bir beyaz toros hikayesi
1995 yılının 1 mart günü, henüz yirmili yaşlarımın başındaydım ve istanbul’a geleli bir ay olmuştu. gençliğin sesi dergisinde yazı işleri müdürü olabilmek için karadeniz’den büyük şehre adım atmış, hayatımın macerasına başlamıştım. o gün dergideki mesaiden çıkıp bir arkadaşımla sirkeci postanesi’nin önünde buluştuk. arkadaşım, postanenin önündeki telefon kulübesinden bir arama yaparken ben birkaç adım geride durup etrafı izliyordum. istanbul’un akşamüstü kalabalığını seyre dalmışken, aniden yanımıza bir polis ekibi yaklaştı. polisler kimlik kontrolü yapmak istedi ve üst araması yaptılar. üzerimdeki çantadan evrensel kültür dergisinin bir nüshası çıkınca birdenbire bana farklı gözle bakmaya başladılar. “şüpheli şahıs” ilan edilmem uzun sürmedi. ne olduğunu tam anlayamadan koluma girip sertçe tutarak beni apar topar eminönü emniyet müdürlüğü’ne götürdüler.
karakolda hakkımda hızlıca gözaltı işlemi yapıldı. yaklaşık bir saat sonra terörle mücadele (tem) şubesinden birkaç sivil polis geldi. tutanak hazırlanırken polisler nerede kaldığımı sordular. istanbul’da geçici olarak kaldığım arkadaşımın adresini vermemek için, “nerede kaldığımı söylemek zorunda değilim,” diyerek direttim. tem ekibinden biri alaycı bir tebessümle bana yaklaştı ve sakin bir sesle, “o işi bize bırakın, biz biraz dolaşıp nerede kaldığını öğreniriz,” dedi. bu sözlerin ne anlama geldiğini pekâlâ anlamıştım. hemen koluma girdikleri gibi, plakası hâlâ aklımda: 34 rv 898 olan beyaz renkte bir toros marka araca beni bindirdiler. istanbul kazan, biz kepçe misali bütün şehri dolaştıracakları bir “işkence turu” başlıyordu sanki. arabanın içinde sürücü koltuğunda bir polis memuru, yan koltukta muhtemelen bir komiser; arka koltukta ise iki sivil polisin ortasında ben oturuyordum. otomobil hareket eder etmez
yumruklar ve küfürler havada uçuşmaya başladı. yoğun kaba dayak ve türlü hakaret, benim için uyguladıkları “sorgulama” yöntemiydi. dört saat boyunca aralıksız bir şekilde istanbul’un sokaklarında turlayarak beni vahşice dövdüler. öndeki polis, torpidodan çıkardığı tabancasını arkaya doğru uzatıp silahın kabzasıyla yüzüme vuruyordu. bir anda ağzım sıcak bir kanla doldu; ön dişlerimden ü��ü, o darbenin etkisiyle kırılıp parçalandı. arka koltuktaki polislerden biri kollarımı ve bacaklarımı kıskıvrak tutarken, diğeri ara ara üstüme çöküyor ve tabancanın namlusunu şakağıma dayıyordu. silahın mekanizmasını şak diye kurup tetiği oynatarak beni öldürmekle tehdit ediyorlardı. nefes alışverişlerim hızlanmış, kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi çarpıyordu; fakat ne pahasına olursa olsun arkadaşımın adresini söylememeye kararlıydım.
şehir turu sırasında, bir ara haliç kıyısında eyüp taraflarına geldik. polislerden biri camdan dışarı, karanlık sulara bakarak “bu orospu çocuğunu haliç’e atalım. tutanak bile tutulmadı; geberip gider,” diye önerdi. bir diğeri, araç boğaz köprüsü’nden geçerken alaycı bir tonla “bence anadolu yakasında kalıyorsun sen!” diyerek işkenceye devam etti. beni konuşturmak için akıllarına gelen her yöntemi deniyorlardı. hakaret ve küfürlerle psikolojik baskıyı artırmaya çal��ştılar.
içlerinden biri yüzüme doğru eğilip, tükürükler saçarak “hangi parkın hangi bankında yatıyorsun lan amına koduğumun çocuğu? hadi, bir bank adı söyle lan, piç!” diye bağırdı. her küfürde içim öfkeyle doluyordu. buna rağmen tek bir kelime etmiyordum. kendimi korumak için değil, sırf masum bir arkadaşımın evini ele vermemek için dişimi sıkıp dayanıyordum. trabzon’da yıllarca polis baskınlarında polis bizi evden sabahın köründe alsa bile adresimizi söylememeyi racon bilirdik. bizim memlekette kural belliydi: arkadaşının evini vermezsin. şimdi bu inadıma anlam veremeyen işkencecilere inat, içimden “öldürseniz de söylemeyeceğim” diyordum. sonunda, yaklaşık dört saatlik gezici işkencenin ardından polisler yorulmaya başladılar. soluk soluğa kalmış, birbirlerine bakıyorlardı. fakat pes etmiş değillerdi; benden istediklerini alamadan bırakmaya niyetleri yoktu. aralarında kısa bir fısıldaşmadan sonra, arabayı tarabya tarafına doğru sürmeye başladılar.
