Aşk, doğası gereği bir insanda habis olmayan bir özgürlüktür. A her alkol içmeye oturduğumuzda aşkı konuşmak zorunda mıyız, bu konuda daha fazla konuşmayalım. Tam konunun en iyi yerine geldiğimde B sözümü kesti, neyse daha fazla üstelemeyeceğim. B öfkelendi, başka bir zaman olsa anlardım, bir saniye sonra birkaç kelime söylemek istiyorum. İnsanlar ömür boyu aşkı düşünürler, konuşurlar ve asla ulaşamazlar, Bay Barmen acil alkole ihtiyaçımız var, boşalan bardaklarımızı doldur. A konuştuklarımı gerçekten konuşmak istiyor muyum? Düşündüklerimi gerçekten düşünmek istiyor muyum? Bildiklerim gerçekten benim bildiklerim mi? Öğrenmek istediklerim gerçekten öğrenmek istediklerim mi? Yaptıklarımı gerçekten yapmak istiyor muyum? Hayatım gerçekten yaşamak istediğim hayat mu? Bütün hayatım gerçekten ben miyim? Gerçekte ben neyim? Zaman zaman bu sorular aklımı işgal ederler ve savaşırlar, hepsinin muhakkak cevabı var, insan cevabı olmayan soruları kendine soramaz. Böyle olunca kendimde kuşkuya düşerim, içime bir korku musallat olur, yavaşça kaybolur, hayatım benim değilmiş ve bir kimsenin beynime yüklediği bir yazılımı yaşıyormuşum gibi kandırıldığımı düşünürüm, yaşadığım hayata pişman olurum. Kendi kendime şöyle derim, bir hayatım vardı onu da yaşatmadılar.
Serdar ZAMAN
ŞEHİR
Sokak Kitapları Yayınları
S: 127
Hugh’ ın ilk kurşunu barın gerisinde, raftaki bir viski şişesini kırdı. İkinci Henry’ nin başının hemen yukarısında asılı olan çerçeveli belgeyi deldi. Üçüncüsü ise barmenin sağ yanağını uçurdu. Ortalığı pembe kan damlaları ve et parçacıkları saçıldı.
Henry bir çığlık attıktan sonra çiftenin durduğu kutuyu kaparak barın arkasına sindi. Hugh’ ın kendisini vurduğunu biliyordu ancak yarasının ağır olup olmadığının farkında değildi. Yalnızca yüzünün sağ tarafının birdenbire bir fırın kadar ısındığının ve boynunun yanından kanların aktığının farkındaydı.
Barmen Hugh aynı anda ateş ettiler. Otomatik tabancanın tıkırtısı, çiftenin ilkel gürültüsü arasında kayboldu. Hugh’ın ayakları yerden kesilip odada sanki geriye doğru uçtu. Parçalanmış göğsü kırmızı bir bataklık çamuruna benziyordu.
Henry, Hugh’ ın kurşunu sağ akciğerini delerken geri geri giderek rafa çarptı. Şişeler yere yuvarlanarak kırılmıştı. Adamın göğsü uyuştu sanki. Henry çifteyi attı ve sendeleyerek telefona gitti. İçerisi alkol ve yanık tilki tüyü kokuyordu şimdi. Henry soluk almaya çalıştı. Göğsü şişti ve sanki hava içine girmedi. O sırada tiz bir ses duyuldu.
Stephen KİNG
Ruhlar Dükkanı
Altın Kitaplar Yayınevi
S: 409
Bütünü değiştirin, zorunlu olarak beni de değiştirmiş olursunuz, ama bütün hiç durmadan değişiyor…İnsan çok rastlanan bir sonuç, ucube ise nadir rastlanan bir bir sonuçtur. Bunların ikisi de aynı şekilde doğaya uygun, zorunlu, genel ve evrensel düzenin içindedirler…Bunda şaşılacak ne var ki? Bütün varlıklar, dolayısıyla bütün türler birbirlerinin içinden akıp gitmekte…Hepsi durmak bilmeyen bir akış halindeler…Her hayvan az çok insandır, her mineral az çok bitkidir, her bitki az çok hayvandır. Doğada kesin olan bir şey yoktur.
