#NihatGenç Kimseye biat ve minnet etmeden, kalemini hiçbir dönem satmayan gazeteci, yazarlardandı. Böyle yaşayabilmek ne büyük özgürlüktür. Nur içinde yatsın.
Uyuyamayacaksın Memleketinin hali Seni seslerle uyandıracak Oturup yazacaksın Çünkü sen artık o eski sen değilsin Sen simdi işsiz bir telgrafhane gibisin, Durmadan sesler alacak Sesler vereceksin Uyuyamayacaksın Düzelmeden memleketinin hali Düzelmeden dünyanın hali Gözüne uyku girmez ki Uyumayacaksın Bir sis çanı gibi gecenin içinde Ta gün ışıyıncaya kadar Vakur metin sade Çalacaksın.
Can ağabeyim, tıpkı bir telgrafhane gibi uyuyamadın, tanığıyız. Yazdın… yüreğinin en ince sözleriyle yazdın. Hak edene küfürün edebiyatını yaptın. Sen uyuyamazken yüreğinin ince sızısı vatanla, uyuyana hayretten yoruldun ancak yüzünü nereye çevirsen kara yıkıntılarını gördüğün bu ülkenin sokaklarında yürümek, yazmak, anlatmaktan yorulmadın. Hasta yatağındaki heyecanının tanığıyız.
Sözlerin dünden güne uzanacak bundan 50 yıl sonra da, biliyoruz. Bizi sarsan yokluğun… bizi sarsan arayıp ‘abicim’ diye seslenemeyeceğimiz telefonun sessizliği. Ve bir de o kadar çok şey varken küfür edip eyvallahsız yürüyecek, senin kadar güzel küfür edemeyişimiz.
Özlemle can ağabeyim… özlemle, inançla ve inatla.
#NihatGenç
Benim için neler yapmadın ki?
Ömrün beni korumak ve kollamakla geçti Nihat.
Doğduğun Karadeniz’e sen sahip çıktın. Benim dağlarımı, çiçeklerimi, ağaçlarımı yok ederlerken, tüm Karadeniz sahilini düzdüm yaparlarken benim sessiz haykırışlarımı sen duyurdun bu millete. Ben can çekişirken muhteşem kelimelerin ve isyanınla topraklarımın en tarihi ağıtını yaktın bana. Benden ağaçlarımı, çiçeklerimi, üzerimde yaşayan hayvanların yuvalarını aldılar. Herkes sustu, sen çığlık attın Nihat!
Hep bana sahip çıktın Nihat!
Üzerimde yürüyen ve denize akan nehirlerimi kirlettiler, susuz kaldım; ağacımı kestiler nefessiz ve dayanaksız bırakıldım; üzerimde benden beslenen hainlerin betonlarına gömüldüm Nihat… Sen ana avrat sövdün beni yok etmeye çalışanlara…
Kırlangıçlarımın özgürlüğünü ve asla evcilleştirilmeyeceğini yazdın. Güvercinler gibi insanların ayaklarının dibinde yemek için eğilmediklerini… Kurt gibi yaşayıp köpekleri boğmanın kitabını yazdın...
Ladinlerin sarp kayalıklarda nasıl dimdik olduğunu anlattın. İnsan ve aydın olmanın da dik durmak olduğunu…
Benim için göğsünü siper edip canıma düşenlerin haklarını da sen savundun Nihat! Bazen anmadılar, bazen haberlerde yasakladılar, bazen üzerlerine basıp çiğnemeye kalktılar, şehitlerin kanını sen yerde koymadın Nihat!