gece yarısına doğru, beni tarabya’daki bir polis merkezine getirdiler. belli ki kendi enerjileri tükenince, işi başkalarının şiddetine devretmeye karar vermişlerdi. kolumdan sürükleyerek araçtan indirdiler ve karakola soktular. içerideki nöbetçi polislere adeta bir paket teslim eder gibi beni bırakıp “hadi, biraz da siz eğlenin” dercesine kenara çekildiler. tarabya karakolunun polisleri, olayı hiç sorgulamadan emir almışçasına bana vurmaya başladılar. yarı baygın haldeyken bile tekme darbelerini, üzerime inen copları hissediyordum. yaklaşık yarım saat boyunca yerlerde sürüklendim, defalarca tekmelendim, yumruklandım. buna rağmen, ağzımdan kaldığım yerin adını alamadılar. en sonunda tarabya’dakiler de yoruldu veya durmaları gerektiğini düşündüler. beni öldüresiye dövdükten sonra istediklerini öğrenemeden vazgeçtiler.
kolumdan tutup tekrar ekip arabasına geri tıktılar. sabaha karşı yaklaşırken, başladığımız yere, eminönü emniyetine geri dönmüştük. bu kez karakolda garip bir sessizlik hakimdi. beni yeniden gözaltı hücresine koydular ama artık kimse dokunmadı, sorguya bile almadılar. belki de uğraşmanın faydasız olduğunu anladılar ya da yaptıklarının ortaya çıkmasından çekindiler. üzerimdeki kahverengi deri mont paramparçaydı. ön dişlerimin üçü kırılmış, dudaklarım patlamış, ağzım burnum kan içindeydi.
o akşamüstü, beni haseki hastanesi’nde adli tıp bölümüne götürdüler. vücudumdaki bereleri rapor altına almaları gerekiyordu. doktor, muayene odasında polislerin dışarı çıkmasını ısrarla istedi ve yalnız kalınca yumuşak bir sesle “kötü davrandılar mı sana?” diye sordu. ben başımdan geçenleri daha tam anlatmaya başlamadan, yüzümdeki halim her şeyi açıklıyordu. doktor dikkatlice üzerimi inceledi, birkaç not aldı ve sonunda 10 gün iş göremez raporu yazdı. “darp ve cebir izleri vardır” şeklinde tuttuğu tutanakla, maruz kaldığım şiddeti belgeler nitelikteydi.
polisler itiraz etmeye kalktılarsa da nafile; doktor kararlı bir şekilde, imzasını atıp raporu polislere verdi. bu rapor sayesinde olacak, polisler beni savcılığa bile çıkarmadan apar topar serbest bıraktılar. hiçbir suçlama yöneltilmeden, gecenin ilerleyen saatlerinde kendimi sokakta buldum. istanbul’un serin gece havasını iliklerimde hissederken serbest kalmanın şaşkınlığını yaşıyordum. bunca dayağın, bunca çilenin ardından özgürdüm; ama paramparça bir hâldeydim. ayakta zor durarak, doğruca sığındığım arkadaşımın evine gittim. kapıyı açtığında hâlimi görüp dehşete kapılan arkadaşım, başımdan geçenleri öğrenince bu sefer bana öfkelendi. “oğlum sen illegal misin, ne haltsın? kendini öldürtecektin, neden söylemedin adresi!” diye çıkıştı. kendi canımı tehlikeye atmamı çok gereksiz buluyordu. istanbul’daki dostlarım, benim bu “adres vermeme” ısrarımı anlamsız bir inat olarak görüyordu. oysa trabzon’da polis hangi evi basarsa bassın, arkadaşının evini ele vermemek bizim rutinimizdi. arkadaşım kızgınlıkla sitem etse de, ben kimseyi ele vermemiş olmanın iç huzuruyla yaralarımı sarmaya çalıştım.
yaşadığım onca vahşetin yanına kâr kalmasına göz yummaya hiç niyetim yoktu. trabzon’da da başımıza ne gelirse gelsin, ertesi gün gidip savcılığa suç duyurusunda bulunmak bir rutinimizdi. istanbul’da da aynı yolu izlemeye karar verdim. ertesi gün, vücudumdaki morluklar daha taptazeyken sultanahmet adliyesi’nin yolunu tuttum. başımdan geçenleri tüm detaylarıyla anlatan bir dilekçe ile sorumlular hakkında suç duyurusunda bulundum. suç duyurusunu yapmamın üzerinden yaklaşık iki ay geçmişti ki emniyetten beni aradılar. meğer savcılık dilekçemi ciddiye almış, işkenceyle ilgili dava açmış. dahası, içişleri bakanlığı’ndan müfettişler olayı soruşturmaya bile başlamış. gidip yaşadıklarımı en ince ayrıntısına kadar tekrar anlattım.
