Hiçbir Yezid, Sünniliğin arkasına saklanamaz!
Hiçbir Müslüman da Yezid'i kendine örnek gösteremez!
Osman bizimdir!
Ali bizimdir!
Hasan bizimdir!
Hüseyin bizimdir!
Ehl-i Beyt bizimdir!
Sahabe bizimdir!
Bizi ayrıştırmaya çalışanlara inat...
Biz aynı kıbleye dönen, aynı Kelime-i Tevhid'e iman eden, aynı Peygamberin ümmetiyiz.
Adımız ne olursa olsun; Sünni, Alevi, Caferi... Hepimiz önce Müslümanız.
Fitneye değil, kardeşliğe sahip çıkacağız.
Kardeşlerim...
Kerbelâ'nın üzerinden 13 asırdan fazla geçti...
Ama acısı hâlâ taze.
O gün dökülen kan toprağa karıştı.
Fakat ayrılık, kalplere yerleşti.
Hâlâ aynı acıyı farklı anlatıyor, aynı Allah'a inanıp birbirimize mesafe koyuyoruz.
Hâlâ birlik olamıyor, aynı ümmet olduğumuzu zaman zaman unutuyoruz.
Oysa Yezid ne Sünniliği temsil eder...
Ne de Kerbelâ sadece bir mezhebin acısıdır.
Ali de bizimdir.
Osman da bizimdir.
Hasan da bizimdir.
Hüseyin de bizimdir.
Ehl-i Beyt de bizimdir.
Biz, Hz. Muhammed'in ümmetiyiz.
Belki de Kerbelâ'nın bize bıraktığı en büyük ders; acıyı büyütmek değil, kardeşliği yeniden inşa etmektir.
Bugün...
Muharrem ayının onuncu günü.
Asırlardır İslam tarihinde hem rahmetin hem de hüznün birlikte hatırlandığı gün...
Aşure Günü.
Bugün Allah'ın rahmetinin birçok kez tecelli ettiği gündür.
Hz. Âdem'in tevbesinin kabul edildiği...
Hz. Nuh'un gemisinin tufandan sonra selamete ulaştığı...
Hz. İbrahim'in ateşten kurtulduğu...
Hz. Yakup'un oğlu Hz. Yusuf'a yeniden kavuştuğu...
Hz. Eyyûb'un şifaya kavuştuğu...
Hz. Musa'nın Firavun'un zulmünden kurtulduğu...
Bu sebeple Aşure Günü, yüzyıllar boyunca şükürle, ibadetle, oruçla, dua ile ve paylaşmayla anıldı.
Fakat...
Takvimler Hicrî 61 yılını gösterdiğinde...
Aynı gün, İslam tarihinin en büyük acılarından birine de şahitlik etti.
Kerbelâ...
Çölün ortasında susuz bırakılan canlarımız..
Hz. Hüseyin...
Peygamber Efendimizin aziz torunu...
Yanında kadınlar...
Çocuklar...
Masum insanlar...
Fırat Nehri birkaç adım ötedeydi.
Ama bir damla su bile çok görüldü.
Günler süren susuzluğun ardından Kerbelâ'nın kumları kana bulandı.
O gün sadece insanlar şehit edilmedi.
Vicdan yaralandı.
Merhamet yaralandı.
Ümmetin kalbine hiç kapanmayacak bir yara açıldı.
Bu yüzden Aşure Günü...
Hem şükürdür.
Hem de matemdir.
Ama hepimiz için ortak bir hatırlatmadır:
Zulüm nerede yaşanırsa yaşansın karşısında durmak...
Mazlum kim olursa olsun yanında olmak...
Kardeşlerim...
Bugün...
Sadece hatırlama günü değildir.
Bugün, elindekini paylaşma günüdür.
Çünkü asırlardır Aşure Günü'nde insanlar sofralarını büyütmüş, komşusunu gözetmiş, yetimin başını okşamış, yoksulun kapısını çalmıştır.
Bugün verilen bir lokma...
Sadece karın doyurmaz.
Bir duaya dönüşür.
Bir umuda dönüşür.
Bir kardeşliğe dönüşür.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım...
Bugün sadakamız nereye ulaşmalı?
Bugün bir lokma ekmeğe en çok kim muhtaç?
Bugün bir yudum suyu en çok kim bekliyor?
Cevabı çok uzaklarda değil...
Gazze'de.
Aylar değil, yıllardır bombaların gölgesinde yaşayan çocuklar var.
Bir tas çorbayı bayram gibi bekleyen anneler var.
Bir parça ekmeği kardeşleri arasında bölüşen yetimler var.
Ve en acısı...
Kerbelâ'da susuz bırakılanların acısını anlatırken...
Bugün Gazze'de susuzlukla, açlıkla ve yoklukla mücadele eden insanları görmezden gelemeyiz.
Eğer bugün Allah rızası için bir sadaka verecekseniz...
Bırakın o sadaka, Gazze'de aç bekleyen bir çocuğun sofrasına ulaşsın.
Bırakın bir annenin duasına karışsın.
Bırakın bir yetimin yüzünde tebessüm olsun.
Belki sizin uzattığınız el...
Bir ailenin bugününü kurtarır.
Belki de o mazlumun edeceği bir dua...
Sizin ahiretinizin en kıymetli azığı olur.
Rabbim, Aşure Günü'nün bereketini mazlumların üzerine indirsin.
Gazze'yi özgürlüğüne, huzuruna ve selâmetine kavuştursun.
Âmin.
Sıkıntıların varsa bir kenara bırak.
Bir dakika boyunca sadece şu görüntüye bak.
Yakından bak.
Ellerdeki tencerelere bak.
Boş kaplara bak.
Kalabalığa bak.
İnsanların yüzlerine bak.
Sonra dön ve kendi hayatını düşün.
Canını sıkan şeyleri düşün.
Ertelenen planlarını düşün.
Kırıldığın insanları düşün.
Sonra tekrar bu görüntüye bak.
Çünkü burada insanlar hayallerinin peşinde koşmuyor.
Burada insanlar yarınlarının hesabını yapmıyor.
Burada insanlar sadece bugün hayatta kalmaya çalışıyor.
Bir lokma.
Bir tas yemek.
Bir gün daha yaşayabilmek için...
Bazılarımız nimetlerin içinde eksiklerini sayıyor.
Bazıları ise yokluğun içinde bir lokma nimete ulaşmaya çalışıyor.
İşte dünya bazen bu kadar ağır.
Bir tarafta sofraya ne koyacağını düşünenler...
Bir tarafta sofraya koyacak bir şey bulamayanlar...
Ve insan bazen hiçbir şey söyleyemiyor.
Sadece susuyor.
Çünkü bazı görüntüler konuşularak değil, vicdanla izleniyor.
Hasbinallah ve nimel vekil
Hasbinallah ve nimel vekil
Hasbinallah ve nimel vekil
Yüzyıllar boyunca krallar değişti.
Sultanlar değişti.
Paşalar değişti.
Başkentler değişti.
Bayraklar değişti.
Ama bazı şeyler hiç değişmedi.
Toprak aynı toprak.
Nehir aynı nehir.
Dağ aynı dağ.
Ve bu coğrafya her çağda başka bir isimle yeniden ayağa kalktı.
1071 öncesi başka bir nesil vardı.
1453 de başka bir nesil.
1699'da başka bir nesil.
