese sizin hayatınızda sahip olması gereken doğru rolü verirsiniz.
Ancak hızlı büyüyeceğim ve yükseleceğim diye sadece gövdeye, dala, yaprağa yüklenirseniz, köklerinizi derinleştirip genişletmeyi ihmal ederseniz, kendi içinde huzurlu insanlara tahammülü olmayanların ve o huzurlu insanları kendisi gibi arsızlastırma açlığı hiç bitmeyenlerin rüzgarlarında merkezinizi yitirirsiniz. Devrilip gidersiniz. Size güvenmediğimden söylemiyorum. O rüzgarları iyi bildiğimden, bu mücadelenin ne kadar ciddi olduğunu çok tecrübe ettiğimden söylüyorum.
Ben de her insan kadar bol, belki daha fazla, kabahati olan biriyim. Bizim etrafımızdaki herkes gibi, bemim de en temelimde iyiye, güzele, huzura yönelim vardır. Oysa ana kalibrasyonu bu olmayan insanlar da var. Gençler böylelerini henüz pek tanımadı. Denk geldiklerinde de tanıyabilmeleri önemlidir. Kendilerini kökleri ile beraber savunabilmeleri için gereklidir. Çoğu insan, kabahatleriyle, çıkardığı derslerle, iyisiyle, kötüsüyle, eksikleriyle, daha olgun, merhametli, anlayışlı ve kanaatkar bir noktaya doğru evrilir ve yaşlanır. Ancak bazıları yolda pusulasını öylesine kaybeder ki, insanların köklerine dair, onları sabitleyen ve onlara eksen kazandırıp huzur veren, onlara yön veren her şeyi düşman bilirler.
Epstein dosyası ile ilgili olarak pek sorulmayan bazı başka soruları sorarak gençler kendilerinin tehlike ve risk tanımlarını bu yönden kuvvetlendirebilirler:
Örneğin, kabe örtüsünün bir zerresine sahip olmak, Epstein gibi bir insana ne katar? O buna neden talip olur? Söyleyeyim: Güçten ve korkudan başka beslenme kaynağı kalmayan, elini attığı her şeyi elde ettikçe elinin hissini kaybeden insanlar, bu kötülük girdabında kalpleri kararıp kalınlaştıkça, herkesi kendileriyle bir zemine alma yolunda iyice arsızlaşırlar. Herkesi ve her şeyi küçümseyerek ve küçülterek, içini kendi elleriyle boşalttıkları hayatlarının anlamsızlığının kendilerine özgü olmadığına, dünyayı ve hayatı kendilerinin tariflediğine inanmaya başlarlar.
Ona kabe örtüsünden parça gönderilirken gönderen tarafından milyonlarca insanın dualarından, gözyaşlarından, umutlarından bahsedilmesi bundandır. Zira alıcı bununla beslenmektedir. Ruhsuz ve kapkara olabilirim, ama bak bende ne var, derdindedir.
Epstein kadar şeytanlaşmışı inşallah karşınıza çıkmasın ama bu arsızlık, kendi doymak bilmezliğine ortak etme veya meze etme çabası, mutlaka çeşitli şekillerde karşınıza çıkacaktır. Daha küçüklerini tanıyabilmek için gösterişli örneğine çalışmak isteyebilirsiniz.
Epstein, bu kalp korozyonu tamamen kontrolsüz bırakılıp sonuna kadar teşvik edildiğinde, güçle de buluşturulursa, görüntünün ne olacağına dair iyi bir örnektir. Mideniz kaldırdığı ölçüde bu dosyayı incelemek ve özellikle de onunla karşılaşıp yolunu değiştirebilenlerin bunu nasıl teşhis edip nasıl yaptığına bakmak isteyebilirsiniz.
Epstein, bir günde Epstein olmadı. Etrafında insanlar toplayıp onların nüfuzundan beslendi. Neticeyi taşlamak, yeterince öğretmez. Yolculuğu incelemek gerek.
"Bir şeyi kaybeden kişi onu arama sürecinde başka bir şey bulabilir. Hatta başka bir şey bulmanın yegâne yolu bu olabilir."
Adam Phillips | Hep Vaat Hep Vaat
"Ben yenildim. Yardım et."
