Tıp Fakültesini kazandığım gün sanki bir rüya gibiydi..
Anadolu'nun en ucunda, derslerin çoğu boş geçen bir okuldan, hem de Hacettepe'yi kazanmak rüyadan da öteydi..
Tercih listesinde ilk sıraya yazdığımda İngilizce öğretmeni yarı alaylı bir şekilde "daha makul bir yer yazsaydın keşke demişti..
O günden bu yana geçen zamanda üstüste binen yıllar bir kahvenin hatırını geçti..
Hani eskiden film reklamları vardı, "aşk, nefret, intikam tekmili bir arada sinemamızda" diye, biraz öyle biraz böyle aynen bir film gibiydi geçen zaman..
Her zaman söylerim, ilkokuldan başlayarak öğretmenlerim ve mentorlarımdır bugün olduğum yerde bulunmamın nedeni..
Haklarını ödeyemem..
Dokunduğum, ameliyat ettiğim hasta sayısını ise unuttum..
Geçen gün branşımın temel kitabını açtım baktım, görmediğim vaka neredeyse yok, yapmadığım ameliyat ise çok az..
Böyle olunca insan daha sağlam, daha dik durduğunu hissetse de her hasta sürprizlerle dolu olabiliyor, şaşırtabiliyor..
Bizim meslekte öğrenmenin yaşı yok..
Hastalarım ve öğrenciler kendimi dinç ve zinde tutabilmemin en önemli yardımcıları..
İyi bir cerrah mıyım??
Sanırım yıllar içinde kalfalıktan çıktım, işimde fena sayılmam..
Zaten, öyle birşeydir ki cerrahlık, gün olur sanırsın ki dünyada senden daha iyisi yoktur, gün olur kendinden bile saklanmaya çalışırsın aynaların önünden geçerken..
Ameliyat edersin hastayı, günlerce gaz çıkaramaz, sen de onunla birlikte kabız olursun!!
Komplikasyon olma olasılığı vardır, hastanla birlikte karnın ağrır, rüyalarında her yer kan içindedir, kabuslarla uyanırsın..
Her hasta ayrı bir öyküdür, her hastada yeni bir macera başlar, sen yalnız bir kovboysundur, gün batarken güneşe doğru doğru "I'm a lonely cowboy" şarkısını mırıldanır, doğal akışındaki herkesin dünyasına dönersin, marketten alışveriş yapıp eve dönerken, oysa ki bir hastanın diyelim ki karaciğerindeki tümörü çıkarmışsındır o gün..
Gün 24 saat değildir, aslında hiçbir saat değildir, çünkü bitmeyen bir zamanın içinde ölümü kovalama peşindesindir, ta ki gelip seni bulana kadar..
Benimki belki bir mucizeydi başlangıçta, ama iyi ki de doktor ve iyi ki de cerrah ve iyi ki de çocuk cerrahı olmuşum diyorum aynaya baktıkça her bir telinde ayrı bir öykü bulunan tel tel ağarmış saçlarımı tararken..
Binlerce yıllık bir mesleğin bugüne gelmesinde emeği olan herkese, saygıyla..
Futbol millî takımı için yapılan tanıtım filmi içinde spor dışında herşey var..
Sözüm ona "amatör" ruhla "profesyonel" bir yarışa gidiyorlar..
Film, savaşa gidermiş gibi hazırlanmış..
Halet-i ruhiyemiz bu aslında..
Sakin değiliz, huzurlu değiliz, her an kavga eder gibiyiz..
O zaman, gençlere neden kızıyoruz ki?!
Bir şey ne kadar çok karmaşık hale gelirse çözülmesi de o kadar zordur doğal olarak..
Hele de bu arada bir deli kalkıp taş atarsa kuyuya, tam kördüğüm olur işler..
Toplumsal bilinçaltımız basit işlerden hiç hoşlanmıyor..
Sorunları basit bir şekilde çözümlemek yerine önce karmakarışık hale getirip sonra çözmeyi daha çok seviyoruz..
Sadeliği hiç sevmiyoruz..
Yasalarımız, yönetmeliklerimiz, tüzüklerimiz de öyle değil mi?
Okumaya bir başlıyorsunuz, “bilmem ne tarihinde bilmem kaç sayılı kararla düzenlenip gene bilmem ne tarihine bilmem kaç sayılı kararla revize edilen..” diye başlayan bir dolu parantez görmez miyiz!!
Cümle bittiğinde anlayabilirsen anla ne dediğini o maddenin!!
Bu kez yorumcular çıkıyor ortaya, bilen bilmeyen kendi kafası ve inancına göre başlıyor “bana göre olması gereken” diye konuşmalara..
Sonuçta harcanan emek bir ton, gidilen yol ise ancak bir arpa boyu..
Sağlıkta da öyle değil mi?!
Geçtiğimiz yıl hekime başvuru sayısı toplam olarak 1 milyar 47 milyon, kişi başına yıllık hekime başvuru sayısı da 12.2 olarak gerçekleşmiş..