1808'de başka bir nesil.
1908'de başka bir nesil.
1923'te başka bir nesil.
1950'de başka bir nesil.
1980'de başka bir nesil.
2002'de başka bir nesil.
Şimdi ise...
Yeni bir nesil hazırlanıyor.
Çoğu insan bunun farkında değil.
Çünkü tarih yazılırken kimse tarih yazıldığını anlamaz.
1453'te yaşayanlar sadece bir şehrin fethedildiğini sanıyordu.
1908'de yaşayanlar sadece bir yönetimin değiştiğini sanıyordu.
1923'te yaşayanlar sadece yeni bir devlet kurulduğunu sanıyordu.
Asıl hikâye yıllar sonra ortaya çıktı.
Bugün de aynı noktadayız.
Herkes seçimi konuşuyor.
Ben seçimden sonrasını konuşuyorum.
Herkes adayları konuşuyor.
Ben sistemi konuşuyorum.
Çünkü önümde duran tablo bir seçim tablosu değil.
Bir geçiş tablosu.
Bir hazırlık tablosu.
Bir sonraki yüzyılın taslağı.
İnsanlar bugünün kavgasını izliyor.
Devlet yarının haritasını çiziyor.
Ve tarihte her büyük değişimden önce aynı sessizlik olur.
Kimse anlam veremez.
Kimse parçaları birleştiremez.
Kimse yaklaşanı göremez.
Sonra bir gün herkes aynı cümleyi kurar.
Meğer her şey gözümüzün önündeymiş.
Ama iş işten geçmiş olur.
Çünkü tarih geldiğinde kapıyı çalmaz.
İçeri girer.
Ve oturur.
Normalde kimse iki yıl sonrasının biletini bugün kesmez.
Hele ki tren çok yakında kalkmayacaksa.
Garip olan bilet değil.
Gişenin bu kadar erken açılması.
Çünkü bazı yolculuklar hareket ettiğinde değil, hazırlık başladığında başlar.
Ama bazı istasyonlarda yıllar konuşulur.
Bazı peronlarda ise sadece dört anons kalmıştır.
4....
Yani; Takvimin on birinci kilidi.
Kış kapıyı çalmadan hemen önce.
Son yaprağın düşeceği günü bekle.
Seri Devam...
BÖLÜM 4
Hasat Zamanı
1897 yılının sıradan bir yıl olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü tarihte bazı yıllar vardır; o yılın insanları bile neyin başladığını anlayamaz. Sonradan dönüp baktığınızda ise her şeyin o noktadan itibaren değiştiğini görürsünüz. İşte 1897 biraz böyle bir yıldı. Osmanlı Devleti dışarıdan bakıldığında yorgundu. Avrupa gazeteleri her hafta yeni bir çöküş senaryosu yazıyor, yabancı diplomatlar sarayın koridorlarında imparatorluğun ne kadar daha ayakta kalabileceğini hesaplıyordu. Fakat devletlerin dışarıdan görünen yüzü ile içeride kurduğu hesap çoğu zaman aynı şey değildir.
Bunu anlamak için küçük bir hikâye anlatayım.
Bir çiftçi düşünün. Tarlaya bakan herkes onun hiçbir şey yapmadığını sanıyor. Günlerce aynı yerde dolaşıyor. Toprağa bakıyor. Bekliyor. Yağmuru izliyor. Komşuları ise onunla alay ediyor. Çünkü ortada ürün yok. Ortada hasat yok. Ortada sonuç yok. Fakat kimsenin görmediği bir şey var. Çiftçi aslında toprağı hazırlıyor. Sonucu değil, zemini inşa ediyor. Hasat geldiğinde insanlar yalnızca çıkan ürünü görüyor. Oysa asıl iş aylar önce yapılmış oluyor.
Devletimiz de böyle çalışır.
1897'nin İstanbul'unda yaşanan bazı gelişmelere bugün baktığımızda, dönemin insanlarının göremediği başka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Çünkü saraylarda alınan bazı kararlar ertesi günün gazeteleri için değil, bazen torunların torunları için hazırlanır.
O gece yağmur yağıyordu.
Bu cümle kulağa önemsiz gelebilir.
Ama tarih bazen böyle başlar.
Bir yağmur gecesi.
Bir masa.
Üç kişi.
Ve açılmış bir harita.
Devletlerin çalışma mantığını bilen herkes şu gerçeği bilir: Büyük kırılmaların öncesinde görünmeyen toplantılar vardır. Sonradan ortaya çıkan sonuçların çoğu aslında yıllar önce verilmiş kararların gecikmiş yansımalarıdır.
İşte bu yüzden bazı tarihçiler olaylara değil, olaylardan önceki hazırlıklara bakar.
Çünkü savaşlar cephede başlamaz.
Darbeler sokakta başlamaz.
Devrimler meydanlarda başlamaz.
Hepsinin görünmeyen bir hazırlık dönemi vardır.
Osmanlı'nın son yüzyılında da durum farklı değildi.
İmparatorluk küçülüyordu.
Toprak kaybediyordu.
Borçlarla mücadele ediyordu.
Fakat aynı dönemde devlet aklı başka bir hesap yapıyordu.
Çünkü bazı yöneticiler günün sorunlarını çözmeye çalışırken, bazıları yüz yıl sonrasını düşünüyordu.
Bugün kulağa abartılı geliyor olabilir.
Ama tarihte bunun örnekleri çoktur.
Mesela Çin.
Yüzlerce yıl boyunca bazı hanedanlar kendilerinden sonraki nesiller için kayıtlar tuttu. Bugün kullanılan birçok devlet geleneği aslında onları oluşturan insanların göremeyeceği kadar uzak geleceğe bırakılmış miraslardır.
Aynı şeyi Roma yaptı.
Aynı şeyi İngilizler yaptı.
Aynı şeyi Ruslar yaptı.
Ve büyük devletlerin ortak özelliği hep aynı oldu.
Kendilerinden sonraki dönemi düşünmeleri.
İşte tam da bu yüzden 1897 yılında yazılan "Miras Planı" fikri var.
İlginç olan defterin kendisi değil.
İlginç olan zihniyet.
Çünkü bir devlet kendisini seçim dönemleriyle değil de yüzyıllarla ölçmeye başladığında ortaya bambaşka bir oyun çıkar.
Bugün yaşadığımız birçok gelişmenin kökeni de aslında burada yatıyor.
Çünkü insanlar olaylara bakıyor.
Devletler ise süreçlere.
İnsanlar sonuçları görüyor.
Devletler ise zamanın içindeki yönü görüyor.
Belki de bu yüzden tarihin bazı sayfaları ilk bakışta anlamsız görünür.
Ama yıllar geçtikçe parçalar yerli yerine oturmaya başlar.
Ve bir gün gelir...
Yüz yıl önce yazılmış sıradan bir notun bile aslında hiç de sıradan olmadığını fark edersiniz.
İşte o zaman insanın aklına şu soru gelir:
Acaba bazı hikâyeler gerçekten yaşanırken mi başlar?
Yoksa onlar çok daha önce mi yazılmıştır?
İşte burada ilginç bir soru aklınıza geliyordur.
1897 yılında bir saray odasında konuşulan şeylerin bugünle ne ilgisi olabilir?
Normal şartlarda hiçbir ilgisi olmaması gerekir.
Çünkü arada bir imparatorluk yıkıldı.
Savaşlar yaşandı.