Denis DİDEROT
Felsefe Konuşmaları
İş Bankası Yayınları
S: 41
Kendimi tüketirken belleğimdeki uzun beyaz sakallı ihtiyar katipler yazarlar ve papirüs kâğıdına yazdıkları notları tozlu raflara kaldırırlar. Zaman zaman tozlu, eskiyen kâğıtlardaki yazılanları okurum ve yaşadıklarımı şimdiden ge��mişe bakarak hayatımı düzene sokmaya çalışırım. İmgelerimdeki hatalarımı, başarısızlıklarımı düzeltme planları yaparım fakat bunun işe yaramayacağını çok iyi bilirim çünkü hayatımda devam eden yanlışlar geçmişimin yanlışlarıdır ve beyhude bir kurtuluşun yolunda aynı hatlar boyunca ilerliyorum. Belleğimdeki kâğıt parçalarını kurcalamayı, deşmeyi ve tekrar tekrar okuyarak işe yarar bir yaşanmışlık bulmaktan ve bundan bir medet ummaktan, şifa aramaktan ve kendi acizliğime son verme arzumdan vazgeçmeliyim.
Serdar ZAMAN
ŞEHİR
Sokak Kitapları Yayınları
S:330
Analitik deneyimin kökeninde gerçeğin, kendini özümsenemeyen yanıyla—travma biçiminde—göstermiş olması dikkate değer değil midir? Gerçeğin kendini travma biçiminde göstermiş olması devamındaki her şeyi belirlemiş ve analitik deneyime görünüşe göre kazaen ortaya çıkmış bir kökeni zorla dayatmıştır. Bu noktada bize haz ilkesinin gerçeklik ilkesiyle karşıtlığından ortaya çıkan çatışmalı mefhumun radikal niteliğini anlayabilme imkanı veren bir durumun tam merkezinde bulunuyoruz—gerçeklik ilkesi üstünlüğü gereği son sözü söyleme hakkına sahiptir diye düşünemememizin nedeni budur.
Nitekim travma, haz ilkesiyle tanımlanan bütün bir işleyişe yön veren öznelleştirici homeostazın damgasını taşıması gereken bir kavram olarak düşünülmüştür. Bu durumda deneyimimiz bizi bir sorunla karşı karşıya bırakır; birincil süreçlerin bağrında travma ısrarının muhafaza edilmiş olup bize kendini hatırlattığını görürüz. Gerçekten de travma tekrar ortaya çıkar ve çoğunlukla da üstü örtülü olmaz. Öznenin arzusunu taşıyan rüya nasıl olur da travmayı tekrar tekrar su yüzüne çıkartan şeyi üretebilir—ya da suretini olmasa bile en azından önünde duran ve onun varlığına işaret eden perdeyi üretir.
Toparlayacak olursak, gerçeklik sistemi gelişiminde ne kadar ileri giderse gitsin, gerçeğin temel parçası olan bir şeyi haz ilkesinin ağlarında esir bırakır.
