Dostoyevski'nin Suç ve Ceza' kitabın da insanlığın yüzüne tuttuğu en sert ayna şudur:
İnsan, yalnızca aç kaldığında değil; görülmediğinde, yok sayıldığında da yavaş yavaş ölür. Yoksulluk ağır bir kıştır; bir lokma ekmek, uzanan bir el insanı yeniden hayata bağlayabilir.
Ama sefalet bambaşka bir şeydir. Sefalet, insanın toplumun ortasında yaşarken bile görünmez hâle gelmesidir. Kimsenin sesini duymadığı, acısını fark etmediği bir yalnızlıktır. Çünkü yoksulun bedeni üşür, sefilin ise ruhu...
İnsanlığın en acı çelişkilerinden biri de budur:
Muhtaç olana merhamet gösterilir, fakat ihtiyaç derinleşip göz ardı edilemeyecek bir hâl aldığında aynı insan dışlanır. Sefil kişi artık bir birey değil, kalabalığın içinde fazlalık sayılan bir gölgeye dönüşür.
Dostoyevski'nin yüzyıllar önce işaret ettiği bu yara hâlâ kapanmış değildir. Belki de bugün daha derindir. Çünkü artık görünmezliği sıradanlaştırdık; insanların sessiz çöküşlerine alıştık.
Sefalet, yalnızca ekonomik bir çıkmaz değil, modern dünyanın birçok insanın üzerine yapıştırdığı ağır bir kimlik hâline geldi.
Ve hâlâ kulaklarımızda yankılanan o acı söz:
"Vah bize... Vah biz gidi sefiller..."
.
İnsan olan vatanını satar mı?
Suyun içip ekmeğini yediniz.
Dünyada vatandan aziz şey var mı?
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
Onu didik didik didiklediler,
saçlarından tutup sürüklediler.
götürüp kâfire: «Buyur...» dediler.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
Eli kolu zincirlere vurulmuş,
vatan çırılçıplak yere serilmiş.
Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
Günü gelir çark düzüne çevrilir,
günü gelir hesabınız görülür.
Günü gelir sualiniz sorulur:
BEYLER BU VATANA NASIL KIYDINIZ?
1959
-Nazım Hikmet Ran-
Bir davette, büyüleyici bir kadının yanına oturan ünlü yazar George Bernard Shaw, kadının kulağına eğilerek fısıldar: "Bir milyon sterlin karşılığında benimle bir gece geçirir miydiniz?"
Kadın tebessüm eder ve mahcup bir edayla cevap verir: "Elbette, büyük bir memnuniyetle."
Kadının rızasından emin olan Shaw, bu kez soruyu yineler: "Peki bu meblağı on sterline indirsek?"
Kadın öfkeyle parlar ve Shaw'un yüzüne bağırır: "Sen beni ne sanıyorsun be adam?!"
Shaw sakinle cevap verir: "Hanımefendi... Sizin ne olduğunuzu zaten anladık, şu an sadece fiyatı tartışıyoruz."
Shaw, bu kinayeli hikayeyi hatıratına eklemiş ve onu günümüz dünyasında yaşananlara benzetmiştir: Çıkarcıların ve fırsatçıların tavırları, sadece kimin daha çok ödediğine göre değişir. Aldıkları pay azaldığında anında saf değiştirir; bir anda vatanseverlikten, şereften ve ilkelerden bahsetmeye başlarlar. Sanki o değerlerin yegane muhafızı ve savunucusu kendileriymiş gibi...
Bir gün Atina pazar yerinde birileri Sokrates ' e fena hakaret ediyordu; Sen bir alçaksın, cahilsin ve içki içicisin !
Sokrates , başını sallayarak cevap vermedi, sadece gülümsedi...
Zengin bir aristokrat, bu sahneyi izlerken ona sordu; Böyle hakaretlere nasıl tahammül ediyorsunuz?
Kendinizi kötü hissetmiyor musunuz ?
Sokrates yine gülümsedi ve dedi ki:
′′ Benimle gel "..
Tanıdığı bu aristokrat onu , eski bir tozlu depoya kadar takip etti... Sokrates bir meşale yaktı ve işe yaramaz, paçavra delinmiş bir pelerin bulana kadar etrafı aramaya başladı...
Bulduğu bu pelerini adama verdi ve dedi ki:
" bunu giyermisin sana uyar ".
Adam paçavra pelerine baktı , kızarak :
-" İyi misin Sokrates? Bu paçavrayı giyecek miyim, diyerek geri attı ".
Gördün mü, dedi Sokrat , elbette kirli ve eski pelerini giymeyi reddettin...
Aynı şekilde adamın söylediği saçma ve edepsiz sözler bana da dokunmadı...
Birisi sana istemediğin bir şeyi verdiğinde ve sen onu kabul etmediğinde reddedilen hediyenin sahibi kimdir?
Başkalarının hakaretlerine üzülmek ve öfkelenmek, onların attıkları paçavraları giymeyi kabul etmek gibidir...
Sorgulanmamış hayat , yaşanmaya değmez...
En akıllı kişi ,neyi bilmediğini bilendir...
Kimseye birşey öğretemem ,sadece onların düşünmesini sağlarım...
Sadece bir iyi vardır; Bilgi ...
Sadece bir kötü vardır; Cehalet...
🐞
Futbol kaybetmedi, futbolcu kaybetmedi.