Haritalar değişti.
Milyonlarca insan öldü.
Yeni devletler kuruldu.
Yeni nesiller geldi.
Eski nesiller toprağa karıştı.
Mantık bize şunu söyler:
Bu kadar büyük değişimin yaşandığı bir yerde yüz yıl önceki hesapların hiçbir önemi kalmaz.
Ama tarih bazen mantığı sevmez.
Çünkü tarihte bazı olaylar vardır, yaşandığı gün önemsiz görünür. Sonradan dönüp baktığınızda ise aslında bütün hikâyenin orada başladığını fark edersiniz.
Mesela bugün birçok insan Osmanlı'nın son dönemine baktığında yalnızca çöküş görüyor.
Borçlar.
İsyanlar.
Savaşlar.
Toprak kayıpları.
Gazete manşetleri.
Avrupa'nın baskıları.
Fakat gözden kaçan başka bir şey var.
Devletler yalnızca yükselirken plan yapmaz.
Bazen en büyük planlar geri çekilirken hazırlanır.
Bir satranç oyuncusunu düşünün.
Rakibi taşlarını toplamaya başlamış.
Seyirciler maçın bittiğini sanıyor.
Fakat oyuncu tahtanın tamamını görüyor.
Bugün kaybedeceği bir taşı, yarın kazanacağı oyunun bedeli olarak hesaplıyor.
Dışarıdan bakınca yeniliyor gibi görünüyor.
İçeride ise başka bir hesap dönüyor.
İşte Osmanlı'nın son dönemine bakarken insanların kaçırdığı şey biraz bu.
Çünkü o yıllarda devletin karşısındaki güçler yalnızca İstanbul'u konuşmuyordu.
Boğazları konuşuyorlardı.
Ortadoğu'yu konuşuyorlardı.
Petrolü konuşuyorlardı.
Hindistan yollarını konuşuyorlardı.
Akdeniz'i konuşuyorlardı.
Yani aslında bir imparatorluğun kaderini değil, gelecek yüzyılın haritasını tartışıyorlardı.
Ve ilginç olan şu.
Bugün haberlerde duyduğunuz birçok başlık da neredeyse aynı yerlerde dönüyor.
Karadeniz.
Doğu Akdeniz.
Kafkasya.
Suriye.
Irak.
Boğazlar.
Enerji yolları.
İnsan ister istemez düşünüyor.
Yüz yıl geçtiyse neden aynı coğrafya hâlâ dünyanın merkezinde?
Neden dünyanın en büyük güçleri hâlâ aynı bölgelerde hesap yapıyor?
Belki de cevap sandığımızdan daha basit.
Çünkü coğrafya değişmiyor.
Teknoloji değişiyor.
Silahlar değişiyor.
Liderler değişiyor.
Ama harita yerinde duruyor.
İşte bu yüzden bazı devletler seçim takvimiyle düşünürken bazıları haritayla düşünür.
Harita ise acele etmez.
Bazen yüz yıl bekler.
Bunu anlamak için küçük bir hikâye anlatayım.
Yaşlı bir bahçıvan varmış.
Her gün aynı ağacın dibine gider, toprağı düzenler, budama yapar, kökleri kontrol edermiş.
Bir gün torunu sormuş:
"Dede, bu kadar uğraştığın ağacın meyvesini sen yiyemeyeceksin ki."
Yaşlı adam gülmüş.
Sonra şöyle demiş:
"Ben de çocukken aynı soruyu kendi dedeme sordum."
İşte bazı işler böyledir.
Sonucu göreceğin için yapılmaz.
Gerektiği için yapılır.
Tarih boyunca güçlü devletlerin ortak özelliği de buydu.
Kendileri için değil.
Kendilerinden sonrakiler için çalışmaları.
Bu yüzden bazen bir dönemin insanları yapılan hazırlıkları anlamaz.
Hatta çoğu zaman yapılan hazırlıklarla alay eder.
Bugün dönüp arşivlere baktığınızda bunun yüzlerce örneğini görürsünüz.
Demiryolları yapılırken gereksiz denildi.
Barajlar yapılırken para israfı denildi.
Fabrikalar kurulurken boş yatırım denildi.
Limanlar büyütülürken ihtiyaç yok denildi.
Yıllar geçti.
Aynı yatırımlar ülkenin omurgasına dönüştü.
Çünkü büyük planların en büyük sorunu şudur:
Meyvesi hemen çıkmaz.
Ve insanların çoğu yarını görmek ister.
Yirmi yıl sonrasını değil.
Belki de bu yüzden tarihin bazı sayfaları yanlış okunuyor.
Çünkü insanlar sonuçlara bakıyor.
Süreçlere değil.
Mesela bir devletin büyümesi dediğimiz şey tam olarak nedir?
Tank sayısı mı?
Ekonomi mi?
Nüfus mu?
Toprak mı?
Yoksa bunların hepsinden daha farklı bir şey mi?
Çünkü tarihe baktığınızda bazı devletlerin çok güçlü ordulara sahip olup yok olduğunu görüyorsunuz.
Bazılarının devasa ekonomileri vardı.
Onlar da dağıldı.
Bazılarının nüfusu yüz milyonları aşıyordu.
Onlar da tarihe karıştı.
Demek ki mesele yalnızca güç değil.
Asıl mesele süreklilik.
Yani değişen dünyaya rağmen ayakta kalabilmek.
Belki de 1897'nin asıl sırrı burada saklı.
Çünkü o yıllarda dünyanın en büyük sorusu Osmanlı'nın ne zaman çökeceğiydi.
Bugünün insanı için bu sorunun cevabı belli.
Ama o günün insanı geleceği bilmiyordu.
Ve işte tam burada çok ilginç bir ayrıntı ortaya çıkıyor.
Bir devletin son döneminde yaşayan insanlar genellikle ikiye ayrılır.
Bir grup her şeyin bittiğine inanır.
Diğer grup ise her şeyin düzeleceğine.
Fakat tarihin ilginç tarafı şudur.
Bazen ikisi de yanılır.
Çünkü tarih düz çizgi halinde ilerlemez.
Çöküş gibi görünen şey dönüşüm olabilir.
Zafer gibi görünen şey ise başlangıçtaki son hata olabilir.
İşte bu yüzden bazı dönemler yıllar sonra yeniden okunur.
Bugün 1897'ye baktığımızda yalnızca bir tarih görmüyoruz.
Bir zihniyet görüyoruz.
Kısa vadeyle uzun vadenin mücadelesini görüyoruz.
Günü kurtarmak isteyenlerle geleceği hazırlamak isteyenlerin mücadelesini görüyoruz.
Ve belki de en önemlisi şu soruyla karşılaşıyoruz:
Gerçekten büyük olan nedir?
Bugünü kazanmak mı?
Yoksa yüz yıl sonra bile etkisi devam edecek bir adım atmak mı?
Bu sorunun cevabı kişiden kişiye değişebilir.
Ama tarihin cevabı oldukça nettir.
Bugün isimlerini hatırlamadığımız binlerce insan yaşadı.
Dönemlerinin en güçlü isimleriydiler.
Gazeteler her gün onlardan bahsediyordu.
Meydanlar onların adını konuşuyordu.
Fakat bugün kimse onları hatırlamıyor.
Buna karşılık bazı insanlar vardı.
Onlar manşetlerde değildi.
Kalabalıkların önünde değildi.
