Yeah, just put as much artificial sugar as you can into your system. Because why not? Then you can apply to the most expensive healthcare system in the world and go bankrupt because there is zero health insurance in the country.
Ne diyeyim bilemedim. Bir yandan haklı ama diğer yandan da 22 yaşında ya da herhangi bir yaşında multimilyonerliğe karşıyız. Neyse, zaten bizim ne düşündüğümüzü merak da etmiyor hahahah
Wemby sobre perder luego de estar arriba por casi 30 puntos:
"Tengo solo 22 años y soy multimillonario, creeme que esto no me preocupa en lo absoluto, la vida va más allá de baloncesto. Lo de amargarse se los dejo a ustedes."
Vaya mentalidad. 💀
1/ I’m deeply moved by the case of Fatoş Pınar Türker, one defendant in the farcical #İBBdavasi designed to politically destroy @ekrem_imamoglu. I’m equally horrified by the thought of how many other women, unknown to the public, may have endured a similar horrible experience.
9 yıldır İsveç’te yaşıyorum. Törenlere, okullara bir sürü şeye gittim. Bir kere bile ulusal marşı duymadım. Kızım 1,5 yaşından beri okula gidiyor. Mahalle mektebine. Henüz ulusal marşı öğrenmedi. Hiç söylemediler. Okul kapanışında “sommarlov” şarkısını söyleyecekler
Bu akşam Alman komedyen Mario Adrion'un stand-up gösterisine gittim ve hayatımdaki en tuhaf anlardan birine şahit oldum. Ülkelerin ulusal marşlarından bahsedilirken Adrion Türkiye'ninkini sordu. Biri sözlerini söylerken insanlar teker teker ayağa kalktı ve bütün salon İstiklal Marşı okudu. Adam da Nazi Almanyası'na benzetti elbette. Çok sürreal bir olaydı.
genuine question and i genuinely don't understand why nobody is talking about this
how does a NATO member state become a full dictatorship without a single tank rolling through the streets?
because that's what just happened in Turkey. and most people missed it.
while everyone was glued to Ukraine or the chaos in Iran, Erdoğan quietly finished what he started. no dramatic coup. no emergency declaration. just courts.
just paperwork. just riot police showing up to evict an opposition leadership that won a legal election.
that court ruling wasn't some rogue judge having a bad day. this was the system working exactly as designed.
after the 2016 purges he replaced roughly a third of the judiciary. not with experienced legal minds. with young loyalists who know who signs their future. he's been using those lower courts like a scalpel ever since, cutting off rivals one by one, quietly, legally, slowly.
Ekrem İmamoğlu, the Istanbul mayor who beat him twice, the one man Erdoğan genuinely fears, is sitting in a cell right now. and while he sits there, Erdoğan's judges handed the main opposition party back to a puppet nobody wanted and nobody voted for.
clean. surgical. deniable.
but here's the part that actually keeps me up at night:
Brussels is silent. Berlin is silent. Paris is silent.
why? these are the same governments that lecture the world about rule of law and democratic values. so why are they still signing trade deals? still shaking hands? still pretending?
because they can't afford not to.
Russian energy is gone. The Middle East is on fire. And somewhere along the way Europe quietly handed Erdoğan control over two things it cannot function without. Its border and its energy supply. He decides how many refugees reach Vienna. He decides whether certain pipelines keep flowing.
that's not a partnership. that's leverage. and he knows exactly how to use it.
so what we're watching right now isn't complicated. it's just honest in a way nobody wants to say out loud:
the EU traded its moral authority for energy security and a border guard.
European values aren't gone. they're just negotiable. turns out the price was right.
