BİZ LÖSEMİYİZ
Daha miniciğiz.
Polis amca bize sorsana,
Neler çektiniz ne engellerden geçtiniz de geldiniz .
Jandarma abi,
Biz Lösemiyiz , aynı zamanda milliyetçiyiz hem de biz
Atatürk’ün Bebekleriyiz .
Hakime teyze, savcı amca
bizi ezmeyin , yok etmeyin.
Hem biz LÖSEV ‘liyiz
Bugün gördüğüm en güzel haber 🥰 "Yetim Adam: Sonunda Kızım Oldu.. Saat gecenin üçü." 👇👇
Hastane koridoru, florasan ışığın o soğuk beyazlığı, ellerde iki küçük paket.
Adam ağlıyor.
Turuncu iş elbisesi hâlâ üzerinde — mesaiden yetişmiş olmalı. Ya da vakti olmamış düşünmeye.
45 yıl geçmiş.
Şimdi ilk kez "baba" deniyor birileri tarafından. Ona. Bu dünyada.
...
Eşiyle ikisi de yetim büyümüş.
Saat 3'te doğan iki bebeğin haberini verecekleri bir anne yok, kayınvalide yok. Telefonu kimin arayacağını bilmiyor ellerinin arasındaki bu iki canı tutarken.
"Hem eşim hemde ben yetim olduğumuz için kimse bizi tebrik etmedi."
Bu cümleyi kurmak için insan ne kadar sessiz olmak zorunda kalır.
Bütün tebrikler bu adama gitsin bu gece. 🧿
Ve o iki bebeğe — ki daha hiç bilmiyorlar; bu dünyaya geldiklerinde onları bekleyen, hayatı boyunca kimsenin beklemediği bir adam var.
Mardin'de zabıta olarak görev yaparken tıp fakültesini bitiren Şemsettin Demir, Hakkari'ye doktor olarak atandı:
"2017'de KPSS Ortaöğretimden Kızıltepe Belediyesi'ne zabıta memuru olarak atandım. KPSS'den 97.71 puan aldım. Ardından Dicle tıp fakültesini kazandım.
Bu 6 yıllık süreçte zabıtalıkta gece vardiyasında çalıştım. Şu an Hakkari Şemdinli'ye atandım."
Ülkemizde gerçek dondurma /çikolata ve sağlıklı pastalar ne yazık ki çok az.
Tamamen yapay ve zehirli kimyasal dolu yapay gıdaları çocuklarımız normal zannediyorlar.
Anneler çaresiz ve sıkıntıdalar
Reklamlarla pompalanan doğal olmayan - kimyasal sanayi ürünlerine mahkum değiller.
Je m’appelle Amparo. J’ai 64 ans et je vis seule à Saragosse.
Je ne vais pas me plaindre. Je vais simplement raconter ce qui s’est passé.
Pendant quarante ans, j’ai été mère de la seule manière que je connaissais : eux d’abord. Toujours. S’il restait quelque chose — de l’argent, du temps, de l’énergie — alors c’était pour moi. Mais il ne restait presque jamais rien.
Quand mon fils Javier a eu besoin d’argent pour passer son permis de conduire, j’étais là. Quand ma fille Carmen s’est retrouvée sans travail et qu’elle avait besoin de trois mois d’aide pour payer son loyer, j’étais là. Quand Javier a eu son premier enfant et que la première année a été un chaos financier, j’étais là.
J’étais toujours là.
Et ils s’y sont habitués. Non pas parce qu’ils sont égoïstes — ils ne le sont pas. Mais parce que je ne leur ai jamais laissé comprendre qu’un jour viendrait où je ne pourrais plus.
Ce jour est arrivé un lundi de février.
Javier a appelé. Il avait besoin de mille cinq cents euros. Il y avait eu des dépenses imprévues avec la voiture, les enfants, et autre chose encore. Il me les rendrait plus tard. Quand ? Quand il pourrait.
J’avais exactement mille cinq cents euros d’économies. Je les mettais de côté pour refaire la salle de bain, qui fuyait à deux endroits différents, et ce n’était plus qu’une question de mois avant que cela ne devienne un vrai problème.
— Javier, je ne peux pas te les donner.
Silence.
— Comment ça ?
— Je ne peux pas. J’en ai besoin pour la salle de bain.
— Maman, c’est que moi…
— Je sais que tu en as besoin. Moi aussi, j’ai besoin de cet argent.
Je crois que je n’avais jamais prononcé ces mots de toute ma vie. Moi aussi, j’ai besoin. Je trouvais toujours une façon de faire attendre ce qui me concernait.
Cette fois, ce n’était plus possible.
Javier n’a pas crié. Il n’a pas été impoli. Mais il a raccroché avec ce ton que je connais bien — le ton de quelqu’un qui ne s’attendait pas à cette réponse. Et il n’a presque pas appelé pendant une semaine.
Carmen a appelé deux jours plus tard. Elle était déjà au courant.
— Maman, qu’est-ce qui s’est passé ?
