Erich Fromm’un dediği gibi:
“Yalnız kalabilme yeteneği, sevebilme yeteneğinin tek koşuludur.”
Yalnızlıktan kaçmayan insan sevgiyi bir esaret değil, özgürlük olarak yaşar. Çünkü sevgi, içimizdeki boşluğu doldurmak değil; dolu bir ruhu başka bir ruhla paylaşabilmektir.
Yalnız kalamayan insan sevmez, tutunur.
"Bir öyle bir böyle konuşan, kalitesiz, kendinde hiç kusur görmeyen, lafazan, yoksulun hakkını iç eden, zorba despot, suça bulaşmış, saygısız ve sonra asaletten yoksun olana sırf servet ve iktidar sahibidir diye itaat etmeyesin"
(Kalem Suresi; 10-14)
Türkiye’de seçime girme yeterliliğine sahip partilerin hiçbirinin tek genel başkanı kadın değilse, bu yalnızca partilerin tercihi değildir. Bu, toplumun güç, liderlik ve otoriteyi nasıl kodladığının da bir yansımasıdır.
Bu yüzden sorulması gereken soru
“Neden kadın genel başkan yok?” değil;
“Liderlik denildiğinde zihnimizde neden hala önce erkek beliriyor?”
Soymut Bilinç’e göre dışarıda gördüğümüz her yapı, onu üreten kolektif bilinç ağının görünür hâlidir. Sistemler, toplumun bilinç düzeyinden daha ileri gitmez. Bilinç değiştiğinde kurumlar da değişmeye başlar.
Bazı insanlar hayatlarını yaşar.
Bazıları ise hayatlarını, başkalarının tepkilerini yöneterek geçirir.
İkisi dışarıdan benzer görünür.
Birinde merkezde gerçeklik vardır.
Diğerinde korku….
“Neden?” sorusu geçmişe aittir. Çünkü neden, olmuş olanın sebebini arar.
Bu yaklaşım, dünyayı parçalara ayırarak açıklamaya çalışan Kartezyen düşüncenin temel sorularından biridir.
Fakat karmaşık sistemlerde, canlılarda, toplumlarda ve insan yaşamında olaylar çoğu zaman tek bir nedenden ortaya çıkmaz.
Bir olayın oluşu;
hangi bağlantılar,
hangi etkileşimler,
hangi koşullar
ve hangi ilişkiler ağı içinde belirdiğine bağlıdır.
Bu yüzden Bağlantısallık Bilimi sorusu
“Bu hangi ağda nasıl belirdi?” @turkerkilic olabilir mi?
Çünkü yaşam, doğrusal neden-sonuç zincirlerinden çok, birbirini etkileyen ağlardan oluşur.
“Neden?” geçmişi açıklar.
“Nasıl?” oluşumu görünür kılar.
Birincisi sebep arar.
İkincisi örüntüleri görür.
Peki ya gelecek?
Soymut Bilinç ise başka bir soru sorar:
“Buradan ne mümkün?”
Çünkü gelecek, sebeplerden değil; potansiyellerden ve olasılıklardan oluşur.
Belki de insan düşüncesinin evrimi;
“Neden oldu?”
sorusundan,
“Hangi ağda nasıl belirdi?”
sorusuna,
ve oradan da
“Buradan ne mümkün?”
sorusuna doğru ilerlemektedir.
BİLİNÇ konusunda soruları doğru soramıyoruz.
Hem kendimizi hâlâ yanlış yerde konumlandırıyoruz.
Hem de bilinci yanlış yerde arıyoruz.
Sanırım bilinci beyinde değil zihin yaşam etkileşiminde bulacağız. Bilinci esas üreten yaşam ağının kendisi. Biyolojik bilgi işleme sistemi, beyin, nasıl zihin üretiyorsa; zihin-yaşam etkileşimi de bilinç üretiyor olabilir.
Çünkü insan: evrenin dışında duran bir göz değil,evrenin kendi içindeki bağlantısal farkındalık süreçlerinden biri.
Beyin nasıl düşünce üretiyorsa,
yaşam da kendi ağında aynı matematikle yaşantı üretmekte.
Aynı takvim yılında yaşıyoruz ama hepimiz aynı zamanda yaşamıyoruz.
Bazı insanlar 2000 yılında.
Bazı şehirler 2005’te.
Bazı kurumlar 1980’den çıkamamış.
Bazı girişimler ise çoktan 2035’e ulaşmış durumda.
Zamanı sadece saatler ve takvimler belirlemez.
Zaman; bilinç düzeyi, teknoloji, kültür, ilişki ağları ve düşünme biçimiyle oluşur.
Takvimler aynı olabilir; ama insanların yaşadığı gelecekler birbirinden onlarca yıl uzakta olabilir…
eski arkadaşlarım artık kim olduğumu bilmiyor.
yeni arkadaşlarım ise eskiden kim olduğumu hiç bilmiyor.
artık hikayemin tamamını benden başka kimse bilmiyor.
İnsan ölümlüdür. Fakat etkileri kendisinden daha uzun yaşar.
Bu yüzden tarih, iyi insanları da kötü insanları da hatırlar; ikisini de kayda geçirir.