Fatoş Pınar Türker, savunmasının son kısmında tutukluluk ve cezaevi sürecinin en soğuk, en yıkıcı, en korkunç yanlarını anlattı. Salonda avukatlardan izleyicilere, tutuklulara kadar herkes ağladı. Bunu ilk defa yazıyorum ama lütfen sonuna kadar okuyun:
Türker, savunmasının sonunda önce gözaltındaki çıplak arama sürecini şu sözlerle anlattı:
“Vatan Emniyet’teyken arşiv odası gibi bir yere aldılar beni. Eldiven giyen bir polis üstünü çıkar dedi çıkardım. Sonrasında gidip gidemeyeceğimi sorduğumda, altımı da indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi. Cinsel organını aç dedi, arkanı dön-eğil dedi. (Kadın izleyicilere dönerek) Utanan varsa çıkabilir ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum”
Daha sonra, tutuklanıp Silivri’ye sevk edildikten sadece bir gün sonra infaz koruma memuru tarafından SEGBİS için çağrıldığını belirten Türker, şöyle devam etti:
Dedim ki "Ben bilmiyorum, bu ne SEGBİS ne?" İşte dedi böyle online ekrana bağlanıyorsunuz. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü Savcı Bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi.
"Ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben "dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. Dedim ki "Tamam" dedim, "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet. "Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. Değil dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet. "Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun ya da dedi malını mülkünü de alacağım" dedi.
Yani bir şey söyleyeceğim. Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Hani nasıl bunu söyler... Mesela annesi yok mu bu insanların? Hepimiz zıbın giymedik mi? Ben hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum. Bunu çok düşündüm çünkü şimdi Düzce'ye götürüldüm. Düzce'de insanın benim şeyim bozuldu... İnsan olarak öğrendiğim iyilik ve kötülük kavramı bozuldu. Çünkü iyi insan dediğimiz bir tarif var, bir de kötü insan dediğimiz bir tarif var; birbirine girdi bu. Çünkü Düzce'ye bir gittim, 40 metrekarede 25 kişiyiz, 16 kişilik. Koğuş arkadaşlarım; uyuşturucu satıcıları, cinayet, hırsız... Artık mesela bir Roman gördüğümde ben onun çadırcı mı, göçebe mi, arabacı mı olduğunu anlarım. Valla anlarım. Uyuşturucu mu satıyor, hırsız mı onu da anlarım. Hani böyle bir bilgi benim neyime yarayacak bilmiyorum ama... Ve o, hani bir kız getirdiler hamile, 5 aylık, 4 aylık. 1.5 yaşındaki kızını duvara vura vura öldürmüş. İddianamesini ben okudum. Ama diyor ki: "Eşime benziyordu." diyor. "Çok ağlıyordu." "Dayanamadım." diyor. "Ama benim içim" diyor, "çok ferah. 7'sini de yaptım, 40'ını da yaptım, mezarı da çok güzel." diyor. Hamile bir de. Devlet de gayet iyi bakıyor yani gerçekten hamile diye.
Ama ben o insanlarla birlikte kaldım. Mesela 1 yaşında, o Roman bir aile vardı 5 kişi; anneanne, iki kızı, iki torun filan, ailecek kalıyorlar uyuşturucudan. Ama annesi çok bakmak istemiyor, 1 yaşındaydı Afra da geldiğinde, daha yürümüyordu. Mesela ona bakıyordum. Ne yapayım? Onunla teselli ediyordum kendimi. Örgü ördüm, tuvalet temizledim. Çünkü tuvaletler taşıyor. Şey dedim ben de: "Çekilin" dedim, "madem 16 milyon için çalışıyoruz, hani burada da bari bu görevi ifa edelim. Ne yapalım?" Ama hani olduğu gibi anlatıyorum, bilmiyorum... Yani film gibi bu yaşananlar. Gözlerimi açıp şey denmesini bekliyorum, işim gereği tabii reklam çekimlerinin setinde filan da bulundum, birisi çıkacak şuradan: "Kestik! Selçuk Bey siz birazcık daha işte soru sorun, siz şey yapın. Ekrem Bey siz araya girmeyin, bir daha alıyoruz aynı planı." filan diyecekler diye umuyorum yani. Ama olmuyor. Tutukluyuz biz hakikaten.