beni alıp dönen polislerin eşkallerini tarif ettim; mevcut fotoğraflar üzerinden teşhisler yaptım. nihayet işkenceciler hakkında ceza davası açıldı ve yargılama süreci başladı. ilk duruşmaya avukatımla, yani kamil abi’yle birlikte katıldım. mahkeme salonuna girince yılların alışkanlığıyla doğruca sanık sandalyesine geçip oturduğumu fark etmem biraz zaman aldı. daha yerimi bulamadan kamil abi kolumdan tutup “ne yapıyorsun, sen bu taraftasın,” dercesine beni tanık kürsüsüne adeta sürükledi. o an utancımdan gülümsedim; hayatımda ilk defa sanık değil, mağdur sıfatıyla orada bulunduğumu kendime hatırlattım. sonraki duruşmalara çoğunlukla tek başıma gittim. her celse öncesi adliye koridorlarında sanık polislerle burun buruna geliyordum. beni tek yakaladıklarında, omuz atarak yanımdan geçiyorlar ve alçak bir sesle küfürler savuruyorlardı. gözdağı vermek istedikleri belliydi; ama ben artık korkmuyordum. yılgınlık göstermeyeceğimi anlayınca koridorda söylenen hakaretler de zamanla kesildi, sadece yüzlerini saklamaya çalışıyorlardı. mahkeme sürecinde bir gün, benden işkence yapan polisleri teşhis etmem istendi. sanık sandalyelerinde oturan gruba dikkatle baktım; aralarından üçünü tereddütsüz parmağımla işaret ettim.
o an sanıklardan biri, belki de çaresizlikten, akıllara ziyan bir savunma yaptı: “ben terörde çalıştığım için estetik yaptırdım, beni tanıması imkânsız,” diye kekelemeye başladı. bu sözlere hakim bile gülümsedi. sahiden de o polis estetik yaptırmış olsa bile, bana yaptığı eziyeti asla unutmamıştım ve onu o estetikli haliyle de tanıyordum. dava ilerlerken öğrendiğim kadarıyla polislerden biri yozgat’a, bir diğeri ordu’ya tayin olmuştu. ancak mahkeme süreci beklentimin aksine sonuçlandı: uzun yargılamalar sonunda işkenceci polislerin hepsi beraat etti. aslında bu sonuca çok da şaşırmamam gerekirdi; devranın böyle döndüğünü bilecek yaştaydım. yine de insan umut ediyor işte. avukatımla birlikte temyize gittik, itiraz dilekçeleri verdik. türkiye’de sonuç alamayınca bu kez hakkımızı avrupa’da aramaya karar verdik. dosyamızı hazırlayıp avrupa insan hakları mahkemesi’ne (aihm) başvurduk. yıllar süren bir bekleyiş başlamıştı.
o karanlık gecenin üzerinden tam 6-7 yıl geçmişti. hayat bir nebze normale dönmüş, ben de gündelik koşuşturmanın içinde davayı neredeyse unutmaya başlamıştım. bir öğle vakti telefonum çaldı. arayan kamil abi’ydi. “neredesin, hemen iş bankası pangaltı şubesine gel.” koşar adım pangaltı’daki bankaya gittim. kamil abi’nin yüzünde beliren gülümseme her şeyi anlatıyordu: strasbourg’dan zafer çıkmıştı! meğer aihm, polis işkencesi nedeniyle türkiye’yi mahkûm etmiş. mahkeme kararı kesinleşince, içişleri bakanlığı uzlaşma yoluna gitmek istemiş. önerdikleri tazminat miktarı tam 15 bin euro idi. dile kolay, on beş bin euro! yıl 2003 ya da 2004. o zamanlar için muazzam bir paraydı bu. avukat masrafları düşüldükten sonra bile elime yaklaşık 28 milyar lira (yeni parayla 28 bin lira) geçecekti. dört saatlik bir işkencenin, kırılan dişlerimin, çekilen acılarımın maddi karşılığı olabilir miydi? elbette hiçbir para yaşananları silemezdi. ama yine de içimde tarif edemeyeceğim bir rahatlama ve sevinç belirdi. “adalet geç de olsa yerini buldu,” diye geçirdim içimden, “hiç yoktan iyidir.” bankada işlemleri başlatmak için vezneye geçtik. veznedar, uzlaşma kapsamında ödenecek 15 bin euro’yu deste deste önümüze koymaya başladı.
bu kadar parayı ilk kez bir arada görmüş ve parayı taşımak için bir çanta bile yanıma almayı düşünmemiştim. hemen oracıkta bir banka hesabı açtırdım. paranın büyük kısmını hesaba yatırdık. yalnız o anın hatırası olarak küçük bir desteyi nakit alıp cebime koydum. “bedavaya dayak yemedim,” diye acı acı gülümsedim kendi kendime. böylece uzun bir hukuk mücadelesinin sonunda bir nebze olsun hakkım yerini bulmuştu. arkadaşlarım ise bu olayı dillerine pelesenk edip benimle dalga geçmeyi ihmal etmediler. onların dilinde bu yaşadıklarımın adı çoktan “15 bin euroluk dayak” olmuştu bile. ne zaman sohbet arasında konu açılsa, “senin o 15 bin euroluk dayak var ya.” diyerek takılır, gülerlerdi. ben de acıyla karışık bir gururla ve buruk bir gülümsemeyle onları dinlerdim. evet, benim beyaz toros hikâyem de böyleydi – unutulmaz anılarım arasında yerini acısıyla tatlısıyla almış olan 15 bin euroluk bir dayak olarak...