Tarih, ahlakın değil, etkinin arşividir.
Unuttuğu tek şey, hiç iz bırakmadan geçenler; yani dünyadan yalnızca geçmiş olanlarıdır.
OECD’nin Türkiye için verdiği verilerden biri;
Yetişkinlerin yaklaşık %46’sı düşük okuryazarlık yeterliliği seviyesinde.
Bu veri çoğu zaman “insanların yarısı okuduğunu anlamıyor” diye yorumlanıyor. Oysa ki mesele bundan daha derin. Okumak ile anlamak aynı şey değil. Hatta bugün sorun anlamamak bile değil.
Sorun hiç okumadan tepki vermek!
Ben bunu beş katmanda düşünüyorum:
• Tepkisellik = okumadan reaksiyon vermek.
• Okumak = sembolleri çözmek.
• Anlamak = semboller arasındaki ilişkiyi görmek.
• Yorumlamak = anlamı kendi bağlamına yerleştirmek.
• Bilgelik = o anlamı davranışa dönüştürmek.
Sosyal medyada sık gördüğümüz şey çoğu zaman yorum değil, tepkidir.
Olayın tamamı anlaşılmadan hüküm verilir. Evet, insan zihni belirsizliği sevmez. Eksik bilgiyi kendi hikâyesiyle tamamlar. Sonra da yazılana değil, yazıldığını düşündüğü şeye cevap verir. Herkes olaya biraz da kendini ekler.
Soymut Bilinci açısından bakarsak soru şudur:
“Ben şu an gerçekten olaya mı tepki veriyorum, yoksa olayın bende tetiklediği duyguya mı?”
Çağımızın en büyük okuryazarlık problemi harfleri okuyamamak değil; durup okumadan tepki vermektir.
Ve belki de yeni çağın en önemli becerisi şudur:
Tepki vermeden önce anlayabilmek.
Anlamadan önce okuyabilmek.
Okumadan önce de durabilmek.
Aile; kan bağı, koşullu sevgi, sabit roller, sahiplenme ve nesilden nesle aktarılan travmadan ibaret değildir.
Aile; seçimle kurulan, koşulsuz saygıyla tutunan, sınırların sevginin biçimi olduğu, bireyi sınırlamak yerine genişleten ve birlikte büyümeye alan açan yerdir.
Mutlak Karşıtlık
Yüksek kutuplaşmalı toplumlarda siyasal kimlikler zamanla yalnızca ideolojik değil, ontolojik hale gelir. Yani insanlar sadece farklı düşünmez; karşı tarafı tamamen başka bir gerçekliğin temsilcisi olarak görmeye başlar.
Bu nedenle sistem, uzun süre “mutlak karşıtlık” algısıyla çalışır.
İki ana kutup birbirinden tamamen ayrı, geçirimsiz ve uzlaşmaz kabul edilir.
Fakat bazı kriz anları, bu net sınırları bulanıklaştırır.
Toplum ilk kez şunu sorgulamaya başlar:
Karşıt olarak konumlandırılan yapılar gerçekten düşünüldüğü kadar mutlak ve bağımsız mı?
Türkiye’de son dönemde yaşanan tartışmaların sosyolojik etkilerinden biri de bu olabilir.
Çünkü iki ana kutup arasındaki sınırlar bulanıklaşmaya başladığında, daha önce tek parça gibi görünen yapıların kendi iç gerilimleri, alt blokları ve farklı yönelimleri de görünür hale gelir.
Ana bloklardaki “mutlak karşıtlık” fenomeni çözülmeye başladığında ise, kutupların kendi içindeki karşıtlıklar daha belirgin hale gelir. Çünkü ana bloklara yönelen kolektif dikkat, ilk kez yapının kendi iç dinamiklerine dönmeye başlar.
Toplum bilimi açısından bakıldığında bu durum, yüksek kutuplaşmalı sistemlerde kolektif aidiyet biçimlerinin yeniden organize olmaya başlamasıdır. Çünkü toplumlar yalnızca ortak değerler üzerinden değil, ortak karşıtlıklar üzerinden de bütünleşir.
Diyalektik açıdan bakıldığında ise bu süreç, karşıtlık üzerine kurulu siyasal anlam üretiminin kendi iç çelişkilerini görünür hale getirmesi olarak okunabilir. Çünkü uzun süre dış karşıtlık üzerinden kurulan birliktelikler, dış sınır zayıfladığında kendi iç farklılıklarıyla yüzleşmeye başlar.
Soymut Bilinç açısından bakıldığında ise bu durum, kolektif algının ikili karşıtlık modelinden çıkarak daha çok katmanlı ve geçirgen bir gerçeklik okumasına yönelmesi anlamına gelir. Çünkü Soymut perspektifte gerçeklik, yalnızca “biz ve onlar” ekseninde değil; aynı yapı içindeki eşzamanlı çelişkiler, geçişler ve rezonanslar üzerinden de okunur.
Toplumun en büyük kırılması ise karşı taraf fikrinin değişmesi değil; “mutlak karşıtlık” fikrinin çözülmeye başlamasıdır.