Bir millet, şehitlerini unutursa istikbalini de unutur.
Şehadetlerinin yıl dönümünde Eren Bülbül ile kahraman Jandarma Astsubay Kıdemli Başçavuş Ferhat Gedik'i rahmet ve minnetle anıyorum.
Aziz şehitlerimizin emanetine sahip çıkmak boynumuzun borcudur.
Terörsüz Türkiye hedefi hepimizin ortak temennisidir. Ancak terörün bitmesini istemek, terör örgütüyle müzakereyi ve kapalı kapılar ardında yürütülen bir süreci kabul etmek değildir.
Şehitlerimizin kanıyla yazılmış bir mücadele tarihini, milletin iradesinden ve Meclis’in denetiminden uzak pazarlıkların konusu yaptıramayız.
Milletvekillerinin dahi içeriğini yeterince bilmediği bir düzenlemenin, terör örgütünün talepleri üzerinden şekillendiği şüphesini doğuracak şekilde yürütülmesini kabul etmiyoruz.
Ya referandum ya erken seçim!
Ya referandum ya erken seçim!
İki senedir konuştuğumuz her kürsüde, milletimizle temas ettiğimiz her mecrada aynı şeyi tekrarladık:
Terörsüz Türkiye’ye evet; teröristle, katille yol yürümeye hayır.
Terörü bitirmek devletin vazifesidir. Ama terörü bitireceğiz diye teröristi muhatap almak, devlete irtifa kaybettirir.
Bu tutumun milletimizin birliğine ve beraberliğine hiçbir faydası olmayacağı gibi, devlete kaybettirdiğiniz her irtifa terör örgütüne kazandırdığınız mesafeye dönüşür.
Bugün çözüm diye tarif ettiğiniz bu yolun, yarın Türkiye için yeni ve daha ağır bir beka meselesine dönüşmesi kaçınılmazdır.
Biz bunu en başından beri söyledik, bugün de aynı yerde duruyoruz.
Siz milletimizden yönetme yetkisini isterken, seçim propagandanızın merkezine terörle mücadeleyi koydunuz. Muhalefeti terör örgütleriyle yan yana olmakla suçladınız. “Bize yetki vermezseniz teröristleri serbest bırakacaklar.” dediniz.
Milletimizin teröre karşı hassasiyetini, şehitlerimizin hatırasını, analarımızın acısını seçim meydanlarında bir irade talebine dönüştürdünüz.
Milletimiz ekonomik sıkıntısına, geçim derdine, yaşadığı bütün zorluklara rağmen terörle mücadelede ortaya koyduğunuzu söylediğiniz bu iradeye itimat etti. “Devletim terör karşısında taviz vermesin.” dedi ve size bir kez daha yönetme yetkisi verdi.
Şimdi ise milletimizden aldığınız bu yetkinin tam aksi istikametinde bir irade ortaya koyuyorsunuz.
Dün meydanlarda karşısında durduğunuz terör örgütünün elebaşını bugün cezaevinden çıkarmanın; terör örgütü mensuplarını hangi düzenlemelerle affedebileceğinizin, nasıl cezasız bırakabileceğinizin yollarını arıyorsunuz.
Yaptığınızı doğru bulabilirsiniz. Bunun devlet için gerekli olduğunu da sanabilirsiniz. Ancak değiştiremeyeceğiniz bir hakikat vardır:
Milletimiz size bu yetkiyi, bugün yaptıklarınızı yapmanız için vermedi. Seçim sırasında teröre karşı söylemleriniz ve taahhütleriniz için verdi.
Terörle mücadele konusunda ortaya koyduğunuz bu köklü tavır değişikliği, milletin iradesine yeniden müracaat etmeyi zorunlu hâle getirmiştir.
Ya erken seçime gider, “Biz iki yıl önce sizden bu iradeyle yetki aldık ama şimdi politikamızı değiştirdik.” der ve yetkinizi yenilersiniz;
Ya da hazırladığınız düzenlemeyi referandumla milletimizin önüne koyar, milletimizin onayını alırsınız.
Ama milletimize sormadan, milletimizden aldığınız yetkinin tam tersini yapamazsınız.
İlçe Başkanlığımızı ziyaret ederek aramıza katılan Salih Daşğın ve Sibel Daşğın'ın üyelik kayıtları gerçekleştirilmiş, rozetleri takılmıştır.
Kendilerini Anahtar Parti ailemizde görmekten büyük memnuniyet duyuyor, çıktıkları bu kutlu yolda başarılar diliyoruz.
#anahtaragel
HSYK’nın yapısını değiştirirken millete sormak popülizm değildi.
Cumhurbaşkanını halk seçsin mi diye millete sormak da popülizm değildi.
Ama canımıza kıyanları affedelim mi, affetmeyelim mi diye millete sormak popülizm öyle mi?