Hatta yaşadıkları dönemde çoğu kişi isimlerini bile bilmiyordu.
Ama kurdukları sistemler, attıkları temeller ve bıraktıkları miras hâlâ yaşamaya devam ediyor.
İşte insanın aklına takılan soru tam da burada başlıyor.
Acaba tarihte gerçekten görünen kişiler mi oyunu oynuyordu?
Yoksa görünmeyenler mi?
Çünkü bazen perde önündeki hikâye başka olur.
Perde arkasındaki hikâye ise çok başka.
Ve tarihin en ilginç tarafı da budur.
Perde kapanmadan hangisinin gerçek olduğunu asla bilemezsiniz.
(devam edecek)
....
İnsanlar devleti hep aynı yerlerde arıyor.
Makamlarda.
Karargâhlarda.
Bakanlıklarda.
Gizli toplantılarda.
Oysa kimse asıl soruyu sormuyordu.
Devlet kimi izliyordu değil...
Devlet kimi yetiştiriyordu?
Çünkü devlet bazen sizin aklınıza dahi gelmeyecek insanları kullanıyordu.
Hatta isimlerini duysanız bile inanmayacağınız insanları.
Tam da bu yüzden dosyada gerçek isimler yoktu.
Sadece kodlar vardı.
KOD: KARTAL
KOD: FENER
KOD: SAHNE
KOD: YANKI
KOD: PUSULA
KOD: REJİSÖR
KOD: AKSİYON
KOD: MİRAS
İlk bakışta hiçbir anlam ifade etmiyorlardı.
Fakat her kodun altında onlarca yıllık kayıt bulunuyordu.
Bazıları tek bir şehirde görev yapmıştı.
Bazıları kıtalar arasında dolaşmıştı.
Bazıları ise milyonlarca insanın gözünün önünde yaşamıştı.
İnsanlar onları tanıyordu.
Fakat gerçekte kim olduklarını bilmiyordu.
İşte dosyanın en ürkütücü kısmı da buydu.
Çünkü bazen en görünmez kişi...
Herkesin tanıdığı kişidir.
Bazı sayfaların üstünde geleceğe ait tarihler var.
Bazılarının yanında ise kırmızı mühür bulunuyor.
AÇILMAYACAK.
BEKLENECEK.
AKTİF DEĞİL.
Dosyaların ise sonunda yeni bölümler var.
Daha önce kimsenin açmadığı bir bölümler.
Kapağın üzerinde yalnızca üç kelime yazıyor.
UYUYAN DOSYALAR LİSTESİ
Devamı yarın...
Seri Devam...
BÖLÜM 3
İkinci Kale
2001...
Birinci kale düşmüştü.
Meral Akşener bunu kimseye söylemedi.
Çünkü bazı zaferler kutlanmaz.
Saklanır.
Büyütülür.
Ve zamanı gelince kullanılır.
Başkentte herkes onun neden ayrıldığını tartışıyordu.
Gazeteler farklı şeyler yazıyordu.
Kulislerde farklı hikâyeler anlatılıyordu.
Fakat hiçbiri gerçeği bilmiyordu.
Çünkü gerçek hiçbir zaman gazetelerin ilk sayfasında yazmazdı.
Gerçek...
Dosyaların arasında yaşardı.
Meral Akşener o sabah siyah zarfı açtığında içinde yalnızca bir kart buldu.
Kartın üzerinde tek satır yazıyordu.
"İkinci kale seni bekliyor."
Altında ise yalnızca bir sembol vardı.
Dağ ve güneş.
Kafdağı Projesi'nin mührü.
Yıllardır karşısına çıkan aynı mühür.
Yıllardır peşini bırakmayan aynı işaret.
Meral Akşener kartı cebine koydu.
Ve birkaç gün sonra MHP'nin kapısından içeri girdi.
MHP dışarıdan bakıldığında disiplinli görünüyordu.
Sarsılmaz görünüyordu.
Tek parça görünüyordu.
Ama Beyaz Ulak yıllar önce uyarmıştı.
"En sağlam görünen kalelerde en büyük çatlaklar saklanır."
Meral Akşener ilk aylarda konuşmadı.
Sadece izledi.
Koridorları izledi.
İnsanları izledi.
Grupları izledi.
Sessiz kalanları izledi.
Çünkü bazen konuşanlar değil...
Suskunlar geleceği belirlerdi.
Bir yıl geçmeden ilk rapor hazırlandı.
Raporda isimler vardı.
Kırmızı isimler.
Sarı isimler.
Beyaz isimler.
Kırmızı olanlar değişime direniyordu.
Sarı olanlar bekliyordu.
Beyaz olanlar ise yeni düzenin parçası olabilecek kişilerdi.
Meral Akşener dosyayı gece boyunca okudu.
Sabaha karşı son sayfaya geldi.
Orada yalnızca şu cümle yazıyordu:
"Üçüncü kale için çekirdek kadro hazırla."
İlk kez o gece görevin tamamını anlamaya başladı.
Bu yalnızca bir parti yolculuğu değildi.
Bu bir inşa süreciydi.
2004
MHP içinde görünmeyen hareketlilik başladı.
Kimse açıkça taraf olmuyordu.
Ama herkes tarafını seçiyordu.
Küçük toplantılar yapılıyordu.
Ev buluşmaları düzenleniyordu.
Şehir şehir dolaşan ekipler oluşuyordu.
Meral Akşener artık yalnız değildi.
Etrafında bir halka oluşmuştu.
Koray Aydın
Ümit Özdağ
Ahat Andican
Müsavat Dervişoğlu
Ayhan Erel
Ali Sağır
Mehmet Bilgiç
Murat Eren.
Levent Başar.
Selçuk Koral.
Aylin Tunca.
Hakan Sancar.
Ve daha niceleri...
Kamuoyu onları sıradan siyasetçiler olarak görüyordu.
Ama dosyalarda başka isimleri vardı.
"Çekirdek Kadro."
2007
Bir gece.
Başkentin dışında bulunan eski bir çiftlik evinde toplantı yapıldı.
Katılanların sayısı on ikiydi.
Masanın ortasında siyah dosya duruyordu.
Meral Akşener ayağa kalktı.
İlk kez bütün isimlere aynı anda baktı.
Ve ilk kez açık konuştu.
"Bir gün ayrılacağız."
Odada sessizlik oluştu.
Kimse şaşırmamıştı.
Çünkü herkes bunu hissediyordu.
Ama ilk kez yüksek sesle söylenmişti.
"Bir gün yeni bir yol açacağız."
"Yeni bir yapı kuracağız."
"Yeni bir merkez oluşturacağız."
"Ve o gün geldiğinde geri dönüş olmayacak."
Kimse itiraz etmedi.
Çünkü o gece masadaki herkes aynı kaderi paylaşmaya başlamıştı.
Yıllar geçti.
MHP içindeki gerilim büyüdü.
Dışarıdan bakıldığında fikir ayrılıkları yaşanıyordu.
Fakat içeride daha büyük bir mücadele vardı.
Eski düzen ile yeni düzen savaşı.
Geçmiş ile gelecek savaşı.
Ve Meral Akşener her geçen gün daha fazla dikkat çekiyordu.
2016
Beklenen gün geldi.
Kopuş yaşandı.
Televizyonlar günlerce bunu konuştu.
Gazeteler manşet attı.
Rakipler sevindi.