Je lui ai raconté. Quand j’ai terminé, elle a dit :
— On dirait que ce n’est pas toi.
On dirait que ce n’est pas moi.
Cette phrase m’a poursuivie pendant des jours. On dirait que ce n’est pas moi. Comme si « moi » désignait uniquement la femme qui donnait toujours, qui ne posait jamais de conditions, qui atteignait ses limites et en trouvait encore une autre au-delà.
Cette semaine-là, j’ai peu dormi. Je restais dans la cuisine à deux heures du matin à penser à tous ces « oui ». Aux prêts sans date de remboursement. Aux samedis passés avec les petits-enfants sans que personne ne me demande si, moi, j’avais prévu quelque chose. Aux rendez-vous médicaux repoussés parce que quelqu’un avait besoin de moi ailleurs.
Je ne l’avais jamais fait avec rancœur. Je le faisais parce que je pensais que c’était ça, être mère.
Personne ne me l’avait dit exactement avec ces mots-là. Mais je l’avais appris quand même. De ma mère, des voisines, de toutes ces phrases qui semblent normales jusqu’au jour où on les regarde en face : « une mère donne toujours », « les enfants passent avant tout », « c’est pour ça qu’on est là ».
Pour ça exactement, nous sommes là ?
Dix jours plus tard, Javier a rappelé. Il avait trouvé une autre solution pour l’argent. Nous avons parlé normalement, sans évoquer ce qui s’était passé. Nous avons parlé des enfants, du temps qu’il faisait, de Noël.
Avant de raccrocher :
— Dis, maman, ce week-end, tu peux garder les enfants ? On sort samedi.
J’ai réfléchi un instant.
— Samedi, je ne peux pas. J’ai quelque chose de prévu.
— Prévu ?
— Oui. J’ai rendez-vous avec une amie.
C’était vrai. J’avais appelé Encarna cette semaine-là et nous avions prévu de déjeuner ensemble. La première fois depuis longtemps que j’organisais quelque chose pour moi sans avoir l’impression de voler du temps à quelqu’un.
— Ah. D’accord, a dit Javier.
Et rien de plus.
Il n’y a pas eu de scène. Mais je sais ce qu’il a pensé. Je le connais depuis qu’il a deux jours de vie. Il a trouvé ça étrange. Il a senti que quelque chose avait changé.
Et il avait raison. Quelque chose avait changé.
Quarante ans à toujours leur dire oui avaient fini par convaincre mes enfants — et moi aussi — que je n’avais pas de vie à moi. Et pendant longtemps, c’était vrai. Ou presque vrai. J’avais une sorte de vie, mais si petite qu’elle prenait à peine de place.
La salle de bain est réparée maintenant.
Et samedi, je suis allée déjeuner avec Encarna. Nous avons commandé du vin, parlé pendant des heures, et j’ai ri comme je n’avais pas ri depuis longtemps.
Je suis rentrée chez moi fatiguée et heureuse.
Je n’ai pas appelé pour savoir si les enfants allaient bien. Je ne me suis pas inquiétée pour la baby-sitter. Je n’ai ressenti aucune culpabilité.
J’ai simplement senti que cet après-midi-là m’appartenait.
Et que cela faisait bien trop longtemps que je n’avais rien eu qui soit uniquement à moi.
Cela vous est-il déjà arrivé de dire non pour la première fois et d’avoir l’impression qu’au lieu de vous enlever quelque chose, on vous rendait enfin une part de vous-même ? Si cette histoire vous a touchés — partagez-la. Que les gens comprennent que prendre soin de soi n’est pas de l’égoïsme.
26 YAŞINDAYIZ ❗️
LÖSANTE olarak yaşam için, sağlık için, sizler için hiç durmadan çalışmaya devam edeceğiz; aynı heyecanla; sağlıkla, bilimle ve iyilikle nice mucizelere tanıklık ediyor, birlikte büyüyoruz.
#lösante
Üstelik yaklaşan bayram nedeniyle bu sürecin artık daha da uzayacağı kanısındayım. Kalite anlayışınız çerçevesinde mağduriyetimin bir an önce giderilmesini talep ediyorum @kelebekmobilya
@kelebekmobilya 29.01.2026 tarihinde gerek kalitesine müşteri memnuniyetine verdiği değeri bildiğimizden kelebek mobilyadan çok beğendiğimiz bir köşe koltuk takımı aldık. Satın aldığımız bayiye 45-65 iş günü içerisinde…
Zaman zaman gerek müşteri hizmetleri gerek ise bayi ile yaptığımız görüşmelerden hiç bir sonuç alamadığımız gibi her defasında farklı bir tarih ile geçiştirildik. Üretimde olduğu söylenen son parça 23 nisanda teslim edilecekti, ortada ne bir bilgi ne teslimat var.
teslim edilecek sözüyle (ki çok daha erken geleceği ve bunun yalnızca bir prosedür olduğu söylenerek) tüm ödemeyi gerçekleştirmemize rağmen, bugün itibariyle 72 iş günü içerisinde hala bekliyoruz.