#OnlaraDeğilMilleteSorun
Ülkemizde karşılıksız çek sayısı her geçen gün yeni bir rekora ulaşıyor.
2026'nın ilk altı ayında bankalara ibraz edilen karşılıksız çek sayısı yüzde 19 arttı. Karşılıksız çıkan çeklerin tutarı ise yüzde 54 artarak 162 milyar liraya ulaştı.
Daha da düşündürücü olan şu: Karşılıksız çeklerin en fazla görüldüğü iller; İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Bursa. Yani üretimin, ticaretin ve ihracatın omurgasını taşıyan şehirlerimiz.
Ekonominin kalbinin attığı yerde çarklar yavaşlıyorsa, sorun rakamlarda değil, yönetimdedir.
Karşılıksız çek; ödeme yapamayan esnaf demektir. Finansmana ulaşamayan KOBİ demektir. Borcunu çeviremeyen sanayici demektir. En önemlisi de, bir işletmeden diğerine yayılan bir güven krizidir. Birinin ödeyemediği çek, diğerinin tahsil edemediği alacağa dönüşür. Ardından üretim aksar, yatırımlar durur, istihdam zarar görür.
Bu zincirin sonunda faturayı yine millet öder. Çünkü artan finansman maliyeti önce üreticiye, sonra raflara, en sonunda da vatandaşın sofrasına zam olarak yansır.
Siz ekranlarda başarı hikâyeleri anlatabilirsiniz. Ama gerçek ekonomi kürsülerde değil, piyasanın içinde konuşuyor.
Türkiye Bankalar Birliği'nin verileri gösteriyor ki; karşılıksız çekler rekor kırıyor, piyasadaki güven zayıflıyor, ticaret daralıyor.
Ekonomi güven işidir. Güvenin bittiği yerde ticaret de nefes alamaz. Bugün yaşadığımız tablo, ekonomi yönetiminin güven verdiğini değil; güveni tükettiğini gösteriyor. Bunun bedelini de rakamlar değil, alın teriyle ayakta kalmaya çalışan esnafımız, sanayicimiz ve KOBİ'lerimiz ödüyor.
Doğu Türkistan, Türk yurdudur.
Her hafta camilerimizde şeref ve izzet duygusuyla, kardeşlerimizin yaşadığı zulüm karşısındaki mahcubiyetimizle Doğu Türkistan için dua ediyoruz.
Ne var ki Diyanet Akademisi Başkanımızın kamuoyuna yansıyan açıklamaları, milletimizin vicdanında karşılık bulan bu dualara ve Diyanet İşleri Başkanlığımızın mazlumlardan yana olan tarihî sorumluluğuna gölge düşürmüştür.
Doğu Türkistan'daki soydaşlarımızın maruz kaldığı asimilasyon politikaları, dinî ve kültürel baskılar, eziyetler ve ağır insan hakları ihlalleri inkâr edilmesi mümkün olmayan bir hakikattir.
Bu hakikati görmezden gelen veya önemsizleştiren her yaklaşım, yalnızca Doğu Türkistanlı kardeşlerimizi değil, milletimizin ortak vicdanını da derinden yaralamaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığımız, her zaman olduğu gibi dünyanın neresinde olursa olsun bütün mazlumların yanında durmalı; Gazze'den Doğu Türkistan'a kadar zulme uğrayan insanların sesi olma şuurunu ve sorumluluğunu kararlılıkla korumalıdır.
Kurumun bu hassasiyetine aykırı düşen talihsiz açıklamalar, Doğu Türkistanlı kardeşlerimizi mahzun etmiş ve kamuoyunda haklı bir rahatsızlığa yol açmıştır.
Doğu Türkistan hürriyetine, insanlık onuruna ve temel haklarına kavuşuncaya kadar kalbimiz, duamız ve mücadelemiz kardeşlerimizle olacaktır.
Diyanet İşleri Başkanlığımızdan beklentimiz; söz konusu açıklamaların hakkaniyet, vicdan ve tarihî sorumluluk temelinde düzeltilmesi, kamuoyunun doğru biçimde bilgilendirilmesi ve Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin incinen gönüllerini onaracak açık ve güçlü bir açıklamanın yapılmasıdır.
Sayın Şimşek, petrol fiyatları yükselirken “Vatandaşa zamların etkisi daha az yansısın diye vergilerin bir kısmından vazgeçiyoruz” demiştiniz.
Bugün ne değişti?
Akaryakıttaki %6'ya yakın indirim fırsatı ÖTV artışıyla geri alındı. Vatandaşın cebine girecek para yeniden hazineye yönlendirildi.
Enflasyonla mücadele dediğiniz süreçte, ulaşım maliyetlerini düşürecek bir imkânı da ortadan kaldırdınız.
Çerçeve yasada “suça bulaşmamış” diyorsunuz...
Önce bunun tanımını yapın!