Dostlar üzüldü.
Ama Beyaz Ulak'ın yıllar önce söylediği söz gerçekleşmişti.
"İkinci kale sonsuza kadar senin evin olmayacak."
İYİ Parti kuruldu.
İnsanlar bunun ani bir karar olduğunu düşündü.
Ama değildi.
Çünkü bazı kararlar bir gecede verilmez.
On beş yılda hazırlanır.
İYİ Parti büyümeye başladı.
İlk başta kimse önemsemedi.
Sonra dikkat etmeye başladılar.
Sonra izlemeye başladılar.
Sonra endişelenmeye başladılar.
Çünkü yeni parti yalnızca oy toplamıyordu.
İnsan topluyordu.
Kadrolar topluyordu.
Gelecek topluyordu.
2019
Meral Akşener İBB başkanıyla daha da yakınlaştı.
Destek verdi.
Yanında göründü.
Güven kazandı.
Yıllar boyunca aynı masalarda oturdular.
Aynı toplantılara girdiler.
Aynı fotoğraflarda yer aldılar.
Fakat hiç kimse Meral Akşener'in aklındaki asıl hesabı bilmiyordu.
Çünkü Beyaz Ulak'ın yıllar önce bıraktığı haritada hâlâ açılmamış son bir bölüm vardı.
Ve o bölümün başlığı şuydu:
"Dördüncü Kale."
2023 yaklaşırken ülkedeki bütün muhalif hareketler büyük bir masa etrafında toplanmaya başladı.
Adına Altılı Masası dediler.
Herkes bunun tarihin en büyük siyasi ortaklığı olduğunu düşünüyordu.
Gazeteler umut yazıyordu.
Televizyonlar zafer hesapları yapıyordu.
Fakat Meral Akşener masaya her oturduğunda aynı şeyi düşünüyordu.
Birlik kurmak zordu.
Ama birlik dağıtmak daha zordu.
Ve bazen bir masanın kaderi...
Masaya oturanlardan değil...
Masanın altındaki görünmeyen ayaklardan belirlenirdi.
Bugün hâlâ birçok kişi Altılı Masası'nın neden dağıldığını konuşuyor.
Ben başka bir soru soruyorum.
Gerçekten dağıldı mı?
Yoksa görevi bitince dağıtıldı mı?
Çünkü bazı olaylar yaşanır.
Bazı olaylar yaşatılır.
Aradaki farkı yıllar sonra anlarsınız.
O günlerde herkes adaylık krizine odaklandı.
Meral Akşener'e...
Kemal Kılıçdaroğlu'a...
Birlik Masası'nın diğer liderlerine...
Basın açıklamalarına...
Televizyon ekranlarına...
(Roller verilmişti ve perde açılmıştı)
Masanın dağılmasıyla başlayan süreç...
Masanın yeniden kurulmasıyla devam etti.
Ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Güven gitmişti.
Şüphe başlamıştı.
Ve seçim aslında o gün kaybedilmişti.
Bugün hâlâ soruyorum.
Bir siyasi lider neden kariyerinin en büyük riskini alsın?
Neden bütün okları üzerine çeksin?
Neden masayı devirsin?
Sonra neden geri dönsün?
Bir lider bunu tek başına yapmaz.
Çünkü her büyük kararın arkasında görünmeyen hesaplar vardır.
Ve bazen görünen kavga...
Gerçek kavga değildir.
O günlerde kamuoyu Kemal Kılıçdaroğlu ile Ekrem İmamoğlu arasındaki ilişkiyi konuşuyordu.
Birbirlerine duydukları güveni...
Aynı sahnede görünmelerini...
Aynı hedefe yürüdüklerini...
Fakat hiç kimse başka bir soruyu sormuyordu.
Bu güven ne zaman kurulmuştu?
Kim kurmuştu?
Ve neden kurulmuştu?
Çünkü yıllar önce MHP koridorlarında başlayan bazı ilişkiler...
İYİ'in kuruluşunda devam etmişti.
İYİ'in kuruluşunda başlayan bazı ilişkiler ise Altılı Masası'na taşınmıştı.
Ve masaya taşınan her ilişki...
Beraberinde eski hesapları da getirmişti.
İşte çoğu insanın görmediği nokta buydu.
Masada yalnızca liderler oturmuyordu.
Masada geçmiş de oturuyordu.
Eski kırgınlıklar da...
Eski sözler de...
Eski hesaplar da...
Ve bazen bir masayı dağıtan şey bugünkü tartışmalar değildir.
Yıllar önce kurulmuş dengelerdir.
Belki cevap çok basittir.
Belki de değildir.
Ama bildiğim bir şey var.
Tarih sonuçlara bakar.
Niyetlere değil.
Ve sonuç ortada.
Altılı Masası'nın dağılmasıyla başlayan süreç...
Yeniden kurulmasıyla bitmedi.
Tam tersine...
O gün görünmeyen çatlaklar büyüdü.
O gün görünmeyen güvensizlik yayıldı.
Ve o gün atılan adımlar yıllar boyunca tartışılacak bir dönüm noktasına dönüştü.
Siz hâlâ bunun yalnızca bir adaylık tartışması olduğuna inanıyorsunuz?
Çünkü adaylar değişir.
Liderler değişir.
Partiler değişir.
Ama bazı hamleler vardır.
Yıllar sonra dönüp baktığınızda...
Onların bir dönemin yönünü değiştirdiğini anlarsınız.
Belki bir gün Proje Kafdağı'nın bütün dosyaları açılır.
Belki bir gün Beyaz Ulak'ın kim olduğu öğrenilir.
Belki bir gün Altılı Masası kurulurken ve dağılırken yapılan bütün görüşmeler ortaya çıkar.
Belki Arda Demir'in notları...
Belki Meral Akşener'in kayıtları...
Belki de yıllardır saklanan raporlar gün yüzüne çıkar.
İşte o gün...
Bugün cevaplayamadığımız birçok sorunun cevabı bulunabilir.
Ama bugün söyleyeceğim tek şey şu:
Ülkenin siyasi tarihi yazılırken...
Altılı Masası'nın dağıldığı gün bir dipnot olmayacak.
Bir kırılma noktası olacak.
Ve belki de...
Asıl hikâye o gün başlamış olacak.
*******
Ekrem İmamoğlu o günlerde ülkenin en popüler isimlerinden biriydi.
Meydanları dolduruyordu.
Kameralar onu seviyordu.
Gazeteciler peşinden koşuyordu.
Partisinin geleceği olarak görülüyordu.
Fakat İmamoğlu'nun bilmediği bir şey vardı.
Meral Akşener onu ilk gördüğü gün bir siyasetçi olarak değerlendirmemişti.
Bir anahtar olarak değerlendirmişti.
Çünkü Beyaz Ulak yıllar önce başka bir şey söylemişti:
"Bazı kapılar içeriden açılır."
Meral Akşener yıllarca İmamoğlu'nun karşısına rakip olarak çıkmadı.
Eleştirmedi.
Kavga etmedi.
Tam tersine...
Yanında durdu.
Destek verdi.
Güven verdi.
Ve en önemlisi...
Dinledi.
İnsanlar konuşurken kendilerini anlatırlar.
Dinleyenler ise onları çözer.
İmamoğlu konuşuyordu.
Akşener dinliyordu.
İmamoğlu planlarını anlatıyordu.
Akşener not alıyordu.