Jacques LACAN
Psikanalizin Dört Temel Kavramı
Metis Yayınları
S: 60
Misyonumuz, vizyonumuz basiretsiz ve herhangi bir idealim olmadan F-Üç caddesinde yürüyorum, kendimde bir bilinmez oluyorum, bu bilinmezlik bir öfke, nefret ve bıkkınlık vermiyor, elimdeki yanan mum ışığıyla karanlıkta sadece önümü görebiliyorum. Bundan kuşkulanıyorum ve bilinmez kendimi çözmek istiyorum, bütün derdim ve sıkıntım edindiğim ışığın aydınlığıma sığınmak ve yetinmek, kendimi çaresiz orada yaşamak zorunda bırakmak, bu şehrin caddelerine, sokaklarına kendimi sıkıştırdım ve binaların duvarlarını aşmak istiyorum çünkü caddeler, sokaklar kendi yollarım ve binaların duvarları kendi duvarlarımdır. Bu nedenle bilinmezliğin içerisinde belli bir alanda kısılıp kaldım ve hayatım bir sıkıntıya, bıkkınlığa ve yılgınlığa dönüşüyor ve kurtulmak yerine buna katlanarak tahammül ediyorum. Bu bilinmezlikte düşüncelerim, duygularım ve arzum bozguna uğruyor, hayatım da sürekli uğradığı bozguna iradeyle dayanan zihnimin zamanla gücü azalarak yok oluşuna doğru ağır ağır ilerlerken hiç farkında olamıyorum.
Serdar ZAMAN
ŞEHİR
Sokak Kitapları Yayınları
S:330
Balta veya odun, neredeyse fark etmiyordu, Joe’ nun hayatının o an ve orada sona ermesi pamuk ipliğine bağlıydı. Orda pis gömleğiyle oturmuş burnundaki kılları çekiştirip komik sayfaları okurken ona baktıkça, Selena’ ya yaptıklarını düşündüm. Bunu düşündükçe kızgınlığım daha çok arttı, kızgınlığım arttıkça oraya gidip kafasını bir odunla parçalamaya daha çok yaklaştım. İlk vurduğum yeri görebiliyordum. Saçları, özellikle arkada çok azalmaya başlamıştı ve iskemlenin yanındaki lamba orayı parlatıyordu. Kalan saçların arasındaki birkaç çili görebiliyordum. Tam orası, diye düşündüm, tam o nokta. Kalan lambanın üstüne fışkıracaktı, ama umrumda değildi, zaten eski püskü çirkin bir şeydi. Bunu düşündükçe kanın o abajurun üstüne fışkırışını görmeyi daha fazla istedim. Sonra kan damlalarının ampülün üzerine de küçük bir cızırtı çıkaracağını düşündüm. Bütün bunları düşündüm ve düşünmeye devam ettikçe, parmaklarım o kütüğün üzerine daha çok abanıp daha iyi kavramaya başladı. Bu delilik, ah evet, gözlerimi ondan alamıyordum, alsam bile içimdeki o gözün onu görmeye devam edeceğini biliyordum.
Stephen KİNG
Dolores Claıborne
İnkılap Kitapevi
S:93
Bir A’ ya yakışmayan davranışlarda bulunuyorum. B barda öfkeli, sıkılmış beni bekliyordur; yarın çocuğu almayacağım, bu nedenle D kin güdüyordur. Ben ise ne yapıyorum? Kendimi affettirmeye, tekrar gönüllerini kazanmayı hiç düşünmüyorum, tasalanmıyorum, bir umursamazlık ve gamsızlık çöktü duygularıma, zihnime. Neden böyle oldum? Belki de fark etmiyorum böyle bir kişiye evrildiğimi, böyle ansızın bir değişim. İnsan aynı insanın aynı konuşmalarını, davranışlarını, görmekten ve dinlemekten sıkılır, yorulur. Bir kelimeden sonra hangi kelimenin geleceğini bilmeye tahammül edemem ya da şehir beni tamamen ele geçirdi ve kontrol ediyor, hep geç kalırdım, koşarak giderdim, şimdi yolu uzattıkça uzatıyorum. D ile hep kavga ederdim ama hep özür dilerdim, şimdi böyle bir şey yapmıyorum. Kendimi suçlu bulup yargılamayı ve cezalandırmayı bırakmalıyım. Bu akşam gençliğime gitmeliyim, bir süre o yollarda yürümeliyim, berduşluk, züppelik, yapmalıyım, şu an ki kendimi bir kenara atmalıyım. Hep bir düzen içerisinde düzene sadık olmak, bir yerlere yetişmek zorundayım, çalışmak zorundayım, hep iyi olmak zorundayım, hep kurallara uymak zorundayım, hep çevremdeki insanlara benzemek zorundayım. Hep bir şey olmak zorunda olmakta zorlanırken kendimde başkasını zorla kendimde yaşamak zorunda kalmakta zorlanıyorum. Yaşamak kolayken neden yaşamayı zorlaştırıyorum? Hayatımdaki beklentilerimi yaşayamadan genelde bana verilenleri yaşayabildim. Şehrin kaldırımları üzerine değer adımlarımız, insanları taşırlar üzerinde, insanlar yürürler üzerime doğru, ben yürürüm üzerlerine doğru, umut yolcularıyız, umut ettiğimizi arar dururuz, yorulmadan ve usanmadan, şehirdeki insanların tükenişi peyderbeydir ve hiç farkına varamayız. Ölüm ansızındır, hiç bilemeyiz, doğum ve ölüm arasındaki bir çizgide yaşayamıyorum, sadece o küçük aralıkta sıkışıp var oluyorum, ne doğuyorum ne de ölüyorum, hep varım.
