Sabahattin Ali ""Çayı, kitapları, Eylül'ü maviyi,denizi;seviyorum. Ve tüm adaletsiz insanlardan eşit derecede uzak duruyorum. demiş.
Eylül ayı güzellemeleri ne hoş. İstihza ile yaklaşan kim varsa ciddiye alıp cevap vermeyin. Eylül ayına ve güze övgü şairane mukimlik gerektirir.
MEZAR TAŞLARIYLA MÜLÂKAT YAPAN ADAMIN SANDIĞI AÇILDI, İŞTE REVNAKOĞLU’NUN İSTANBULU
Efendim, biz oldukça garip insanlarız. Târihî mirâsa sâhip çıkma meselesini nedense sâdece taşa, tuğlaya, betona, en fazla da ön cephesine yaldızlı tabelâ asılmış ahşap cumbalı evlere sahip çıkmak zannediyoruz.
Restore edilmiş, gıcır gıcır parlayan ama içinde yaşanmışlığın nefesi, insanın sıcaklığı hissedilmeyen o binâlara bakıp “Ecdadın yadigârını ihyâ ettik” diye gururlanıyoruz.
Hâlbuki bir şehri şehir yapan, bilhassa İstanbul gibi koca bir imparatorluk pâyitahtının Dersaadet diye anılmasına vesîle olan şey, o binâların içindeki insanlardı.
Tekkesiyle, zâviyesiyle, mahalle bakkalıyla, tulumbacısıyla, Enderûn'dan neşet etmiş çelebisiyle, paşasıyla, hattâ mahallenin zararsız delisiyle o muazzam sosyal dokuydu.
Şehir, insanla kâimdi; insan çekilince geriye sadece süslü bir ceset kaldı.
İşte tam da bu yüzden, Ketebe Yayınları’ndan çıkan ve kültür hayatımıza adeta tatlı bir kıyâmet gibi düşen o muazzam eser, taşa değil şehrin gerçek rûhuna dokunduğunu hissettirdi.
Revnakoğlu'nun İstanbulu, dile kolay, tam sekiz ciltlik bir abide! Şimdi konuya en Fransız, târihle ünsiyeti en zayıf olanlar bile haklı olarak “Kim yahu bu Revnakoğlu? Ben daha faturamı zor ödüyorum, niye sekiz cilt kitap okuyayım onun hakkında” diye soracaktır.
Cemâleddin Server Revnakoğlu kelimenin tam mânâsıyla güzel bir deli idi. Hani şu eski tâbirle cünûn-ı celîle sâhibi, kendisini bir fikre vakfetmiş adamlardan.
Yirminci yüzyılın o mekanik, ruhsuz, her şeyi dümdüz edici modernleşme silindiri İstanbul’un üzerinden acımasızca geçerken; o, köşede bucakta kalmış, unutulmaya yüz tutmuş bir şehrin nabzını tutuyordu.
Reşad Ekrem Koçu’nun o devâsa ve maalesef yarım kalmış İstanbul Ansiklopedisini okurken hissettiğiniz o tuhaf, biraz tekinsiz ama efsunlu mahalle havasını hatırlayın.
Salâh Birsel’in Boğaziçi Şıngır Mıngır’ında, o kıvrak, oyuncaklı diliyle anlattığı mesire yerlerini, kahvehâneleri gözünüzün önüne getirin. Abdülhak Şinasi Hisar’ın Çamlıca’daki Eniştemiz başlıklı eserinde ya da Boğaziçi Mehtaplar’nda bir dantel gibi işlediği o ince, melânkolik ve aristokratik geçmiş zaman hüznünü de bunlara ekleyin.
İşte Revnakoğlu, bu müstesnâ kalemlerin temas ettiği dünyayı bir adım daha ileri, daha doğrusu bir katman daha derine taşıyan adamdır.
O, gidip sadece eski binaların, türbelerin mimari özelliklerini yazmadı. O türbenin bekçisiyle ahbap oldu, haziredeki kimsenin yüzüne bakmadığı mezar taşlarıyla adeta mülâkat yaptı!
Ne olurdu kokunun da fotoğrafı olsaydı.
Sesinin fotoğrafı, boşluğun fotoğrafı.
Parmak uçlarındaki karıncanın,
Ruhtaki üşümenin fotoğrafı...
Ölüm kimseyi bu kadar yalnız bırakmazdı.
.
Şükrü Erbaş
#cânımistanbul
“Nuran, karlı havada Boğaz'ı çok severdi. Yaz boyunca Emirgan'da beraber geçirecekleri kışların hulyasını kurmuş, hatta bununla da kalmamış, Mümtaz'a bir gün, Bedesten'de rastgeldiği iki çini sobayı birden aldırtmıştı.”
Hep aynı terâne deyimindeki “terâne” musiki demekmiş.
Günümüzde, çok tekrarlandığı için bıkkınlık veren söz anlamında kullanıyoruz. Dilimize Farsçadan girmiş.
Bir şeyin değeri, azlığıyla ölçülür. Sık tekrarlanan, güzel olsa bile değerini yitirir, terâne olur.
Utanmadan “Lübnan izlese iyi olur” diye yazmış İsrail Hazine bakanı.
Yeryüzüne böyle kibirli,
Böyle faşist,
Böyle pişkin ,
Böyle cani bir yönetim yüzyıllardır gelmemiştir.
Allahım çıldıracağım !!
Bugün Osmanlı saatçiliğinin piri Ahmet Eflâkî Dede ve onun özelinde zaman tasavvurunu, insan ve saatleri Şule Gürbüz'den dinledik. Umarım #şulegürbüz ü dinlemenin bahtiyarlığı tekrar nasip olur.
#ahmethamditanpınaredebiyatmüzekütüphanesi