⚽️ Topun sahibi kim?
✍🏼 Şendoğan Yazıcı (@sendoganyz), Avustralya-Türkiye maçı üzerinden futbolun göçmenlerin, dışlananların ve ortak sevincin oyunu olmaktan çıkarılıp nasıl bir iktidar vitrinine dönüştürüldüğünü yazdı.
https://t.co/cAh6R9Dfo7
Türkiye’de militarizm yalnızca silahlanma meselesi değildir.
Aynı zamanda bir yönetme biçimidir.
Özellikle AKP iktidarı boyunca güvenlikçi siyaset, yalnızca devlet aygıtında değil; gündelik hayatın dilinde, medyada, eğitimde, sınır politikasında, dış politikada ve ekonomik tercihlerde de kalıcılaştı. “Beka”, “milli güvenlik”, “terörle mücadele”, “dış güçler”, “yerli ve milli duruş” gibi kavramlar, iktidarın kriz dönemlerinde en sık başvurduğu siyasal araçlara dönüştü.
Bu nedenle Türkiye’de savunma sanayii yalnızca ekonomik bir sektör olarak görülemez.
Aynı zamanda siyasal bir vitrindir.
İktidarın kendisini “güçlü devlet”, “kuşatılmış ülke”, “dünyaya meydan okuyan Türkiye”, “yerli ve milli teknoloji” imgeleriyle yeniden üretmesinin araçlarından biridir.
Ülke ekonomisinin ağır bir sıkışma içinde olduğu açık. Enflasyon hâlâ yüksek seyrediyor. İşsizlik, güvencesizlik, hayat pahalılığı ve borç yükü geniş kesimlerin gündelik hayatını belirliyor. Hane halklarının alım gücü düşerken, temel ihtiyaçlara erişim zorlaşıyor. Barınma, gıda, eğitim ve sağlık artık geniş toplum kesimleri için her gün biraz daha yakıcı hale geliyor.
Böyle bir tabloda savunma sanayii başarıları, iktidar dili içinde özel bir yere yerleştiriliyor.
İHA’lar, SİHA’lar, savaş gemileri, füze sistemleri, savunma fuarları ve askeri teknoloji haberleri yalnızca teknik gelişmeler olarak sunulmuyor. Bunlar aynı zamanda “milli gurur”, “bağımsızlık��, “büyük Türkiye” ve “güçlü devlet” anlatısının parçası haline getiriliyor.
Oysa aynı anda emekçiler yoksullaşıyor, gençler geleceksizleşiyor, emekliler geçinemiyor, öğrenciler barınamıyor, kamusal hizmetler zayıflıyor.
Bu çelişki, Türkiye’de militarist söylemin nasıl işlediğini gösteriyor: ekonomik başarısızlıkların, hayat pahalılığının ve toplumsal memnuniyetsizliğin üzeri çoğu zaman milli gurur, savunma sanayii başarıları ve güvenlikçi hamasetle örtülüyor.
Savaş sanayii yalnızca silah üretmez.
Aynı zamanda rıza üretir.
Geçinemeyen yurttaştan güçlü devlet imgesiyle gurur duyması beklenir. Sofrasındaki eksilmeyi, ekrandaki askeri başarı görüntüleriyle telafi etmesi istenir. Gündelik hayatında yoksullaşan insana, dünya sahnesinde güçlenen bir ülkenin parçası olduğu söylenir.
Bu, ekonomik krizin üzerini örten ideolojik bir perde işlevi görür.
Türkiye’de AKP iktidarının güvenlikçi siyaset dili uzun süredir yalnızca dış politikada değil, iç siyasette de belirleyici hale geldi. Bu dilin en önemli etkilerinden biri, iktidarın tercihleri ile devletin güvenliğini bilinçli biçimde iç içe geçirmesidir.
Bir siyasi iktidara yöneltilen eleştiri, sanki ülkeye yöneltilmiş bir saldırıymış gibi sunulabilir. Ekonomi politikalarının sorgulanması, “milli mesele” gibi çerçevelere çekilebilir. Dış politika eleştirisi, kolayca “devlet karşıtlığı” ya da “düşmanın diliyle konuşmak” suçlamasına bağlanabilir.
Böyle bir atmosferde birçok gerçek sorgulanamaz hale gelir.
Savunma harcamalarının toplumsal maliyeti yeterince konuşulamaz.
Sınır ötesi operasyonların siyasal sonuçları tartışılamaz.
Gençlerin militarist bir dille kuşatılması sorgulanamaz.
Eğitimin ve medyanın güvenlikçi söylemle biçimlenmesi olağanlaştırılır.
Ekonomik krizin sorumluluğu yerine, “ülkenin etrafındaki tehditler” anlatılır.
Böylece halkın gerçek gündemi ile iktidarın kurduğu gündem arasındaki mesafe büyür.
Bir yanda hayat pahalılığı, işsizlik, borç, geçim sıkıntısı, barınma sorunu ve kamusal hizmetlerin aşınması vardır. Diğer yanda “büyük Türkiye”, “güçlü ordu”, “yerli savunma”, “dış tehditlere karşı milli birlik” anlatısı vardır.