Nuh aleyhisselam böyle dedi. Allah'a. Yenilmek bize peygamberlerden kaldı. Musa aleyhisselam "Senin indireceğin zerre hayra muhtacım" dedi. Zerre dedi, o kadar muhtaçtı. O kadar acizdi. Aciz kalacağız.
Başıma niye bu geldi? Haksızlığa uğradım. Gelecek. Başka da gelecek. Çünkü yenileceksin. Yenildikçe hiçbir kudretinin olmadığını anlayacaksın. Mecbur kalacak, Allah'a yöneleceksin. Zerre hayra muhtacım diyeceksin. Dedirtecek Allah.
Bela yoksa günaha gireceksin. Yani bu sefer de nefsine yenileceksin. Günahın tadı bitip azap başladığında sen bile kendine şaşıracaksın. Nasıl yaptım ben bunu diyeceksin. Hiçbir kudretinin olmadığını anlayacaksın. Ne olur affet beni diye yalvaracaksın. Allah'a. Zerre hayra muhtacım diyeceksin. Dedirtecek Allah.
Yoksa nefsin ezilmez. Köpeğe dönecek nefsin. Nefis ölmez, nefse tahakküm edilir. Köpeğin gibi olacak. Gel dediğinde gelecek, git dediğinde gidecek. Bunun için de ezilmesi lazım. Firavun için bir kez olsun başının bile ağrımadığı rivayet edilir. Günahını zaten günah olarak görmüyordu. Hiç yenilmedi yani zahiren. Suda boğulurken yenildiğini anladı ve secde etti. Ama iş işten geçmişti. Yenildim demek için suda boğulmayı bekleme.
O yüzden şikayet yok. Benlik yok. Havalananın başını ezerler, yerin dibine girer. Allah korusun. Susan, maddi olarak kaybetse manevi olarak kazanır. Manada kazananın da eninde sonunda maddi alem kölesi olur.
Musa aleyhisselama Firavun'a git emri gelince “Rabbim, ben onlardan bir adam öldürdüm, korkarım hemen beni öldürürler" dedi. Korktu yani. Korku da insan olmaktan. Hepsi normal.
Gafletteki kişi korkmaz. Pişman olmaz. Boynunu bükmez. Sanır ki her şey yolunda. Allah'ın azabı ise bir anda gelir. Allah cümlemizi korusun. Günahlarımızı, belaları kemalatımıza vesile eylesin.
Ne diyordu Ahmet Murat:
"Haklı çıktın, sen kazandın, aferin
Kaybetmekti oysa şu dünyada hünerin"
GÜNAYDIN…
Öncelikle yeni uyandım. Sizlere iyi bir akşam diliyorum. Sosyal medyamı yeni açabildim. Çok fazla mesaj, tweet, yorum gördüm
Hepinize teşekkür ediyorum
Bildiğiniz üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin halk iradesini temsil eden bir üyesi olarak, dün akşam Adalet Bakanlığı önünde sessiz bir çığlık yükselttim
“Ne işe yaradı, ne değişti, şov mu yaptın?” diyenler olmuş
Keşke öyle bir ülkede yaşasaydık da; eylem bitmeden çocuklarımız serbest bırakılsaydı,Ekrem İmamoğlu özgür olsaydı. Ama biliyoruz ki bir hukuk devleti değiliz. Maalesef adaletin, hukukun işlemediği bir düzende yaşıyoruz
Benim amacım; toplumsal bir farkındalık yaratmaktı.
Adalet Bakanlığı’nın önünde durarak “Buradayız!” demekti.
Haksızlıkların, hukuksuzlukların takipçisi olduğumuzu; çocuklarımızın peşini asla bırakmayacağımızı göstermekti.
İstedim ki bu ülkede herkes, içindeki umudu söndürmesin.
Ben bir milletvekiliyim. Dokunulmazlık hakkı bana ayrıcalık olarak değil, halkın hakkını savunmam için verilmiştir.
Bu bir lütuf değil; Anayasa’nın bana yüklediği bir sorumluluktur.
Bugün susarsam, yarın bu ülkenin çocuklarına hesap veremem.
Sosyal medyada bazıları beni cumhurbaşkanı adayı, bazıları genel başkan adayı olarak lanse etmiş. Hepsini yeni okuyabiliyorum.
Samimiyetle söylüyorum:
Bizim tek bir cumhurbaşkanı adayımız vardır, o da önümüzdeki seçimde Cumhurbaşkanı olacağı için cezaevine atılan Sayın Ekrem İmamoğlu’dur.