Bir terör örgütünün planını yapan, eleman bulan, silah temin eden, lojistiğini sağlayan kişi ‘suça bulaşmamış’ sayılabilir mi?
O metne imza atan sayın milletvekilleri: Vah size vah!
Saygıdeğer milletvekilleri;
Yarın bir metne imza atacaksınız.
O imzayı atmadan önce, ettiğiniz milletvekili yeminini; annelerinizin, babalarınızın, eşlerinizin ve çocuklarınızın gözlerinin içine bir kez daha bakarak okumanızı saygıyla arz ederim.
Kıbrıs meselesinde artık aynı yolu yürüyüp farklı sonuç bekleme lüksümüz yoktur.
29 Temmuz’da Lefkoşa’da, Birleşmiş Milletler gözetiminde gerçekleştirilen görüşmenin ardından Sayın Tufan Erhürman’ın yaptığı iki tespit dikkat çekicidir. Sürecin Türkiye ile tam istişare içinde yürütülmesi gerektiğini ve sonuç vermeyen 5+1 toplantılarının tekrar edilmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Biz de bu değerlendirmeye katılıyoruz.
Türkiye ile tam istişare içinde yürütülecek süreç, geçmişte defalarca denenen ve netice üretmeyen federasyon müzakerelerinin yeniden sahnelenmesine dönüşmemelidir. Kıbrıs’ta çözüm; Kıbrıs Türkünün egemen eşitliğini ve eşit uluslararası statüsünü esas alan iki devletli bir zeminde aranmalıdır. Aynı masayı kurup aynı cümleleri tekrar ederek yeni bir sonuç alınamaz.
Sayın Erhürman’ın, Güney Kıbrıs’ın silahlanmasına ve yabancı güçleri Ada’ya davet etmesine karşı çıkması, ayrıca tarafsızlığını kaybeden Avrupa Birliği’nin 5+1 masasında yer alamayacağını açıkça ifade etmesi de son derece isabetli bir duruştur.
Kalıcı çözüm; Kıbrıs Türklerini federasyon adı altında Rum çoğunluğun yönettiği bir yapıya eklemek değil, Ada’daki fiilî gerçekliği kabul ederek egemen eşit iki devlet arasında iş birliğine dayalı yeni bir düzen kurmaktır. Avrupa Birliği ise tarafsızlığını çoktan yitirmiş bir aktör olarak bu sürecin hakemi değil, olsa olsa taraflarından biri olabilir.
Temennimiz, bundan sonraki sürecin de bu gerçekçi istikametten ayrılmaması ve Kıbrıs Türkünün egemenlik hakkını esas alan bir anlayışla yürütülmesidir.
Türkiye’nin sorunu sadece enflasyon değildir.
En büyük sorunlardan biri de, son on yılda gelir dağılımının hızla bozulmuş olmasıdır.
Bugün milyonlarca vatandaşımızın millî gelirden aldığı pay azalırken, devletin imkânlarını kullanan ayrıcalıklı küçük bir kesim servetine servet kattı.
Bir ülkede ekonomi büyüyor ama refah toplumun geneline yayılmıyorsa, büyüyen ekonomi değil; büyüyen adaletsizliktir.
Esnaf yüksek faizle kredi bulmaya çalıştı.
Çiftçi üretmek için finansmana ulaşamadı.
Yandaş olmayan sanayici yatırım maliyetleri altında ezildi.
İşçi, memur ve emekli enflasyon karşısında alım gücünü kaybetti.
Ama aynı dönemde bazı ayrıcalıklı şirketlere, “yatırım yapacaklar” denilerek yıllık %8,5 gibi son derece düşük maliyetli krediler sağlandı.
Bu kaynakların önemli bir bölümü üretime değil; dövize, altına, gayrimenkule ve rant alanlarına yöneldi. Üretim yerine servet büyüdü, toplum değil belirli yandaş çevreler kazandı.
Peki bunun bedelini kim ödedi?
Millet ödedi.
Vergileriyle ödedi.
Yüksek enflasyonla ödedi.
Hayat pahalılığıyla ödedi.
Bozulan gelir dağılımının en önemli nedenlerinden biri, kamu kaynaklarının adil değil ayrıcalıklı şekilde dağıtılmasıdır.
Bizim meselemiz insanların zengin olması değildir.
Bizim meselemiz, alın teriyle değil ayrıcalıkla oluşturulan zenginlik düzenidir.
Biz; kamu kaynaklarını belli çevrelerin değil, milletin refahı için kullanacağız.
Vergide adaleti sağlayacağız.
Gelir dağılımını düzelteceğiz.
Çalışanın, üretenin ve emeklinin millî gelirden aldığı payı artıracağız.
Çünkü güçlü ekonomi; ayrıcalıkla değil adaletle kurulur.
Rant değil üretim…
İmtiyaz değil fırsat eşitliği…
Bir avuç kişi değil, 86 milyon kazanacak.