Bu iki dünya arasındaki uçurum, Türkiye’de militarizmin neden yalnızca askeri değil, aynı zamanda ideolojik ve sınıfsal bir mesele olduğunu gösterir.
Medya ve kamusal tartışma alanı da bu tablonun dışında değildir. RTÜK cezaları, yayın durdurma kararları, gazeteciler üzerindeki baskılar, sosyal medya soruşturmaları ve muhalif sözün sürekli denetim altında tutulması, güvenlikçi iklimin düşünce hayatına nasıl yayıldığını gösterir.
Mesele yalnızca tek tek cezalar değildir.
Daha önemli olan, kamusal tartışma alanının giderek daha kırılgan, daha denetimli ve daha kolay disipline edilebilir hale gelmesidir. Böyle bir ortamda militarist söylemin sorgulanması da, ekonomik tercihlerin tartışılması da zorlaşır.
Türkiye’de halkın militarizasyonu yalnızca askeri törenlerle ya da savaş haberleriyle gerçekleşmez.
Okullarda, ekranlarda, resmi törenlerde, dizilerde, haber dilinde, seçim meydanlarında, sınır politikalarında ve kriz anlarında sürekli yeniden üretilir. Çocuklara erken yaşlardan itibaren “millet”, “bayrak”, “şehitlik”, “ordu”, “vatan” gibi kavramlar çoğu zaman eleştirel düşünceden koparılmış kutsal bloklar halinde sunulur.
Böylece savaş, ölüm ve itaat üzerine kurulu bir siyasal kültür, gündelik hayatın doğal parçasıymış gibi yerleşir.
Bu kültür içinde yoksulluk bile çoğu zaman siyasal bir sorun olarak değil, sabır ve fedakârlık meselesi olarak anlatılır.
Emekçiden fedakârlık istenir.
Emekliden sabır beklenir.
Gençten susması istenir.
Kadından dayanması beklenir.
Yoksuldan “vatan için” katlanması istenir.
Ama aynı anda savaş sanayiine ayrılan kaynaklar, askeri harcamalar, güvenlik bütçeleri ve gösterişli projeler sorgulanamaz bir kutsallık perdesiyle korunur.
AKP iktidarının en kritik siyasal başarılarından biri, kendi tercihlerini “milli zorunluluk” gibi sunabilmesidir.
Ekonomi yönetimi başarısız olabilir. Halk yoksullaşabilir. Hukuk aşınabilir. Medya baskı altında olabilir. Gençler ülkeden gitmek isteyebilir. Emekliler geçinemeyebilir. İşçiler açlık sınırına yakın ücretlerle çalışabilir.
Ama bütün bu tablo, güvenlikçi söylemle bastırılabilir.
Çünkü militarist siyaset, yalnızca dış düşmana karşı değil, içerideki itirazı disipline etmek için de çalışır.
Bu yüzden Türkiye’de militarizm, mevcut iktidarın ekonomik krizle, otoriterleşmeyle ve toplumsal rıza üretimiyle kurduğu ilişkinin merkezinde durur. Savunma sanayiinin büyümesi, yalnızca teknolojik bir gelişme olarak değil, iktidarın kendisini “güçlü devlet”, “kuşatılmış ülke”, “yerli ve milli direnç” imgeleriyle yeniden üretmesine hizmet eden bir siyasal araç olarak da okunmalıdır.
Tam da bu nedenle Türkiye’de anti-militarist itiraz, yalnızca savaşlara karşı çıkmakla sınırlı bir anlam taşımaz.
Aynı zamanda yoksullaşmanın üzerini örten siyasal dile, toplumsal itirazı bastıran güvenlikçi mantığa, ekonomik krizi milli hamasetle perdeleyen iktidar düzenine ve sorgulamayı zorlaştıran ideolojik kuşatmaya da temas eder.
Ekonomik çöküntünün derinleştiği, kamusal kaynakların ağır baskı altında olduğu, hayatın yaşanılamaz hale geldiği ve toplumsal eşitsizliklerin büyüdüğü bir ülkede militarizm, yalnızca dış politika tercihi değil, iç siyaseti tahkim eden bir araç haline gelir.
Bu nedenle Türkiye’de militarizm eleştirisi, aynı zamanda yoksullaştıran, susturan ve sorgulamayı zorlaştıran iktidar düzeninin eleştirisi olmadan eksik kalır.
Savaş, yalnızca bombalar düştüğünde başlamaz.
Bazen bir bütçe görüşmesinde başlar.
Bazen bir savunma ihalesinde.
Bazen bir televizyon ekranında.
Bazen bir okul töreninde.
Bazen bir seçim meydanında.
Bazen de geçinemeyen halka “güçlü devlet” görüntüleri izletildiğinde.
Silaha ayrılan her bütçe hayattan kesilir.
Memlekette bu cümle, yalnızca askeri harcamalara dair bir itiraz değil; aynı zamanda ekonomik krizin üzerini örten, toplumu güvenlikçi dille hizaya sokan ve halkın gerçek gündemini milli hamasetle bastıran siyasal düzeni anlamak için de anahtar niteliğindedir.