Serdar ZAMAN
ŞEHİR
Sokak Kitapları Yayınları
S: 114
X'e ne zaman katıldığını hatırlıyor musun? Ben hatırlıyorum! #XYıldönümüm Zaman geçerken bilinçimin puslu girdabında hiç fark etmedim bunca yılın hızla geçip ardımda kaldığının…nice nice yıllarımız olsun X
Üç….cinsel organım. Doğru olan yanlış olamaz.
Jessie söz konusu olan şeye bakmak istiyormuş gibi başını kaldırdı ama gözleri hala kapalıydı. Zaten onu görmesi için gözlerine ihtiyacı yoktu. Sözü geçen bu aksesuvarlar uzun bir süreden beri birlikte yaşıyordu. Kalçalarının arasında kötü biçimde iyileşmiş bir yara izi gibi duran yarığın etrafını saran zencefil rengi kıvırcık tüylerin oluşturduğu bir üçgendi. Çaprazlama kasların desteklediği bir et kıvrımından pek de farklı olmayan bu organ, Jessie’ ye bir mit kaynağı olmaya hiç de uygun değilmiş gibi görünüyordu. Ama kolektif erkek kafasına göre, kesinlikle bir mit durumundaydı. O sihirli vadi değil miydi? En vahşi tek boynuzlu atların bile sonunda kapatıldıkları ağıl?
Hafifçe gülümseyerek, “Tanrım, amma da saçma,” diye mırıldandı ama gözlerimi açmadı.
Aslında saçma değildi. Tam anlamıyla yani. Bu yarık her erkeğin şehvetinin odak noktasıydı. Hiç olmazsa heteroseksüel olanların. Ama aynı zamanda erkeklerin açıklanamayan aşağılama, şüphe ve nefretinede hedef oluyordu.
Bir kadın nedir? Bir seks organı için bir yaşatma sistemi.
Stephen KİNG
OYUN
Altın Kitaplar Yayınevi
S: 44
Her zaman düşündüğüm gibi bütün şehrin ilgisini istiyorum ve bu açgözlülüğümden hiç hoşlanmıyorum ama onu doyurmaktan da kendimi geri alamıyorum. Zaman zaman fotoğraf ve video çekme arzumu sorgularım ve İHU’larıma koyacağım fotoğraf videolarla ömrümden vakit harcarım ve çabalarım, bütün bu kaybolan zaman ve uğraşlarımı absürt ve mantıksız bulurum. Neden yapıyorum, bir fayda görmeyeceğim. Kendi fotoğrafıma bakarak, kendimi beğenmeyerek, defalarca fotoğraf çekerek kendi kendimi kendi fotoğrafımda kendime beğendirmeye çalışırken kendimi hep çirkin, kötü buluyorum, moralim bozuluyor, nihayetinde kendimin fotoğrafını zorla beğenebiliyorum. Çektiğim strese, sıkıntıya ve moral bozukluğuna değiyor mu? İçimde oluşan o lanet duygu, insanlar tarafından izlendikçe içimde kötü hislerin giderek yavaş yavaş iyi hislere dönüşerek hoşuma giden hareketlenmeler olur ve insanların ilgisi fotoğraflarımda, videolarımda olduğu sürece bu lanet his azalmadan devam ediyor, bir güç veriyor. Kendimi geri alamıyorum ve daha fazla fotoğraf ve videolar çekmeliyim, en iyisini ve mükemmelini çekmeliyim, içimde oluşan his beni motive ediyor, eğer karşı koyar ve direnç göstererek başarılı olabilirsem o his ve getirdikleri içimden sıyrılıp giderler ama devam edersem içimde dururlar ve giderek artarlar.