Bu oranlar dünyadaki en yüksek oranlardan..
Yaptığımız işe bile güvenmeyip sağlamasını almaya çalışan bir toplumuz..
Bu bir hastalık, işin aslına bakarsanız..
Olan ortada, olması gerekeni de görüyoruz, ama sonuca ulaşmak için gerekli işlemi gerçekleştirmek için yapmamız gerekenleri zorlaştırdıkça zorlaştırıyoruz..
Bir tür Ortadoğu kültürü bu aslında..
Çözümsüzlüğü çözüm saymak!!
Ya da, sorunlardan beslenmek..
Gençler işte o yüzden sevmiyor artık eskileri!!
Pencereden çıplak gözle görünenler..
Ne çok hayalim olurdu çocukken yıldızlar, galaksiler arasında dolaşan bir uzay gemisinde olup bilinmeyen düşmanlarla savaşmak gibi..
Doğan Kardeş dergisinde "Gordon" ve "Yüzbaşı Volkan" ile başlayıp "Star Trek" dizilerindeki "Atılgan" gemisi ile ne çok uçtum, anlatsam inanmazsınız!!
Apollo 11'in aya inişini saniye saniye anlatabilirdim o zamanlar, çünkü ben de oradaydım!!
Aslında pilot olup uçmayı çok istemiştim Balıkesir'de geçen çocukluğum sırasında, ama gözlük takınca tüm hayallerim suya düştü, yeryüzünde oturmak zorunda kaldım..
Gerçi, yaşam serüveninde o ya da bu şekilde uçtuğum/uçurulduğum çok zamanlar oldu, ben de onları gerçekleşmeyen hayallerime saydım..
Halâ en büyük zevklerimdendir uzay filmleri izlemek..
Ve en büyük dileğimdir evrende toz bulutu içinde de olsa galaksiler arasında dolaşmak..
Belli mi olur, ölüp toprağa karışınca belki benle birlikte yaşlanan birkaç element elele verir, sonu bilinmez maceralara atılıp hayallerimizin peşinde koşarız!!
Bugün sosyal medyada geçmişi güçlü olan bir üniversitenin bir kliniğinde "bezdiri" (mobbing) olduğuna ilişkin çok kişi tarafından da görülen ve yorum yapılan bir paylaşım gördüm..
Öğrencilerle her staj döneminde bu konuyu enine boyuna tartışırız..
İki noktada net olamıyorlar: Birincisi, tanımlama; ikincisi de, örnekleme..
Algı daha çok şu şekilde: Zorla iş yaptırma, kıdemi gereği yapması gereken işleri engelleme, cerrahi branşlarda ameliyata almama hatta kıdemlilerin/hocaların kişisel işlerini yaptırmaları!!
Örnek verin dediğimde ise hep "duyum"lardan bahsediliyor..
Bu konunun kesinlikle netleşmesi ve ilgili kurum ve meslek kuruluşlarının durumu açıklayıcı/önleyici çalışmaları gecikmeden başlatmaları gerekiyor..
Çünkü, TUS sonuçları gösteriyor ki, "ağır" olduğu ifade edilen branşları seçen mezun sayısı giderek azalıyor..
Bu azalmanın en önemli nedenlerinden birisi de bu "bezdiri" söylemleri..
Asistanların kendi aralarında kurdukları gruplarda aslında ciddiye alınması, ama doğruluğunun da mutlaka kanıtlanması gereken iddialar var..
Ben bu konuda çok duyarlıyım, hangi alanda olursa olsun bezdirinin ucunun bir "insanlık suçu"na dek gidebilecek çok ciddi bir olay olduğunu kabul ediyorum..
Ancak, asistan arkadaşlarımın "bezdiri" tanımlamasını (kişiselleştirmeden, nesnel verilerle) çok iyi yapıp haklarını hiç gecikmeden aramalarını öneriyorum..
Böyle sosyal medya mesajları, ne yazık ki zaten mesleğimizi kötülemek için hazırda bekleyenler için arayıp da bulamadıkları bir fırsat yaratıyor..
Önce kendi kliniklerine/dekanlıklarına/hastanelerine, daha sonra da bulundukları yerdeki tabip odalarına, olmadı YÖK/Sağlık Bakanlığına mutlaka yazılı olarak başvurmaları çok önemli..
Bu konuyu aslında kendileri ile de tartışmak isterim, dileyen arkadaşım bana ulaşabilir..
Birlik olduğunuzda, haklı olduğunuzda mutlaka gereği yapılacaktır, emin olun..
Son günlerde yaşayıp da hayret ettiğimiz şeyleri görünce eski bir istihbaratçının sözleri geldi aklıma..
"Eğer birileri dini ortadan kaldırmak istese bunu dinci bir parti eliyle, şeriatı getirmek istese bunu da lâik bir parti eliyle yapar"!!
Buna toplumbilim dilinde "ters psikoloji" deniyor..