Mesele yalnızca insanların savaşa gitmemesi değildir.
Mesele, toplumların savaş için yaşamaya alıştırılmasıdır.
Ve Türkiye’de bu alıştırma, uzun süredir yalnızca kışlada değil; okulda, ekranda, bütçede, meydanda, haber dilinde, seçim propagandasında ve geçim sıkıntısının üzerini örten güçlü devlet perdesinde sürmektedir.
https://t.co/bl4QKPpooi
💬 Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı (@CDDkonferans) çağrıcılarından Nuray Türkmen ve Kuban Kural (@KubanKural)...
🏛️ İkinci yüzyılda ortak gelecek arayışı: “Toplumun sözünü büyütmek istiyoruz”
🎙️ Murat Büyükyılmaz (@muratbuyukyilmz)
https://t.co/U9NVXK9EhA
fatoş pınar türker'den çocukları alınıyor, kemal kılıçdaroğlu'na parti veriliyor. birinin üstü soyuluyor, birine koltuk giydiriliyor. biri mazgaldan ekrana çağrılıyor, öteki tebligatla kürsüye...
https://t.co/N9OuNolVEe
cemil aksu "tabiata tahakküm ve direniş'i yazdı, ben de kapak tasarımını yaptım, o şimdi cezaevinde. keşke burada olabilseydi. biz orada olacağız.
"tabiata tahakküm ve direniş" bugün hopa'da.
📅 17:00
📍 hopa belediyesi kültür kafe, 7. kat
🎤 oğuz kurdoğlu | ramazan doğru | derya sever
Paradigma değişti.
Bir zamanlar modern dünyanın vitrini otomobildi. Fabrika denince üretim, üretim denince istihdam, istihdam denince refah akla gelirdi. Otomobil yalnızca bir ulaşım aracı değildi; sanayinin, mühendisliğin, teknolojik ilerlemenin ve orta sınıf vaadinin simgesiydi.
Bugün aynı ilerleme dili başka bir alana taşınıyor; savaş sanayiine.
Artık ülkeler en gelişmiş otomobili, en çevreci motoru, en güvenli ulaşım teknolojisini üretmekle değil; en etkili füzeyi, en gelişmiş insansız hava aracını, en hızlı zırhlı sistemi, en kapsamlı hava savunma ağını kurmakla övünüyor. Bir zamanlar sivil refahın taşıyıcısı sayılan üretim kapasitesi, giderek askeri kapasitenin parçası haline geliyor.
Eskiden buna “silahlanma” denirdi.
Kelimenin kendisi bile rahatsız ediciydi. Çünkü silahlanma, savaş ihtimalini, ölümü, yıkımı ve halkın kaynaklarının askeri aygıta aktarılmasını çağrıştırırdı.
Şimdi adı değişti.
Silahlanma değil, “savunma” deniyor.
Savaş hazırlığı değil, “caydırıcılık” deniyor.
Askeri bütçe değil, “stratejik otonomi” deniyor.
Ölüm teknolojisine yatırım değil, “vatana hizmet” deniyor.
Ama ad değişince hakikat değişmiyor.
Bir füze, adına savunma denildiği için daha az ölümcül olmuyor. Bir savaş uçağı, hamasetle paketlendiği için halkın sofrasından daha az eksiltmiyor. Bir tank, yerli teknoloji diye alkışlandığında, onun için ayrılan bütçenin eğitimden, sağlıktan, sosyal harcamalardan, emekliden, işçiden ve yoksuldan kesildiği gerçeği ortadan kalkmıyor.
Bugün dünyanın önünde duran asıl tehlike yalnızca tek tek savaşlar değildir. Daha büyük tehlike, bütün dünyanın kalıcı bir savaş hazırlığı rejimine sokulmasıdır.
Savaş yokken bile savaş için yaşamak…
Bütçeleri savaşa göre düzenlemek.
Sanayiyi savaşa göre dönüştürmek.
Üniversiteleri savaşa göre hizalamak.
Gençliği savaşa göre hazırlamak.
Sınırları savaşa göre tahkim etmek.
Toplumu savaşa göre disipline etmek.
Yeni militarist çağın özü burada belirginleşiyor.
Küresel askeri harcamaların 2,7 trilyon dolar düzeyine ulaşması, yalnızca bir istatistik değildir. Bu rakam, dünyada kaç okulun yapılmadığını, kaç hastanenin kurulmadığını, kaç yoksul mahallenin altyapısız bırakıldığını, kaç emeklinin insanca yaşayacak gelirden mahrum edildiğini, kaç çocuğun geleceğinin askeri bütçelere gömüldüğünü anlatır.
Savaş bütçesi soyut bir devlet kalemi değildir.
Savaş bütçesi, barış zamanında halka kesilmiş faturadır.
Bir ülke silaha daha fazla para ayırdığında, o para gökten inmez. Emekçilerin ücretinden, kamusal hizmetlerden, sosyal harcamalardan, eğitimden, sağlıktan, barınmadan, afet hazırlığından, iklim krizine karşı alınacak önlemlerden kesilir. Savaş sanayiinin büyüd��ğü her yerde, halkın yaşam alanı daralır.