İmamoğlu geleceği hayal ediyordu.
Akşener ise o geleceğin hangi taşlarla kurulacağını hesaplıyordu.
Yıllar geçti.
İkili arasındaki güven büyüdü.
Gazeteciler bunu dostluk olarak gördü.
Partililer bunu ittifak olarak yorumladı.
Destekçiler bunu kader ortaklığı sandı.
Fakat Akşener'in masasındaki siyah dosyada başka bir başlık vardı:
"Merkez Oyuncu."
Bir gece.
Kafdağı dosyalarının saklandığı odada yeni bir rapor hazırlandı.
Raporun ilk cümlesi şuydu:
"İmamoğlu artık sürecin merkezindedir."
Akşener raporu sessizce okudu.
Sayfaları kapattı.
Ve ilk kez gülümsedi.
Çünkü bazen bir insanı yenmek için karşısına çıkmanız gerekmez.
Bazen yalnızca onun gitmek istediği yolu biraz değiştirmeniz yeterlidir.
İmamoğlu bunun farkında değildi.
Kurduğu her cümlede biraz daha merkeze ilerliyordu.
Katıldığı her toplantıda biraz daha görünür oluyordu.
Yaptığı her çıkış onu oyunun merkezine taşıyordu.
Ve merkeze gelen herkes aynı riskle karşı karşıyaydı.
Çünkü merkeze ışık vurur.
Ama gölge de vurur.
Altılı Masası kurulurken İmamoğlu en çok konuşulan isimlerden biri olmuştu.
Kamuoyu onu geleceğin lideri olarak görüyordu.
Fakat Akşener başka bir şey görüyordu.
İhanet..
Bir gece Beyaz Ulak yeniden ortaya çıktı.
Masaya tek bir satır bıraktı.
Akşener satırı okudu.
Uzun süre sustu.
Sonra dosyayı kapattı.
Notta yalnızca şu yazıyordu:
"Bazı insanlar zirveye çıkarken yükseldiklerini sanır."
"Aslında hedef haline geliyorlardır."
İşte o gece Akşener ilk kez İmamoğlunun'un geleceğini gördü.
(devam edecek)
"Dördüncü kale açılıyor."
Seri Devam...
BÖLÜM 2
İlk Kale
Mart 1999.
Aradan üç ay geçmişti.
Konya'daki o geceyi bilen insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.
Fakat bazı geceler vardır.
İnsan hayatında yıllar sürmez.
Dakikalar sürer.
Ama etkileri onlarca yıl devam eder.
Meral Akşener için de o gece öyle olmuştu.
O günden sonra hiçbir konuşmasına eskisi gibi çıkmamıştı.
Hiçbir toplantıya eskisi gibi girmemişti.
Ve hiçbir insanı eskisi gibi değerlendirmemişti.
Çünkü artık insanlara değil...
Pozisyonlara bakıyordu.
İsimlere değil...
Yerlerine bakıyordu.
Ve ilk kez büyük resmi görmeye başlamıştı.
Başkentte siyaset kaynıyordu.
DYP'nin içerisinde görünmeyen bir gerilim oluşuyordu.
Televizyonlar bunu fark etmiyordu.
Gazeteler bunu yazmıyordu.
Ama koridorlarda dolaşan herkes hissediyordu.
Bir şey değişiyordu.
Meral Akşener artık yalnızca konuşan bir siyasetçi değildi.
Gittiği her şehirde daha büyük kalabalıklar topluyordu.
Katıldığı her toplantıda daha sert konuşuyordu.
Parti içindeki bazı isimler onu alkışlıyordu.
Bazıları ise dikkatle izliyordu.
Çünkü yükselen her yıldızın gölgesi de büyür.
Ve gölgeler bazen insanları korkutur.
Bir akşam...
Parti genel merkezinin alt katındaki küçük toplantı odasında dört kişi bir araya geldi.
Kapılar kilitlendi.
Telefonlar kapatıldı.
Perdeler çekildi.
Masanın ortasında sadece bir çaydanlık vardı.
Meral Akşener sessizce oturuyordu.
Karşısındaki yaşlı adam konuştu.
"Bu gidişle seni durdurmaya çalışacaklar."
Meral Akşener çayından bir yudum aldı.
"Kim?"
Adam hafifçe güldü.
"Siyasette kim olduğu önemli değildir."
"Ne zaman olduğu önemlidir."
Odadakiler sessizleşti.
Adam devam etti.
"Çünkü herkes aynı hatayı yapar."
"Rakibini görür."
"Ama rakibini hareket ettiren eli göremez."
Meral Akşener masanın üzerindeki dosyayı açtı.
İçerisinde onlarca isim vardı.
Bazılarının yanında kırmızı işaretler bulunuyordu.
Bazılarının yanında ise mavi işaretler.
"Bu insanlar kim?"
diye sordu.
Yaşlı adam derin nefes aldı.
"Bir kısmı kariyer peşinde."
"Bir kısmı makam peşinde."
"Bir kısmı para peşinde."
"Asıl tehlikeli olanlar ise başka şeylerin peşinde."
Meral Akşener dosyayı kapattı.
Aklına üç ay önceki harita geldi.
İlk kale.
İlk mücadele.
İlk sınav.
Belki de her şey şimdi başlıyordu.
Yaz ayları yaklaşırken parti içerisindeki gerilim büyümeye başladı.
Koridorlarda fısıltılar dolaşıyordu.
Bazı gazeteciler kulis haberleri yazıyordu.
Bazı televizyoncular yeni dengelerden söz ediyordu.
Fakat kimse olayın tamamını göremiyordu.
Çünkü görünen kavga ile görünmeyen kavga aynı şey değildi.
Görünen tarafta insanlar koltuk için mücadele ediyordu.
Görünmeyen tarafta ise geleceğin siyasi haritası çiziliyordu.
Bir gece.
Meral Akşener çalışma odasında yalnız oturuyordu.
Masanın üzerinde onlarca dosya bulunuyordu.
Saat gece yarısını geçmişti.
Telefon çaldı.
Numara görünmüyordu.
Telefonu açtı.
Karşıdan gelen ses sakindi.
"İlk kalede ilerliyorsun."
Asena bir anda doğruldu.
Bu sesi daha önce duymuştu.
Yıllar değil...
Aylar önce.
Karlarla kaplı o köy evinde.
Beyaz Ulak.
"Sen misin?"
Karşı taraf cevap vermedi.
Sadece konuşmaya devam etti.
"Unutma."
"İnsanlar liderleri takip eder."
"Ama sistemler insanları takip eder."
"Asıl mücadele kişilere karşı değil."
"Düşüncelere karşıdır."
Asena ayağa kalktı.
"Peki ikinci kale ne zaman?"
Sessizlik oldu.
Uzun bir sessizlik.
Sonra yalnızca tek bir cümle duyuldu.
"İlk kale düşmeden ikinci kapı açılmaz."
Hat kesildi.
Kasım ayı yaklaşırken büyük kongreye günler kalmıştı.
Parti içerisindeki herkes sonucu konuşuyordu.
Kim kazanacak?
Kim kaybedecek?
Kim yükselecek?
Kim tasfiye olacak?
Fakat kimsenin bilmediği başka bir soru vardı.
Belki de en önemli soru buydu.
Bu kongre gerçekten bir son muydu?
Yoksa çok daha büyük bir hikâyenin başlangıcı mıydı?