Bizim tek bir genel başkanımız vardır, o da kurultayda rekor oyla seçilen Sayın Özgür Özel’dir.
Ayrıca bazı eleştiriler de oldu: “Diğer vekiller nerede, neden destek olmadılar?” diye…
Siyasi partiler bir örgüttür. Örgütte herkesin farklı sorumlulukları vardır.
Ben yıllardır eylemlerin içinden gelen bir milletvekiliyim.
Beni yeni tanıyanlar olabilir, ama eskiler bilir:
Nerede haksızlık varsa, orada oldum.
Şanlıurfa’daki elektrik kesintileri için Enerji Bakanlığı önünde sabahladım.
Atanamayan öğretmenler için Milli Eğitim Bakanlığı önünde gece boyunca oturma eylemi yaptım.
Ve bilin ki bu eylemlerin tamamı Sayın Genel Başkanımızın ve Genel Merkezimizin bilgisi ve istişaresiyle gerçekleşti.
Diğer vekillerimizin de yerine getirdiği başka görevler var.
Hepimiz aynı anda, aynı yöntemle hareket edersek etkili sonuç alamayız
Ancak bilin ki hepimiz, sizler için, hak, hukuk ve adalet için var gücümüzle çalışıyoruz
Bizim gündemimiz makamlar değil.
Bizim gündemimiz içeride tutulan gençlerimiz
Ekrem İmamoğlu’na reva görülen adaletsizlik
adalete ulaşamayan yurttaşlarımız
yoksullukla mücadele eden milyonlar
yerle bir edilen hukuk düzenidir
Hukuk güvenliği yoksa, yargı siyasallaşmışsa, Anayasa çiğneniyorsa; başka hiçbir tartışma meşru değildir.
Yolumuzu aydınlatmadan, geleceğimizi konuşamayız.
Makamlar, mevkiler teferruattır.
Esas olan, bu ülkenin çocuklarına huzurlu bir gelecek bırakmaktır
Bu arada, araya birkaç “Adalet Bakanlığı sana yakışır” mesajı da s��kışmış
Hoşuma gitmedi desem yalan olur
Ama ben bir hayalin peşindeyim.
İktidara talip bir parti olarak Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında bana bu görev layık görülürse, işte o gün hayallerim tamamlanmış olur
Çünkü ben Şanlıurfa’da fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim
Atatürk Cumhuriyeti sayesinde okudum, öğretmenlerimin emeğiyle hukukçu oldum, bu milletin vergileriyle açılmış devlet okullarında okuyarak avukat ve milletvekili oldum
Bu halka borçluyum.
Ve bugün tek bir hayalim var:
Bu ülkede adaleti yeniden tesis etmek
Ama makamların değil, hizmetin peşindeyim.
Bu parti bana çöpçülük görevini verse yine yaparım.
Bunu süslü söz olsun diye söylemiyorum
Beni tanıyanlar bilir, hiçbir görevi reddetmedim, küçümsemedim.
Bu halkın verdiği her görevi şerefle taşıdım
VELHASIL KELAM:
Bu eylem ne ilkti, ne de son olacak.
Umarım son olur, umarım bir daha haksızlık yaşanmaz.
Ama bilin ki
Nerede adaletsizlik varsa, orada olacağım.
Çünkü benim tek amacım var:
Bu ülke aydınlık olsun, adil olsun, refah içinde olsun
İnsanlar birbirine gülen gözlerle bakabilsin
Bu yolda yürümeye devam edeceğim.
Kadir Gecesi bari yapmayın kardeşim!
ODTÜ öğrencileri jopla, kalkanla, silahla bastırılıyor!
Bu çocuklar ne yaptı size?
Hiç dinlediniz mi ne istiyorlar?
ODTÜ bu ülkenin yüz akıdır!
Orta Doğu’nun en saygın üniversitelerinden biri, Türkiye’nin en başarılı çocukları, polis ablukası altında!
Anayasa’nın 34. maddesi diyor ki:
Herkes, silahsız ve saldırısız olmak şartıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.
Polisin görevi, bu hakkı kullanan gençleri engellemek değil; onların güvenliğini sağlamaktır!
Ama ne yazık ki polis, Anayasa’yı değil, otoriterliği uyguluyor!