Bu nedenle militarizm yalnızca ahlaki bir mesele değildir; aynı zamanda sınıfsal bir meseledir.
Silahlanma yarışının kazananı halklar değildir. Kazananlar silah şirketleri, askeri bürokrasiler, güvenlikçi siyasetçiler ve savaş korkusu üzerinden iktidarını tahkim eden yapılardır. Kaybedenler ise çoğu zaman aynıdır: işçiler, yoksullar, gençler, kadınlar, göçmenler, emekliler, öğrenciler, doğa ve gelecek kuşaklar.
Üstelik silahlanma yarışının bir sonu yoktur.
Bir devlet daha fazla silahlandığında, bunu “savunma” diye açıklar. Karşısındaki devlet de aynı gerekçeyle daha fazla silahlanır. Bir taraf füze sistemi kurar, diğeri daha gelişmiş füze üretir. Biri sınırını askerileştirir, diğeri yeni tehdit doktrini ilan eder. Biri ordusunu büyütür, diğeri bütçesini artırır.
Herkes kendisini savunduğunu söylerken dünya saldırı kapasitesiyle dolar.
Buna güvenlik denemez.
Bu, örgütlü bir felaket hazırlığıdır.
Avrupa’nın son yıllarda içine girdiği ruh hali bunun en açık örneklerinden biridir. Bir zamanlar kendisini Amerika’dan farklı, daha sivil, daha diplomatik, daha sosyal devletçi bir çizgide tanımlayan Avrupa, bugün hızla askeri bütçelerin, ortak savunma fonlarının, savaş hazırlığı planlarının ve yeni güvenlik doktrinlerinin kıtası haline geliyor.
“Hazırlık 2030” gibi başlıklar altında yüz milyarlarca avroluk kaynak savunma sanayiine aktarılıyor. Ortak borçlanma mekanizmaları kuruluyor. Avrupa halklarının geleceği, silah şirketlerinin üretim takvimine bağlanıyor.
Almanya’nın 100 milyar avroluk özel askeri fonu, bu dönüşümün simgelerinden biridir. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından sonra uzun süre askeri kısıtlama kültürüyle anılan bir ülke, bugün yeniden büyük askeri kapasite inşasının merkezine yerleşiyor.
Bu dönüşüm yalnızca orduların büyümesi anlamına gelmiyor; aynı zamanda sivil sanayinin, üniversitelerin ve bilimsel araştırmanın askeri ihtiyaçlara göre yeniden düzenlenmesini de beraberinde getiriyor.
Üniversitelerde yıllarca savunulan “bilim barış içindir” ilkesi bile tartışmaya açılıyor. Almanya’daki Zivilklausel, yani akademik araştırmaların askeri amaçlarla kullanılmasını engelleyen “sivil madde” uygulamaları, yeni dönemin güvenlikçi baskısı altında hedef haline geliyor.
Bu yalnızca orduların büyümesi değildir.
Bu, aklın militarizasyonudur.
Bilimin, mühendisliğin, teknolojinin, üniversitenin, emeğin ve gençliğin savaş makinesine bağlanmasıdır. Bir araştırmacının bilgisi, bir işçinin emeği, bir öğrencinin geleceği, bir mühendisin yaratıcılığı artık daha iyi bir yaşam için değil, daha etkili bir savaş kapasitesi için seferber edilmektedir.
Japonya’da yaşanan dönüşüm de aynı çizginin başka bir cephesidir. Savaş sonrası pasifist anayasal geleneğiyle bilinen Japonya, bugün rekor savunma bütçeleriyle, caydırıcılık tartışmalarıyla ve askeri normalleşmeyle anılıyor.
Bir zamanlar savaşın yıkımından ders çıkarmış toplumlar, şimdi yeniden savaş ihtimaline göre şekillendiriliyor.
Tehlike tam da buradadır.
Militarizm kendisini hiçbir zaman çıplak haliyle sunmaz. “Savaşa hazırlanıyoruz” demez; “barışı koruyoruz” der. “Halktan kesiyoruz” demez; “güvenliğe yatırım yapıyoruz” der. “Gençliği disipline ediyoruz” demez; “milli bilinç kazandırıyoruz” der. “Üniversiteyi savaş sanayiine bağlıyoruz” demez; “stratejik teknoloji geliştiriyoruz” der.
Bu yüzden savaş karşıtı ve anti-militarist itirazların taşıdığı anlam bugün daha görünür hale geliyor.
Çünkü savaş karşıtlığı yalnızca savaş başladıktan sonra dile gelen bir tepki değildir. Savaş karşıtı itiraz, savaşın henüz bütçe satırlarında, sanayi planlarında, eğitim politikalarında, sınır güvenliği yasalarında, üniversite protokollerinde ve teknoloji fuarlarında kurulduğu anları da görür.
Savaş, yalnızca bombalar düştüğünde başlamaz.
Bazen bir bütçe görüşmesinde başlar.
Bazen bir savunma ihalesinde.
Bazen bir üniversite-sanayi protokolünde.
Bazen bir sınır güvenliği yasasında.