Meral Akşener pencereye yürüdü.
Şehrin ışıklarına baktı.
Aklında Beyaz Ulak'ın sözleri vardı.
"Önce merkez."
"Sonra ayrılık."
"Sonra yeni bir yuva."
O gece ilk kez şunu düşündü:
Belki de bazı yollar insanın seçtiği yollar değildir.
Belki bazı yollar insanı seçer.
Ve o seçildiğini hissetmeye başlamıştı.
Ama henüz önünde duran fırtınanın büyüklüğünü bilmiyordu.
Çünkü ilk kale hâlâ ayaktaydı.
Ve savaş daha yeni başlıyordu.
Fakat bu savaşta taraflar yoktu.
En azından dışarıdan bakıldığında.
Gazeteler başka şeyler yazıyordu.
Televizyonlar başka şeyler konuşuyordu.
Parti binalarında başka hesaplar yapılıyordu.
Fakat görünmeyen tarafta farklı bir oyun oynanıyordu.
Çünkü bazı insanlar seçim kazanmaya çalışır.
Bazıları parti yönetmeye çalışır.
Bazıları ise gelecek inşa etmeye çalışır.
Ve bu üçü aynı şey değildir.
Kasım 1999.
Büyük kongre günü gelmişti.
Başkent günlerdir hareketliydi.
Otel lobileri doluydu.
Gazeteciler koridorlarda koşuşturuyordu.
Delegeler grup grup toplantılar yapıyordu.
Telefonlar susmuyordu.
Herkes sonucu merak ediyordu.
Ama Meral Akşener sonucu merak etmiyordu.
Çünkü sonucu zaten biliyordu.
Merak ettiği şey sonucun ardından ne olacağıydı.
İşte gerçek soru buydu.
Kongre salonu insanlarla doluydu.
Konuşmalar yapıldı.
Sloganlar atıldı.
Alkışlar yükseldi.
Kameralar çalıştı.
Saatler geçti.
Ve beklenen sonuç açıklandı.
Parti yönetimi yerini korumuştu.
Salonun bir tarafı seviniyordu.
Diğer taraf sessizdi.
Fakat Meral Akşener'in yüzünde ne öfke vardı ne de hayal kırıklığı.
Çünkü o gün kaybetmediğini biliyordu.
Çünkü bazı savaşlarda geri çekilmek yenilgi değildir.
Yeni cephe açmaktır.
Aynı gece.
Saat 01:17.
Şehrin dışında eski bir çiftlik evinde altı kişi toplandı.
Masanın üzerinde haritalar vardı.
Dosyalar vardı.
İsim listeleri vardı.
Meral Akşener içeri girdiğinde herkes ayağa kalktı.
Kimse konuşmuyordu.
Sonunda Süleyman Soylu sözü aldı.
"Birinci kale tamamlandı."
Meral Akşener sessiz kaldı.
Süleyman Soylu devam etti.
"Şimdi ikinci aşama başlıyor."
Masadaki siyah dosya açıldı.
İçerisinde onlarca isim vardı.
Bazılarının yanında yıldız işareti bulunuyordu.
Bazılarının yanında kırmızı çarpı.
Bazılarının yanında ise yalnızca soru işareti.
Meral Akşener sayfaları çevirmeye başladı.
Bir süre sonra durdu.
Başını kaldırdı.
"Bu liste nedir?"
Odadaki herkes birbirine baktı.
Sonunda Süleyman Soylu cevap verdi.
"Yarının sahipleri."
Meral Akşener gözlerini kıstı.
"Peki kırmızı işaretler?"
Sonunda Süleyman gülümsedi.
"Yarının sahipleri olamayacak olanlar."
Odadaki hava bir anda değişti.
Aynı gece.
Şehrin başka bir noktasında.
Beyaz Ulak yeniden ortaya çıkmıştı.
Bu kez yalnız değildi.
Karanlık bir odada dört kişiyle oturuyordu.
Masanın üzerinde eski bir harita vardı.
Konya'daki toplantıda görülen haritanın aynısı.
Sadece bu kez yeni işaretler eklenmişti.
Birinci kalenin üzerine siyah bir mühür vurulmuştu.
İkinci kalenin çevresi ise kırmızı çember içine alınmıştı.
Beyaz Ulak haritaya baktı.
Sonra sessizce konuştu.
"Beklediğimizden hızlı ilerliyor."
Karşısındaki adam sordu.
"Risk var mı?"
"Her zaman."
"Peki başarısız olursa?"
Beyaz Ulak ilk kez başını kaldırdı.
"Başarısız olamaz."
"Neden?"
Çünkü o yalnızca bir kişi değil."
"O artık bir süreç."
2000 yılına girildiğinde siyasi dengeler değişmeye başlamıştı.
Henüz kimse bunun farkında değildi.
Ama bazı gazeteciler aynı isimleri farklı yerlerde görmeye başlamıştı.
Bazı bürokratlar beklenmedik şekilde görev değiştiriyordu.
Bazı iş insanları yeni çevrelerle tanışıyordu.
Bazı eski siyasetçiler ise birden bire ortadan kayboluyordu.
Tesadüf gibi görünüyordu.
Ama değildi.
Çünkü görünmeyen ağ yavaş yavaş kuruluyordu.
Ve ağ kurulduğunda artık geri dönüş olmayacaktı.
Bir gece.
Meral Akşener evine döndüğünde kapısının önünde küçük bir kutu buldu.
Gönderen yoktu.
İsim yoktu.
Adres yoktu.
Kutuyu açtı.
İçinden eski bir anahtar çıktı.
Paslıydı.
Yıllardır kullanılmamış gibiydi.
Yanında tek satırlık bir not vardı.
"Asıl kapı henüz açılmadı."
Asena notu defalarca okudu.
Sonra anahtarı cebine koydu.
Çünkü artık şunu anlamaya başlamıştı.
Kendisine verilen görev bir parti meselesi değildi.
Bir seçim meselesi değildi.
Bir liderlik yarışı hiç değildi.
Daha büyük bir şeydi.
Çok daha büyük.
Ve tam o günlerde...
Devletin en gizli arşivlerinden birinde...
Yıllardır açılmayan bir dosya yeniden raftan indirildi.
Dosyanın kapağında yalnızca şu yazıyordu:
PROJE KAFDAĞI
Dosyayı açan görevli içerideki ilk sayfaya baktığında yüzü değişti.
Çünkü ilk sayfada yazan isimlerden biri Meral Akşener'di
Fakat onu asıl şaşırtan şey isim değildi.
Tarihti.
Çünkü dosyanın hazırlanma tarihi 1987'ydi.
Yani Meral Akşener'in siyasette adının bile bilinmediği yıllar...
Dosya yıllar önce hazırlanmıştı.
Ve görünüşe göre bazı insanlar...
Henüz oyun başlamadan oyuncuları seçmişti.
Ama dosyanın son sayfasında yazan cümle her şeyden daha ürkütücüydü.
"Birinci aşama tamamlandığında ikinci taşıyıcı devreye alınacaktır."
Peki ikinci taşıyıcı kimdi?
Meral Akşener miydi?
Yoksa bütün hikâyede henüz adı bile geçmeyen başka biri mi vardı?
İşte asıl soru buydu.
Ve cevabı bilen tek kişi...
Beyaz Ulak'tı.
(devam edecek)
Eskiden insanlar öğrenmek isterdi.