Bana ölüm fermanları yazan iktidarları, tüm bunlara çanak tutan muhalefetleri, hepsine el pençe divan duran paralı satılmış aydınını gazetecisini affetmedin, onlara acımadın, ne iseler suratlarına suratlarına söyledin… Hainliklerini gözüne soktun! Şamarın kuvvetliydi, sesin gürdü, seni görmezden gelenleri de umursamadın, yine bildiğini okudun…
Bilirdim Nihat, sen dağlarımda, topraklarımda, ormanlarımda gezmeyi, gölüme bakıp dalıp gitmeyi çok severdin. Hele ilkbaharımı… Çiçekler tomurcuklandığında senin de içinde güller-nergisler açardı. Hiç papatyaların yapraklarını kopararak “seviyor” “sevmiyor” oynamadın. Bilirdim beni çok sevdiğini… Savaşını görürdüm, nefesini hissederdim, Kızılay’da gezerken ayak seslerini dinlerdim…
O bastığın toprağımdaki ayak izlerini hiç silmedim Nihat biliyor musun?
Ben istesem de silinmez ki zaten. Öyle bir iz bıraktın ki toprağıma bana düşmanlar hiltiyle, vinçle gelip kazıyamazdı o izleri. O izler, inanılmaz hikayeleri yazdığın kağıtlar, uçları bite bite kenara bıraktığın kalemler benim gizli sandığımda duruyor.
Bir tek silgin yoktu. Çünkü yaşadığın hayat boyunca utanıp da sileceğin bir geçmişin hiç olmadı, silip de kurtulacağın bir ihanetin cümleleri kaleminden hiç akmadı kağıda… O yüzden hayatlarınca binlerce silgi bitirmiş mahluklara hiç benzemedin.
Seğmenlerin çimleri seni çok özledi! Çoraplarını çıkarıp bastığın o çimlerin damarlarında senin ayak izlerinin hafızası var. Dokunduğun insanların, mücadele aşkını içinde büyüttüğün çocukların, benim için anam demeden ölmeye hazır hale getirdiğin evlatların, ladinin, meşenin, hamsinin, Elmadağ’ın, Erciyes’in, Çukurova’nın, Ayaş domatesinin, Toros yaylalarının, Karadeniz’in hırçın dalgalarının, fırtına deresinin, Ganita’daki rüzgara direnen kuşların-kırlangıçların, ayrık otunun, çayın, kahvenin, tütünün sana selamı var Nihat. Seni çok özlediler. Trabzonspor’un, senin için gözyaşı döken, Kocatepe avlusunu dolduran binlerin, seni evinde yapayalnız izleyen umutsuz olan ama umudunu doğurduğun gencin, senin kitaplarını okuya okuya, seni televizyonlarda izleye izleye bana olan aşkına hayran olan milyonların yani Türk milletinin sana selamı var. Hepsi hep bir ağızdan “Hakkımız sana helaldir Nihat” diye bağırıyorlar. Tıpkı senin haksızlıklara karşı isyan edercesine bağırdığın gibi…
Ha bir de…
Burada seninle koyun koyuna bağrımda yatan şehitlerin, senin gibi benim için savaşıp canıma düşen aydın ve yazarların ve adı ve fikri hiç silinmeyecek Mustafa Kemal’in de hakkı helal sana…
50 yıl aralıksızca beni savundun Nihat. Hep beni yazdın, korumak için tüm bedenini, ruhunu siper ettin.
Bir kere de ben sana yani “Vatan” yani “Bu onurlu topraklar” yazı yazsın istedim. Senin on binlerce yazına, söylemine bu kelimeler ne ki…
Ama bil istiyorum ki, benim de hakkım sana helal! Sen de hakkını helal et bana Nihat!
Bir yıldır kollarımdasın, benim korumamdasın…
Bil ki, seni sarıp sarmalamak bana onurdur…
Sen hainlere baş eğmedin…
Allah’ını affetmedin…
Bugün benim için mücadele eden yaşayan neferler ve sevenler de Allah’ını affetmeyecek ve baş eğmeyecek.
Benim soylu evlatlarım beni koruyacak yaşatacak, sen gibi olmasa da sana benim üzerimden dua ederek güç bulup savaşacak.
Hep söylerdin ya…
"Vatan sana canım feda" diye.
Bana hiç unutulmayacak bir can verdin Nihat!
Emin ellerdesin…
Benim canımdasın, yani vatanın bağrındasın.
Bir senedir şeref verdin, bir ömür şeref vereceksin!
YAZAN: VATAN
(Nihat Genç'e...)