Bu nasıl bir yönetim anlayışı?
Bu nasıl bir hukuk devleti?
Polis, anayasal hakkını kullanan öğrenciye saldırıyor, suç işliyor!
Ülkenin sınırı delik deşik,
Terörist geçişi serbest,
Kaçak hayvan ticareti yüzünden şap hastalığı Güneydoğu’yu kırıyor…
Ama devletin gücü ODTÜ’ye yetiyor öyle mi?
Korkmayın çocuklardan!
Korkmayın özgür düşünceden, bilimden, tartışmadan!
ODTÜ öğrencileri bu ülkenin düşmanı değil, geleceğidir!
Narin konusunda, şaşkınlık ve şok havasına bürünenler arasına sorumluların da girmeye gayret etmeye başladığını gördüğüm için, yazmaya karar verdim.
Narin konusunda durum sanki Tavşantepe ile ilgiliymiş, istisnai bir durum olmuş gibi anlatmaya çalışanların utanmazlıklarını, ceset arayan kadavra köpeği sayısıyla ve dronlarla ilgili bilgi verip güç gösterisinde bulunmaya çalışanların korkusunu, telaşını ve aczini izliyorum. Adalet sarayı büyüklüğüyle ne kadar adalet sağlanabilirse, yarın yokmuş gibi pompalanan bir cehalet denizinin içinde kadavra köpeklerinden o kadar medet umulabilir.
Narin'i öldüren, bile bile mücadele edilmeyen ve stratejik yandaş görülen cehalettir. Ülkemizin güneydoğusunun belli yerlerini karış karış bilen, zor zamanlarında yanında olmaya gayret etmiş ve orada gücü yettiğince hala emek vermekte olan bir insan olarak ben size söyleyebilirim ki, güneydoğunun bazı yerlerinde insanlar bu olayın kendisine değil bu olayın bu kadar dikkat ve kaynak seferberliği çekmesine şaşırırlar. Ülkemizin bazı yerlerinde üstü örtülenler, ülkemizin başka yerlerindeki insanların dudağını uçuklatır.
3 çeşit toplum var:
(1) Genel eğitim seviyesi yüksek, toplum hayatından ve kendi hayatından beklentisi net, böyle bir olayın kendi toplum dinamikleri ile yaşanması imkansız olan toplumlar.
(2) Genel eğitim seviyesi orta ile yüksek arası arası olan, kırk yılda bir fevkalade istisnai olarak bu tür bir felaket yaşanması halinde o anda olay karşısında tüm toplum olarak şoke olma hakkına ve tekrarını engelleme enstrümanlarına sahip toplumlar.
(3) Genel eğitim seviyesi düşük olan, bu tür olaylara istisnai bir felaket gözüyle bakma hakkını kaybetmiş, çözümün yarın yokmuş gibi eğitim seferberliği yürütmekte olduğunu bilip de bunu yapmayan, 8 yaşındaki birinci çocuk öldüğünde değil aynı aileden ikinci çocuk öldüğünde bundan şüphe duyabilen, nice merdivenlerden düşenlerin otopsisiz gömüldüğü, nice kepazelikler bilinip be başka tarafa bakıldığı, bir yandan aile içi şiddet ve taciz arşa ç��karken bir yandan ahlak, değer ve gelenek söylemlerinin köpürtülüğü, çocuklarını narin tutma imkanı kalmamış toplumlar.
Biz üçüncüsüyüz. Varımızla yoğumuzla tüm toplum sathında eğitim seferberliği başlatacak iradeyi el birliği ile ortaya koyup tüm erk sahiplerini buna mecbur bırakana dek de üçüncüsü olarak kalacağız. Eğitimli olanlarımızın şaşırma ve şoke olma hakkı olacak. Bu konuda devlet gücüyle atılması gereken asıl adımın nerede olduğunu bilip atma kudreti de olup atmayanlar, o şaşıranların ve şoke olanların arasına karışıp bu türden anları atlatmaya çalışacaklar. Cahil bıraktırılanların ise, yine, ne olup bittiğinden haberi bile olmayacak.
Anlamak; hassasiyetlerinden onu tetiklemek yerine onları fark edip şefkat gösterdiğinde gerçekleşebilir.
acını görüp bunu kendine konfor yaratmak için tetiklemeyi seçmeyenle karşılaşmak bu dünyadaki gerçek hazinedir.