Ben Medya A.Ş. Genel Müdürü olarak yargılanmaktan hiç gocunmuyorum. Elbette ki varsa bir hatamız, neyse ortaya çıksın. Bence yok, ben %100 beraat edeceğime, %90 bile değil, inanıyorum. Ama siz burada lütfen, rica ediyorum Medya A.Ş. Genel Müdürü Pınar'ı yargılayın. Ben anne olarak, benim çocuklarıma yazık günah değil mi? Bak geçen sene mezun oldu Nehir. Londra'ya gidemedik, o okuldan kabul olamadı. Benim kızım tüm dünyada yapılan sınavda %1'lik dilime girdi. Şu an dünyanın en iyi yapay zeka okulunda okuyor. Bak mezun oldu, ben göremedim. Orada benim güzel kızım. Babalarıyla... Diyor ki: "Anneciğim kepimi saklıyorum, sen eve geldiğinde havaya atacağım." Yani şu kadar, bacak kadar da onu ilkokula verdiğimde, mezun oldu, ben göremedim. Can sağlığı olsun. Ben kendim için yani rüşvet almadım, 15 aydır yatıyorum, bir şey çalıp çırpmadım, mal varlığıma tedbir kondu. Hakikaten, hakikaten çok mağdurum ama kendime dair, geleceğime dair bir şeyim, böyle bir yaşama sevincim, bir şeyim kalmadı.
Çok yorgunum. Anneme dedim ki, demesem iyiydi çünkü benim annem babam ablamı kaybetmişler, çok agresif bir lösemiden 9 ayda... Anneme dedim ki: "Keşke" dedim, "idam cezası olsa da kalemi kırsa, bitse bu iş." O kadar yorgunum, o kadar yorgunum ki kendime dair hiçbir beklentim, isteğim yok. Ama Sayın Hakim lütfen vicdanınıza sesleniyorum, Sayın Savcım sizin de. Yargılayın ama Pınar'ı yargılayın da anne Pınar'ı ne olur tahliye edin. Ev hapsi verin, ben çocuklarımla zaten el ele oturmak istiyorum. Teşekkür ederim.”
11 sene önce, böyle bir Pazar akşamı kafamı çok rahat koymuştum yastığıma.
Gezi'nin vadettiği herşey gerçek olmak üzereydi.
Sonrası kabus. Suruç, öldürülen polis memurları, korkunç Bakanlıklar bombalamaları, Gaziantep düğün evi bombalaması, Hendek, Sur, 10 Ekim.
1 Mayıs 77-1983 arasını "rafine" bir 4 ay-1 yılda yaşadık. O kadar rafine ki, o kadar travmatize olduk ki, kimse bu konular hakkında konuşamıyor hâlâ, yazamıyor.
It is one thing to criticize European hypocrisy on freedom of speech, it is quite another to romanticize academia in Turkey. If you have somehow missed the academics who were fired, blacklisted, stripped of their passports, barred from public employment, prosecuted, or driven into exile due to their criticism of the government, then you are either astonishingly ignorant or acting as a mouthpiece for the regime.
And the claim that an academic would enjoy more disposable income in Turkey than at Oxford is equally absurd. British academic salaries are hardly generous, but comparing them favorably to the economic realities facing academics (any anybody else tbh) in Turkey today requires a level of detachment from reality that is difficult to take seriously.
All around, a ridiculous argument.
Genocid nad Palestinci ni ustavljen in ljudje v Gazi in na Zahodnem bregu ne živijo v miru in dostojanstvu. Danes izobešena zastava Palestine na pročelju Predsedniške palače, ki bo tu ostala en teden, potem pa bo, kot opomin vsem, ki obiščejo moj urad, stala v notranjih prostorih, pa pomeni še mnogo več. Je simbol grobih kršitev mednarodnega humanitarnega prava in človekovih pravic ne samo v Palestini, pač pa tudi drugod po svetu. Je preprost klic k spoštovanju temeljnega civilizacijskega načela: človekovega dostojanstva - za vse.