Serdar ZAMAN
ŞEHİR
Sokak Kitapları Yayınları
S: 190
Eğe şimdi aynı şey daima periyodik olarak varsa, nir şeyin daima aynı şekilde etkin kalması gerekli. Ama eğer oluş ve bozuluş var olmaya devam edecekse, daima başka başka etkin olan farklı bir şeyin var olması gerekli. O halde bir bakıma kendi gereği, bir bakımaysa başka bir şey gereği etkin olması zorunlu; öyleyse şüphesiz ki ya başka bir şey gereği ya da aslolan. O halde bunun gereği olması zorunlu; nitekim yine önceki hem kendisinin hem de sonrakinin nedeni. Dolayısıyla aslolan daha iyi. Ve zira önceki, onun daima aynı şekilde olmasının nedeni, başka başkalığınsa nedeni farklı; daima başka başkalığının nedeniyse açıkça her ikisi. Dolayısıyla devinimler bu etkilenimlere sahip. O halde devinimden gayri başka ilkeler aramaya ne lüzum var.
Madem ki ancak bu şekilde olması beklenir, öyle olmasaydı karanlıktan, “hemhal her şey” den ve var olmayan olurdu, öyleyse bunlar çözülmüş sayılabilir; demek ki daima devinen, devinimi durmayan bir şey var — o da devinimi dairesel olan (ve bu sadece ifade değil işçe de açık). O halde ezeli olabilir birinci gök. Demek ki onu da sevindiren bir şey var. Mademki devindiren hem devindiren hem orta, demek ki sevindirilmeden devindiren bir şey var; ezeli olan, hem ousia hem de etkin olan.
İştah duyulan ve düşünülen bu şekilde devindirir; devindirir devindirilmeksizin. Bunların asılları kendileri. Zira arzulanan güzel görünen, düşünüp taşınıp istenen ise aslen güzel olandır. Bir şeye o şeyi uygun gördüğümüz için iştah duyarız, o şeye iştah duyduğumu için o şeyi uygun görmekten ziyade; nitekim ilke düşünme. Us ise düşünülebilenler tarafından devindirilir, kendi kendi gereği düşünülebilen ise farklı bir kavram dizisi; ve bunda ousia aslolandır, yalın ve etkinliğe göredir ( ‘bir’ ve ‘yalın’ aynı değildir, çünkü ‘bir’ ölçüye işaret eder, ‘yalın’ ise aynı şeyin ‘nasıl’ına) Ama aslında hem güzel olan hem de kendi gereği seçilir olan ousiayla aynı kavram dizisindedir, ve aslolan daima en iyisidir ya da iyiye benzeyendir.