Bir başka deyişle; "bir grubun ya da kişinin belirli bir davranış yapmasını sağlamak için görünüşte bunun tam tersini teşvik etme yöntemi"..
İki ucu keskin bıçak, bakalım günler daha neler getirecek!!
MAK Danışmanlık'ın 18 - 29 yaş aralığındaki 8 bin gençle yaptığı araştırmaya göre gençlerin:
👉Yüzde 64'ü başka bir ülke vatandaşlığı verilmesi halinde Türkiye'den ayrılmayı düşünüyor,
👉Yüzde 74,7'si işe girerken "kayırmacılık ve torpilin" belirleyici olduğuna inanıyor,
👉Yüzde 53,2'si sosyal medyada dahi düşüncesini "özgürce" ifade edemediğini söylüyor..
Ve gençlerin durumu böyleyken, onlardan iki nesil geride olanlar tepede koltuğa yapışmış yerlerini kaybetmemek için her yolu deniyor!!
Bugün öğleden sonra bir tiyatro izleyeceğiz..
Asıl aktörlerin yanında çakma aktörler ile senaryosu belli ama sahnede bir tür “tuluat” şeklinde gerçekleşeceği artık belli olan bir oyuna tanık olacağız..
İki başaktör de rollerini paylaşmak istemiyor, o yüzden sahnede “itmeli-kakmalı” bir “ortaoyunu” seyretmemiz olasılığı yüksek..
İnsanlar işlerini güçlerini bıraktı, merakla oyunun başlama saatini bekliyor..
Bambaşka bir senaryonun asıl aktörleri olup da bugünün senaryosunu yazanlar için ise kimin neyi oynayacağının hiçbir önemi yok..
Onlar oyunu oturdukları yerden keyifle seyredecekler..
Bacteria created using mirror images of natural biomolecules would pose a grave threat to life on Earth, some researchers warn, but a new study suggests they would struggle to survive in the wild https://t.co/ZzDZ8bzZUb
Bu bir kabak..
Burada olması konusunda benim hiçbir dahlim yok!!
Kendisi geçen yıldan yerini seçmiş, burada çıkıp büyümeye karar vermiş..
O zaman bize de onu koruyup büyütmek kalmış.. 😍😍
Benim adım marul!!
Geçen sonbaharda tohum olarak saçılmışım her yere..
Baharla birlikte başımı kaldırdım, yapraklarımı büyüttüm, tatlandım, yenmeye hazır hale geldim..
Artık beni afiyetle yiyebilirsiniz.. 😎😎
Her kış yapraklarını büküp toprağın üzerine yatıyor..
Bahar geldiğinde aradaki ölgünlerini kesip atıyoruz..
Haziranda kendine gelip nefis çiçeklerini açıyor..
Bu güzellik o kadar yoruyor ki kendisini, hemen yorulup dinlenmeye geçiyor bir sonraki sene için..
MAK Danışmanlık'ın 18 - 29 yaş aralığındaki 8 bin gençle yaptığı araştırmaya göre gençlerin:
👉Yüzde 64'ü başka bir ülke vatandaşlığı verilmesi halinde Türkiye'den ayrılmayı düşünüyor,
👉Yüzde 74,7'si işe girerken "kayırmacılık ve torpilin" belirleyici olduğuna inanıyor,
👉Yüzde 53,2'si sosyal medyada dahi düşüncesini özgürce ifade edemediğini söylüyor.
Araştırma: Türkiye'de gençlerin yüzde 64’ü geleceğini başka ülkede arıyor https://t.co/I6PTuSaaxT
İlkeli olmak bir değerdir..
Bugünlerde buna "omurgalı" olmak da deniyor!!
Karşıtına da "yanardöner fener"!!
Dik durabilmek gerçekten zor..
Hırs ve ihtiraslar her ne kadar saklanmaya çalışılsa da, "yan cebime koy" sırıtışı her halden belli oluyor..
Buna bir de "siyaset" ya da "işin politikası" diyorlar..
Kılıf uydurmak en kolay iş..
Nereye kadar?!
Herhalde, gidebildiği yere kadar!!
İlkeli kalabilmek peki??
O da kişinin olgunluğuna/entellektüel kapasitesine kalmış görünüyor..
Entellektüel "olmak" mı, yoksa entellektüel gibi "görünmek" mi?
Sözcüklere takla attırarak anlaşılmaz cümlelerle birşeyler söyleyip kendini alkışlatanlara "entellektüel" denir mi?
Yüzeysel gündelik bilgileri bir araya getirip zaten okumayı beceremeyen bir topluma aynı şeyleri farklı cümlelerle anlatmak "entellektüellik" mi?
Böyle insanların biraraya gelip "akil" gibi görülmelerinin bir gerçekliği var mı?
Ortalık sabah karşılaşınca yüzyüze gelmeyi beceremeyen, "günaydın" demekten aciz, varlığı kendinden menkul, kendini bir halt zanneden (çok affedersiniz ama) erkek ve dişi öküzlerle doldu..