Bazen çocuklara ezberletilen militarist bir törende.
Bazen de “vatana hizmet” diye alkışlanan bir silah teknolojisi haberinde.
Vicdani ret de bu geniş zeminin içinde özel bir yer tutar.
Vicdani ret, dar anlamıyla zorunlu askerliği reddetmektir. Ancak militarizmin kışlanın çok ötesine geçtiği bir çağda, vicdani reddin anlamı da genişler. Artık mesele yalnızca silah tutmayı reddetmek değildir. Savaş makinesine insan, itaat, emek, bilgi, vergi ve meşruiyet vermeme fikri de bu tartışmanın parçası haline gelir.
Bu yönüyle vicdani ret, bireysel bir kaçış değil; savaş düzenine rıza göstermeme fikrinin en berrak biçimlerinden biridir.
Herkes vicdani retçi olmak zorunda değildir. Ama vicdani reddin ortaya koyduğu soru herkesin önünde durmaktadır:
Vergilerimiz nereye gidiyor?
Üniversitelerimiz kimin için bilgi üretiyor?
Fabrikalarımız ne üretmek üzere dönüştürülüyor?
Gençler hangi gelecek için hazırlanıyor?
Halkların güvenliği gerçekten silahlarla mı sağlanıyor?
Yoksa silaha ayrılan her bütçe, halkların gerçek güvenliğini biraz daha mı yok ediyor?
Çünkü gerçek güvenlik tankla, füzeyle, drone’la, savaş uçağıyla kurulmaz.
Gerçek güvenlik; insanların işsiz kalmadığı, aç yatmadığı, hastane kapısında ölmediği, çocukların nitelikli eğitim alabildiği, kadınların şiddetten korunabildiği, yaşlıların insanca yaşayabildiği, doğanın talan edilmediği, halkların birbirine düşman edilmediği bir dünyada mümkündür.
Devletlerin güvenliği ile halkların güvenliği aynı şey değildir.
Devlet için güvenlik çoğu zaman daha fazla sınır, daha fazla asker, daha fazla silah, daha fazla gözetim, daha fazla itaat demektir. Halklar için güvenlik ise ekmek, özgürlük, barış, sağlık, eğitim, barınma, doğa ve onurlu yaşam demektir.
Silaha ayrılan her bütçe hayattan kesilir.
Bu cümle, yeni militarist çağın en yalın gerçeğidir.
Mesele yalnızca insanların savaşa gitmemesi değildir.
Mesele, toplumların savaş için yaşamaya alıştırılmasıdır.
Ve bugün, her zamankinden daha açık biçimde görülüyor: Tehlikeyi göremeyenler felakete koşuyor. Tehlikeyi görenlerin itirazı ise yalnızca savaşa değil; savaşı hayatın merkezine yerleştiren bütün bu düzene yöneliyor.
https://t.co/QcS4ACLWSx
damla geçen yıl t24'e yazmıştı: "babamın o meşhur uyuz anarşist inadı tuttu."
on yedi yaşında, tek cümlede çözmüştü. şimdi o damla "baba, the offspring'e gidelim" dedi. normal bir baba "tamam" der, bilet alır, gider. ben öyle yapamadım. yıllarca punk, hardcore, thrash dinledim. pogoda toz yuttum, yerlerden toplandım, ezilmekten son anda kurtuldum, dirsekle kaşım yarıldı.
şimdi damla’ya rezil olmamak için gizli gizli the offspring şarkıları dinliyorum. on temmuzda artvin'den istanbul'a bin iki yüz kilometre. trabzon'da herkesin bildiği marşları çalışırım, "self esteem", "the kids aren't alright". samsun'da damla'ya "bunları zaten severdim" diye yutturacağım şarkıları. bolu'ya geldiğimde hâlâ aynı üç nakaratta takılıyorumdur. istanbul'a varınca konser değil, sözlü sınav. oysa damla bir şey istemedi. "şarkıları öğren" demedi. "nakaratta susarsan rezil olursun" demedi.
üstelik o muhtemelen konserin ortasında sıkılıp telefonuna bakacak. çünkü sadece sevdiği gruba gidiyor. ben ise offspring'e çalışan tek kişiyim. kızım konser istedi. ben krize çevirdim. yanımda artık bir de setlist var.
“biz, sosyalizm olmadan özgürlüğün ayrıcalık, adaletsizlik; özgürlük olmadan sosyalizmin ise kölelik ve vahşet olduğuna inanıyoruz.” bakunin
1814 yılında bugün doğan devrimci anarşist bakunin, hayatını otoritenin her biçimine karşı tavizsiz bir kavgaya adadı.
“halk adına” kurulacak bir devletin bile eninde sonunda yeni efendiler yaratacağını gördü ve tahakkümün her rengine savaş açtı.
bakunin için isyan sadece bir itiraz değil; sömürüsüz, sınıfsız ve efendisiz bir dünyayı var etmenin yegâne yoluydu.
diplomasız olanı ülkenin başına, mazbatasız olanı da ana muhalefetin başına bela ettiler, kapı gibi diploması olanı da hapse tıktılar, fıkra gibi ülke vesselam... :)