ARİSTOTELES
METAFİZİK
Pinhan Yayıncılık
S: 291
B’ nin benden başka bir önceliği olamaz, benim B’den başka bir önceliğim olamaz. Ben B’den önce gelirim, B benden önce gelir. B’ nin önceliği kendinden önce ben olmalıyım, benim önceliğim kendimden B olmalı. Ben ancak B ile doyabilirim, B ancak benim ile doyabilir. O zaman önce birbirimizi doyuracağız ve sonra kendi yolumuza gideceğiz. Gönül doğasından ötürü hassastır, bir kıl düşse kırılır. B benim gönlüme ben onun gönlüne dikkat etmeliyim, kir toz bile kondurmamalıyız. B beni ihmal ediyor, bilemiyorum, bu tavırlarına ne kadar daha dayanabilirim, oysaki evde makyajımı yapmadan önce hemen B’ yi aradım, mesaj gönderdim. Şehvetli bir arzuyla ve ihtiyacımı doyurmak amacıyla pijamalarımın içindeki çıplak bedenim titrerken heyecanlı hırıltılı soluklar alıyordum. ElBilgisayarımla hiçbir iletişim kanalıyla ulaşamayınca altüst oldum, canlı canlı derim soyuldu, benim B’ den B’ nin benden istediği sadece birbirimizin hoşuna gidecek aşk dolu içimizi ısıtan kelimelerle ilgi göstermek ve sonra ben de ona aynı karşılığı verecektim. B ya da ben ilgi kanalını tıkayınca aramızdaki denge bozuluyor. Belki de B bu ihtiyaçlarını benle karşılamak istemiyor, beni sevmiyor, bedenim ve ruhum artık ilgisini çekmiyor, şehvet duymuyor. İşte vardığım bu sonuçlardan hiç emin olamıyorum, lapa lapa yağan kar içerisinden geçerken çeşitli şekillerdeki kar taneleri üzerime değiyor, kimisi yere düşüyor, kimisi üzerimde kalıyor. İnsanın dünyada kendine güvenen, korkusuz, güçlü bir varoluşla yaşaması imkansız çünkü çok hassas dengesi olan hemen kırılan canlılarız. Tek başına bir kar tanesi bile bunu başarabiliyor, düşününce varlığı ve yaşamı ne kadar kolay ve basit geliyor. Mesela ben kendi ihtiyaçımı karşılarken B de kendi ihtiyacını karşılayacaktı, ben B’den alırken B de benden alacaktı. B benim zihnimdeki kendi olan bölgeyi etlinleştiriyor, ben B’ nin zihnindeki kendim olan bölgeyi etkinleştiriyorum. Ben B’ den almaksızın yaşarım aşkı, B de ben olmaksızın yaşar aşkı. Aşk içimizde yaşayarak biterken ne ben B de ne de B bende vardır ve karşılıklı bir aşk yaşamayız, sadece o lanet et yığınlarımızın görseline ihtiyaç duyarak kendi içimizin dünyasını harekete geçiririz. Ben B’ nin anahtarıyım, B benim anahtarım, B benim kapımı açar, ardına kadar açılan kapının eşiğinde beliren gövdesinin gölgesinde huzur bulurum, ben de B’ nin kapısını açmış olurum, B de benim gölgemde huzur bulur. Her ikimiz de açılan kapıların eşiğinde bekleriz ve ardına kadar açılan kendi kapılarımızın derinlerine doğru yeni gezegenlere yolculuk ederiz.
Serdar ZAMAN
ŞEHİR
Sokak Kitapları Yayınları
S:187
Annie’ yi daha önce kötü durumda görmüştü. Ama böylesimi değil. Acaba daha önce hiç böyle oldu mu, diye düşündü. Depresifler ailelerinin bütün üyelerini vurmadan önce bu duruma girerler. En son da kendilerini öldürürler. Psikotik bir kadın çaresizlik içinde çocuklarına en güzel elbiselerini giydirir. Onları dondurma yemeye götürür. Çocuklarla birlikte en yakındaki köprüye gider. Ve onları kucağına alarak aşağıya atlar. Depresifler kendilerini öldürürler. Psikotikler zehirli egolarını doyurmak peşindedirler. Herkese bir iyilik etmek ve onları da birlikte öbür dünyaya götürmek isterler.