Doğduğu gün ailesi tarafından bir çöplüğe bırakılarak terk edilen Murat Akman, çocukluğunu çocuk esirgeme kurumunda geçirdi.
Kurumu evi gibi benimsemişti, fakat 18 yaşına geldiğinde, istemese de, yasalar gereği ayrılmak zorunda kaldı.
Yine de oradaki öğretmeniyle bağını hiç koparmadı ve elinden geldiğince kurumda kalan çocuklara destek olmaya devam etti.
Askerlik görevini komando olarak yerine getirirken, devletten aldığı maaşı yine çocuk esirgeme kurumundaki çocukların ihtiyaçlarını karşılamak için gönderdi.
Her operasyona çıkmadan önce, hayatını kaybetme ihtimaline karşı, “son mektubu” olabileceğini düşündüğü bir yazıyı kaleme alıyor ve çocukluk arkadaşı olan birine ulaştırılmak üzere bir silah arkadaşına emanet ediyordu.
Bir gün, Murat Akman’ın geri dönmediği bir operasyon sonrası, mektubu emanet ettiği asker arkadaşı, onu vasiyet edildiği kişiye teslim etti.
Murat’ın birlikte büyüdüğü o arkadaşı, şehidin isteği üzerine mektubu bir medya kuruluşuna belirli bir bedel karşılığında devretti.
Gazetenin ödediği bu ücret, Murat’ın büyüdüğü çocuk esirgeme kurumuna bağışlandı.
Ve Murat Akman’ın mektubu, şehit olduktan sonra gazetede yayımlandı.
“Bu yazı bir komando erin mektubudur.
Eğer bu satırları bir gazetede okuyorsanız, ben artık hayatta değilim demektir.
Bir ailem olsaydı, bu mektubu onlara gönderirdim ama benim kimsem yok.
Şu anda koğuştaki ranzamda oturuyorum.
Yanımda Adana’dan, Ağrı’dan, Sivas’tan, Edirne’den, Diyarbakır’dan, Ankara’dan, Antalya’dan, İzmir’den, Urfa’dan, Trabzon’dan…
Kısacası Türkiye’nin dört bir yanından gelen, birbirini tanımayan ama birbirinin canını korumaya ant içmiş birçok asker var.
Birazdan göreve çıkacağız, tek dileğimiz kimseye zarar gelmeden geri dönmek.
Ölme ihtimalini düşünerek mektup yazmak çok zor.
İnsan ölümü aklına getirmek istemiyor; hep bir umut var ya hani, “belki sağ dönerim” diye.
Askerliğim bitince bu mektubu yırtıp atacaktım ama eğer bu satırları okuyorsanız, demek ki atamadım.
Zaten kalem tutmakta pek iyi değilimdir; ben silah tutmayı daha iyi bilirim.
Siz öğrettiniz bana o silahı tutmayı — sizi korumak için.
Garip olan şu ki, siz bu mektubu okurken ben neden öldüğümü bile bilmiyor olacağım.
Belki bir mayına bastım, belki de kurşunlara hedef oldum.
Soruyorum size: Bilen var mı, ben ne uğruna öldüm?
Kışlada her televizyona baktığımda, insanların birbirini öldürdüğünü, birbirine zarar verdiğini gördüm.
Müziğin sesi yüksek diye komşusunu vuranlar,
Gücü sadece kadına yetenler,
On lirası için adam öldürenler,
Kız arkadaşına baktı diye bıçak çekenler…
Söyleyin bana, ben kimi korumak için öldüm?
Eti az pişti diye garsona bağıran adam;
Ben sen rahat uyu diye kurşunların arasında yaşadım.
Arabasını solladılar diye öfkeyle levye kapıp inen adam;
Beni doğurduğu gün çöp bidonuna atan annem;
Söyleyin, ben kimin uğruna öldüm?
Yetimhanede de, askerde de, en güzel şeyin ekmeği paylaşmak olduğunu öğrendik biz.
Peki size ne paylaşmayı öğrettiler?
Ben sizleri önce Allah’a, sonra birbirinize emanet ediyorum.
Ben sizden razı oldum, Allah da sizden razı olsun.
Murat Akman – 1996
Bu yazıyı sık sık paylaşırım.
Neden mi?
Belki birilerinin vicdanı sızlar diye…
Ama nedense bir kaç kişi dışında okuyan yoktur....🙏💓😨
Sonuna Kadar Okuduysan LÜTFEN PAYLAŞIM YAPMAYI UNUTMA Kİ GÖRMEYEN OKUMAYAN KALMASIN🙏🙏
Ülkemizde çok
GÜZEL ŞEYLER DE OLUYORMUŞ !
Antalya Kemer’de deniz kenarında 5 yıldızlı bir tatil köyünde ,
Tam 1450 lösemili çocuk,
kanser hastası ve
Aileleri sımsıkı kucaklaştılar.
Doyasıya tatil yaparak , yaşadıkları tüm dertleri ve acıları denize döktüler.
İyi ki LÖSEV’liyiz…