Şimdi haklı çıkmak istiyor.
Bir ömürlük sorulara, on saniyelik cevaplar aranır olmuş.
Herkes hüküm vermeye hazır.
Kimse anlamaya niyetli değil.
Bilgi çağında yaşıyoruz.
Ama düşünmeye ayrılan süre her geçen gün azalıyor.
Selam olsun görünenin ötesine bakmaya cesaret edenlere...
Selam olsun satırların arasında yazılmayanı arayanlara...
Selam olsun sahneye değil, sahnenin arkasındaki gölgelere dikkat kesilenlere...
Ey duyduğuyla yetinmeyenler...
Ey anlatılan kadar saklanana da kulak verenler...
Ey bazen bir tesadüfün ardında başka ihtimaller arayanlar...
Bu satırlarda okuyacağınız şey bir tarih kitabı değildir.
Bir haber metni değildir.
Bir siyasi analiz hiç değildir.
Burada anlatılanlar; zihinde dolaşan ihtimallerin gerçekle buluştuğu yerdir.
Bazen insanlar yaşanan olaylardan çok, yaşandığına inandıkları hikâyelerle şekillenir.
Bazen bir söylenti yıllarca yaşar.
Bazen bir soru, cevabından daha uzun ömürlü olur.
Ve bazen bir kurgu, gerçeğin ulaşamadığı yerlere ulaşır.
Bu yüzden şimdi okuyacaklarınızı bir iddia gibi değil...
Bir rivayet gibi değil...
Bir ihtimalin peşinden yürüyen bir hayat hikayesi gibi okuyun.
Sonra da bütün satırlar bittiğinde kendinize yalnızca tek bir soru sorun:
"Gerçekten her şey göründüğü gibi miydi?"
Bazı hikâyeler vardır...
Başladığında kimse fark etmez.
Gazeteler yazmaz.
Televizyonlar konuşmaz.
Muhalefet görmez.
İktidar anlatmaz.
Yıllar geçer.
Aktörler değişir.
Partiler kurulur.
Partiler dağılır.
Liderler yükselir.
Liderler düşer.
Fakat o hikâye yürümeye devam eder.
Ve bir gün insanlar dönüp geriye baktığında aynı soruyu sorar:
"Her şey ne zaman başladı?"
İşte bu satırlar o sorunun cevabını arayanlar içindir.
Bir tarih kitabı değildir.
Bir siyasi analiz değildir.
Bir istihbarat raporu değildir.
Bu bir devlet sırrıdır.
Tarih bazen insanların inandığı hikâyelerden oluşur.
Bu yüzden okuyacağınız her satırı bir iddia gibi değil...
Bir gerçeklik öyküsü gibi okuyun.
Ve kendinize yalnızca tek bir soru sorun:
Bazı karşılaşmalar gerçekten tesadüf müdür?
Yoksa bazı insanlar daha ilk günden aynı hikâyenin içine mi doğarlar?
Takvimler 22 Aralık 1998'i gösterdiğinde...
Türkiye uyuyordu.
Ama herkes uyumuyordu.
*******
BÖLÜM 1
Beyaz Ulak
22 Aralık 1998.
Gece 03:11.
Konya Ovası'nın ortasında unutulmuş küçük bir köy.
Rüzgâr sert esiyordu.
Kar taneleri gecenin içinde savruluyor, eski taş evlerin duvarlarına çarpıyordu.
Köyün dışındaki tek katlı bir evde ise ışıklar yanıyordu.
Normal şartlarda herkesin uyuyor olması gereken bir saatte dört kişi aynı masanın etrafında oturuyordu.
Odadaki hava ağırdı.
Sanki herkes bir şey bekliyordu.
Fakat kimse neyi beklediğini bilmiyordu.
Masanın üzerinde eski bir saat vardı.
Saatin saniye ibresi ilerledikçe odadaki sessizlik daha da büyüyordu.
Sonra...
Kapı üç kez vuruldu.
Tak.
Tak.
Tak.
Ev sahibi ayağa kalktı.
Kapıya yöneldi.
Kapıyı açtığında içeriye bembeyaz kıyafetler giymiş bir adam girdi.
Yüzü tamamen beyaz bir peçeyle kapalıydı.
Ne yaşını anlamak mümkündü ne de kim olduğunu.
Adam ağır adımlarla yürüdü.
Masaya yaklaştı.
Kimse konuşmadı.
Çünkü bazen sessizlik, sorulacak bütün sorulardan daha güçlüdür.
Adam ceketinin iç cebinden siyah bir zarf çıkardı.
Masanın üzerine bıraktı.
Sonra ilk kez konuştu.
"Devletler seçimlerle değişmez."
Odadaki herkes dikkat kesildi.
Adam devam etti.
"Devletler kadrolarla değişir."
"Partiler gelir."
"Partiler gider."
"Liderler yükselir."
"Liderler düşer."
"Ama devletin uzun yürüyüşü devam eder."
Peçenin arkasındaki gözler doğrudan genç kadına çevrildi.
"Önünde uzun bir yol var."
"Önce merkez."
"Sonra ayrılık."
"Sonra yeni bir yuva."
"Sonra yeni bir ayrılık."
"Ve en sonunda büyük temizlik."
Genç kadın ilk kez konuştu.
"Temizlikten kastınız nedir?"
Adam cevap vermedi.
Sadece masadaki zarfı işaret etti.
Zarf açıldığında içinden eski bir harita çıktı.
Fakat bu sıradan bir harita değildi.
Şehirler yoktu.
Nehirler yoktu.
Dağlar yoktu.
Yerlerine kaleler çizilmişti.
Bazılarının üzerine kırmızı çarpılar atılmıştı.
Bazıları ise daire içine alınmıştı.
Adam haritanın üzerindeki ilk kaleyi gösterdi.
"Buraya gireceksin."
İkinci kaleyi gösterdi.
"Burada yükseleceksin."
Üçüncü kaleyi gösterdi.
"Burada savaş başlayacak."
Dördüncü kaleyi gösterdi.
"Buradan ayrılacaksın."
Beşinci kaleyi gösterdi.
"Ve sonunda yeni bir sancak dikeceksin."
Odadaki herkes birbirine baktı.
Kimse tam olarak ne anlatıldığını anlamıyordu.
Fakat herkes büyük bir planın ilk cümlelerini duyduğunu hissediyordu.
Adam son kez konuştu.
"İnsanlar seni rakip sanacak."
"Bazıları seni düşman görecek."
"Bazıları kahraman."
"Ama hiçbiri gerçeği bilmeyecek."
Genç kadın kaşlarını çattı.
"Peki gerçek ne?"
Beyaz Ulak ilk kez hafifçe gülümsedi.
"Gerçek..."
"En son öğrenilen şeydir."
Saat 03:42'de toplantı sona erdi.
Beyaz Ulak geldiği gibi sessizce ayrıldı.
Kar yağışı devam ediyordu.
Fakat o gece yalnızca kar yağmıyordu.
Bir plan da ilk kez hareket etmeye başlamıştı.
Ve o planın sonuçları yıllar boyunca ülkenin siyasi haritasını değiştirecekti.
Kimse bunu henüz bilmiyordu.
Ama tarih bazen gürültüyle başlamaz.
Bazen yalnızca bir kapının üç kez vurulmasıyla başlar.
(devam edecek)
Her şeyin bir başlangıcı vardır....