Stephen KİNG
SADİST (Misery)
Altın Kitaplat Yayınevi
S:168
Eğer varlık fikrine varılmak için bilerek bilmeyerek yokluk fikrinden geçiliyorsa bu suretle erişilen varlık mantıki yahut matematik mahiyette olan zaman dışı bir varlıktır. Bu takdirde reelin hareketsiz, durgun (statique) bir telakkisi kabul edilmiş olacak. Buna göre de her şey bir defada olmuş bitmiş, hiç değişmez, olduğu gibi kalır olarak görünecektir. Halbuki varlıkta bizim aramıza giren yokluk hayaletine başvurmadan doğrudan doğruya düşünmeye alışmak, faydayı bir tarafa bırakarak görmek için görmek lazımdır. Mutlak’a ancak bu suretle yaklaşılır, mutlak varlık bir dereceye kadar da bizde bulunur. Çünkü o esasen matematik yahut mantıki değil, psikolojik bir hakikattir. O da bizim gibi, hatta bazı cihetlerde bizden daha çok kendi üzerine katlanmış bir halde zamanda gelişir.
Henri BERGSON
YARATICI TEKAMÜL
Dergah Yayınları
S:346
Üst benliği öfkenin kızıl fırtınasından nefret ederdi ama beyninin ilkel bölümleri ona bayılıyordu. Kökü insanın genlerine dayanan bir çatışma; insan doğası ile medeniyetin mücadelesi. Ne kadar uzun süre ayık kalırsa eski anıları yüzeye o kadar yaklaşıyordu. En net hatırladığı babasının öfke krizleriydi.
Stephen KİNG
Doktor Uyku
Altın Kitaplar Yayınevi
S: 152
Basit ekonomi metnini okumaya çalıştı; dayanılmayacak kadar sıkıcıydı. Durmaksızın uzun ve aptal bir düşü anlatıp duran birini dinlemeye beziyordu. Bankaların nasıl işlediğini ve benzeri şeyleri öğrenemiyordu çünkü kapitalizmin bütün işlemleri ona ilkel bir dinin ayinleri gibi anlamsız, barbarca, karmaşık ve gereksiz geliyordu. Tanrıya insan kurban etmekte hiç olmazsa yanlışlıktan doğan ve dehşet verici bir güzellik vardı; bütün insanların hareketlerinin hırs, tembellik ve kıskançlık tarafından yönetildiğini varsayan para ayinlerinde ise, dehşetli olan bile bayağılaşıyordu. Shevek bu aşağılık yapıya iğrenerek ve ilgisizce bakıyordu.
Ursula K. Le Guin
MÜLKSÜZLER
Metis Yayınları
S:115
Ancak yargılarımızda bir hayli ayrım vardır. Zira nesnede bizde duyum denilen bu belirsiz fikirleri doğuran bilmem herhangi bir şey bulunduğuna inanmakla yetindiğimiz sürece, yanılmamız kolay olmayacaktır, tersine bizi aldatabilecek şaşırmayı etkisiz kılıyoruz. Çünkü iyi bilmediğimizi gördüğümüz bir şey üzerine çabucak yargıda bulunmaya o denli çabuk sürüklenmiyoruz. Ancak bir şeyde herhangi bir renk gözlemlediğimizi sandığımız zaman; böylece bir ad verdiğimiz şeye ilişkin hiçbir seçik bilgimiz olmasa da ve usumuza bize bu şeyde olduğunu varsaydığım renkle düşüncemizde var olan renk arasında hiçbir benzerlik göstermese de bununla birlikte, buna dikkat etmediğimiz için ve aynı şeylerde duyularımızın ya da daha çok anlayışımızın bize gösterdiği biçimde var olan büyüklük, şekil, sayı vs. gibi birçok özellik gördüğümüz için, bir şeyde renk denilen o şeyde var olduğuna ve düşüncemizde olan renge tamamen benzediğine inanıyoruz ve sonra hiçbir şekilde özüne ilişkin olduğunu görmediğimiz şeyi, bu şeyde gördüğümüzü sanıyoruz.
Rene DESCARTES
Felsefenin İlkeleri
Say Yayınları
S:108