İsrail (IDF) askerleri, Gazze'deki Türk Dostluk Hastanesi'nde tıbbi ekipmanları masaj yapmak için kullandıktan sonra hastanenin tamamını tahrip etti. Burası Gazze'nin tek kanser hastanesiydi.
Bu aşağılık yaratıklar iblisten farksız.
Kabotaj Kanunu’nun 100. Yılı
@pallaroccia yazdı…
“Kabotaj Kanunu, sömürgeleştirilmiş Osmanlı Devleti'nin denizlerimizde Batılı Devletlere verdiği tavizlerin yerine ulusal haklarımızın fillen tesis edilişidir. Bağımsızlığımızın ekonomik anlamda bir tescilidir.
Ancak Kabotaj Kanunu sadece ilk adımdır. İkinci adımında, denizlerimizdeki hizmetlerden kazananlar yerli şirketler değil, bizzat o hizmetlerin sürmesini sağlayan deniz emekçileri ve tüm halkımız olacaktır.
Bu ikinci adım; halkımızın deniz sporlarına vakit ayırabildiği, Avrupa’nın en az balık tüketen toplumu olmayı geride bıraktığımız, deniz emekçilerinin haklarının korunduğu ve kısacası halk egemenliğinin denizlerimizin her noktasında tesis edildiği dönem olacaktır.
Kabotaj Kanunu'nu yürürlüğe sokan iradeyi ileriye taşıyacak olan vizyon budur. Kabotaj ancak o gün gerçek anlamına kavuşacaktır.”
- vazifeye atılmak için imkan ve şeraiti düşünmeden izimden gidiyorlar mı?
+ yok efendim 🥴
- ne yapıyorlar peki?🤨
+ işte dövme yapıyorlar, RT yapıyorlar, post paylaşıyorlar falan.. sizi yani..
- hofffff😒
Kotasından meclise girdiğiniz parti bu devran Öcalan özgürleşince dönecek, memlekete barış, demokrasi ve bahar gelecek diyor. Tam da bu yüzden AKPyi barış getirecek bir parti olarak kabul edip AKP hegemonyasına destek oluyor. Size mi inanalım onlara mı?
Biz sizi bu fotoğrafla hatırlıyoruz Behiç Bey. Yel kayadan toz koparır yani
Kardelen'in de bir an önce annesine kavuşması temennisiyle...
Geçmiş olsun, FaSibel Hanım'a selamımızı iletin lütfen
Bu paçozluğa doktorluk diyemem. Bu dip yürüyüşüne kadınlık diyemem. Bu çamur körlüğüne insanlık diyemem. Büyük edepsizliktir kendisini tüm hekimlerin temsilci sayarak bir hukuksuzlukla tahsilata yönelmek. Ve büyük ahmaklıktır hukuksuzluğun kendisine yönelmeyeceğini sanmak.
Rövanş almaya yetmeyen akıldır, kararmış vicdandır bu.
Bu paçozluğa doktorluk diyemem. Bu dip yürüyüşüne kadınlık diyemem. Bu çamur körlüğüne insanlık diyemem. Büyük edepsizliktir kendisini tüm hekimlerin temsilci sayarak bir hukuksuzlukla tahsilata yönelmek. Ve büyük ahmaklıktır hukuksuzluğun kendisine yönelmeyeceğini sanmak.
Rövanş almaya yetmeyen akıldır, kararmış vicdandır bu.
HP'li Nasuh Mahruki, göğsüne Atatürk'ün imzasının dövmesini yaptırdığı anları paylaştı:
"Cihatçısının, Laiklik karşıtı gerici yapıların, tarikat ve cemaatlerin, Atatürk Türkiye'sine alçakça saldırdığı günlerde kurtuluş yolu Atatürk’te birleşmektir.
Bu Nasuh Mahluki gibi içten yanmalı ultra ulusalcıların sonu genelde AKP’de nihayet buluyor ama du bakalım. Topuklayan Efesi, Teğmen Charliston’u, Hull City eşrafından Cevizoğlu’sı, Metin Fevkaledenin fevkindesi…Say say bitmez.