Sporu tekbir sesleriyle, bozkurt işaretleriyle, ırkçılıkla, başkasına bayrak sallayarak, parmak göstererek, kendisini başkasından üstün görerek ve sokakları tahammül edilmez taşkınlıklarla kirleterek spora bunları bulaştıran anlayış kaybetti.
Futbol maçlarına ırklar savaşı ya da dinler savaşı gibi anlamlar yüklemeye çalışan zihniyet kaybetti.
Milli maçı, milli bir mesele ve varoluş mücadelesi gibi algılayan anlayış kaybetti. 2002 Dünya Kupası’nda üçüncülük elde etmiş bir takımı bile görmezden gelip, bugünkü kadroyu “tarihimizin en şerefli takımı, en maneviyatlı takımı diyen Hacıosmanoğlu kaybetti. Televizyon ekranlarından “Dünyaya meydan okuyoruz” diyerek ölçüyü kaçıran böbürlenme kaybetti.
Fransa’ya, Almanya’ya ve birçok ülkeye bakın; milli takımlarındaki oyuncuların önemli bir kısmı farklı kökenlerden geliyor. Kimse bunu başka anlamlara çekmiyor. Herkes işini yapıyor, oyununu oynuyor ve spordan keyif alıyor.
Kaybeden futbol değil; futbolun üzerine gereğinden fazla anlam yükleyen, onu ayrıştırmanın ve üstünlük yarışının aracı haline getiren anlayış oldu.
Narlı gündem
Hani bazı aileler vardır; evin çalışkan, akıllı, becerikli kız çocuğunu görmezden gelir; evin bütün olanaklarını evin tembel, şımarık, beceriksiz oğlan çocuğuna aktarırlar ya işte öyle!
Fatih Altaylı, milli takıma villa vereceğini söyleyen İbrahim Hacıosmanoğlu’na seslendi:
▪️ “Bodrum’da 4000 tane villa yapıyorum. Milli takım oyuncularına birer tane hediye edeceğim.” demek kolay ama insanın aklına bazı sorular geliyor.
▪️ Bodrum’da 4000 villayı nereye yapıyor, bunu merak ettim.
▪️ Birine villa hediye edecek kadar büyük bir servetin varsa, o serveti elde ederken ne kadar vergi ödediğini de açıklayabilmen gerekir.
▪️ Sayın Hacıosmanoğlu çıkıp, “Ben şu işleri yaptım, geçen sene şu kadar vergi ödedim, kazancım budur.” desin.
▪️ Çünkü milli takımdaki 22 futbolcuya villa hediye etmek ciddi bir maliyet demektir; bunun arkasında da ciddi bir kazanç ve ciddi bir vergi yükümlülüğü olması gerekir.
▪️ Bir anlatsın bana.
MİLLİ TAKIM ELENMEDİ, DÜZEN İFŞA OLDU
Yıllardır milyarlarca liranın aktarıldığ��, yayın gelirleriyle, sponsorluklarla, reklamlarla büyütülen bir sektörün gerçek bilançosu ortaya çıktı.
Futbolun konuşulması gerekirken bahis ve şike konuşuldu.
Altyapının konuşulması gerekirken transfer piyasaları konuşuldu.
Liyakatin konuşulması gerekirken kayırmacılık konuşuldu.
Başarının konuşulması gerekirken ilişkiler konuşuldu.
Sonuç mu? Kâğıt üzerinde dev, sahada sıradan bir takım.
Çünkü hiçbir ülke; kurumları liyakatsizlikle, kayırmacılıkla ve sadakat ilişkileriyle yönetilirken futbolda başarı üretemez.
Futbol, ülkenin aynasıdır. Aynaya baktığımızda gördüğümüz şey de budur:
Çok para.
Çok gösteriş.
Çok propaganda.
Ama çok az yetenek, çok az planlama ve çok az hesap verme.
Montella'ya söylenecek tek söz var: Oyunculara futbolu Bilal'e anlatır gibi anlatırsan, Dünya Kupası da sana sonucu böyle anlatır.
Sorun elenmek değil. Sorun, başarısızlığın bile normalleştiği bir düzenin kurulmuş olmasıdır.
Sahada alınan sonuç tesadüf değil; ülkenin yönetiliş biçiminin skor tabelasına yansımasından ibarettir.
Alıntıdır
Psikoloji bölümünü birincilikle bitiren arkadaşımızı kutluyoruz. Zekice yazılmış bu metni paylaşmadan edemedik. Mücadele her yerde her alanda!
-Bilkent Üniversitesi 2026 Mezuniyet, 1. Gün.
Nüfusu 128.000 olan Lüleburgaz’da miting meydanına 100.000 yürekli vatandaşı toplayan kişinin ismi, Özgür Özel’dir
Kendisi seçilmiş son CHP Genel Başkanıdır…
Değerli yol arkadaşım Adalar Belediye Başkanımız Ali Ercan Akpolat’ın yıllarca unutulmuş Adalar ilçemize yaptığı hizmetler belli ki yine birilerini rahatsız etmiş.
İBB ile koordineli çalışarak ilçenin kronik sorunlarını çözmek için gece gündüz çalıştığına hem ben şahidim hem de tüm adalılar şahittir.
Mersin Silifke Belediye Başkanımız Mustafa Turgut da yine aynı şekilde gözaltında.
Suç aramaya gerek yok, CHP’li olması yetiyor artık sabahın köründe gözaltına alınmak için.
Başkanlarımızın yanındayız.
Bir şey değişecek, her şey değişecek!