PSK yazarlarından birinin yazısını samimiyetle okudum anladığım şey yazı baştan sona Kürt oluşumlarını suçlamak. Aklımda başka şeyler belirdi Hani yoksul olanlar zengine nasıl zengin olduğunu öğütler. Beyinsiz insanlar düşünen insanlara nasıl düşünmesi gerektiğini öğütler.
@TurkishIndy HDP'nin en kötü icraatlarından biri seni milletvekili olarak seçtirmesiydi kafan karmakarışık rojava ittihatçı diyorsun da ışıd çi mı ?!olmalıydı nasıl olmalıydı onu anlatamıyorsun
ABD Ortadoğu'da cinayetlerin bitmesini istemiyor. kendi ülkesinde federatif sistemle yönetiliyor Ortadoğu'da bunu istemiyor. peki Amerika çok mu yoksul ya da çok mu güçsüz. Kendisi hariç mezhep savaşları ile sonsuza dek çatışsınlar istiyor.
(H) Hospital savaşlarda bombalanmayacak yerler arasındadır dolayısıyla uçaklarda mimari yapısının H şeklinde görünecek şekilde tasarlanır. Türkiye'de son 20 yılda bu kurala uyulmuyor ay yıldız şeklinde tasarlanıyor tam da savaş uçaklarının hedefi durumuna getirilmiş.
Doğum günüm...
Sabah uyanınca dostların attığı mesajlardan Doğum günüm olduğunu öğrendim. Sevindim mi üzüldüm mü güzel gün mü kara gün mü tüm bu ihtimalleri sıralamam gerekirse şöyle doğduğumdan hemen sonraki yılları özetlemek geliyor içimden. 1972 yılını hatırlıyorum.
Ben nasıl doğdum, onu hatırlamam mümkün değil ama benden sonraki kardeşlerimin nasıl doğduğunu iyi hatırlıyorum. Annem ya tandırda ekmek pişirdikten hemen sonrasında yada başka bir ev işi yaparken çok halsiz olunca biz koşarak Emin’e neneyi çağırırdık ve saatlerce işkenceden sonra bebek sesi duyardık. Erkek mi kız mı belli olduktan sonra her kes dağılırdı. Babam, çocukları bir yaşına gelmeyene kadar hiç birimizi eline almazdı midesi almıyor muş.iii ve her üç beş çocuk olunca birden nüfus dairesine gidilip çocuklar kaydedilirdi. Kim hangi tarihte doğduğu o an 01.01 diye yazdırılırdı.benden önce kardeşim ölmüş olduğu için amcam benim tam doğduğum günü yazdığını söylerdi.
Bir iki yaşına kadar o sert bezler ile çocukların altı tutulurdu ve o bezler her gün yıkanırdı kurutulup tekrar kullanılırdı.
En güzel oyuncağımız, sabah karnımız doyurulduğunda kapının önündeki toz toprağın içinde özgürce dolaşıp boğuşmamız olurdu.
1972 yılında babam ve iki amcam bir tane 415 Fiat traktörü almışlardı ve saman taşıyorlardı ben o samanın içinde oturuyordum traktör gidiyordu korkunç zevk alırdım ve müsade etmeleri ise büyük bir lütuftu.
3- 4 yaşından sonraki oyuncaklarımız, kedilere at arabası yapıp arkalarına teneke bağlayıp gelen geçen hayvanları özellikle de atları ürkütüp tahribatlara neden olurduk.
5 yaşından sonra kuzu dana gibi evin etrafında otlayabilecek hayvanların çobanlığını yapardık.
Hiç bir şey öğretilmezdi neden doğru yapmadığımı yediğim dayaklardan sonra öğrenirdim.
Sabah erken kalktığımda yanık tezek kokusu ve üstünde demlenen çayın hasreti ve bekleyişi ödül gibi gelirdi.
Babam bazen şehirden gelince somun ekmeği getirirdi ben o somun ekmeğini tandır ekmeğinin içine koyup yemeği büyük bir ödül gibi algılardım.
6-7 yaşından sonra ilkokula gitmek başlardı ve babamın korkusundan okul ile evin arasında ödevlerimi yapardım yoksa çalışmaktan zaman olmazdı.
İlkokul bitince medrese hayatı başladı ki ben kendi inisiyatifimi ve tüm şansımı zorlayarak gittim medreseye ve gittiğim o gün hem benim
İçin bayram oldu hemde babam için çünkü babam beni evde istemez olmuştu anarşistliğim ve isyankarlığımdan dolayı.
Benden büyük iki abim benden çok daha zeki idiler babam onları bilerek okutmadı evde tarlada ahırda ve çölde çalıştırmak için....
Medrese yıllarım, açlık sefillik ve Yasa dışı olma korkusu ile 10 yıl da öyle geride kaldı.
Ondan sonra yurt dışına kaçış sürgün ve eziyet günleri gurbet ve hasretlik yılları bitmek tükenmek bilmedi.
23 yaşında ilk Doğum günüm kutlandı.
İlk Doğum günü kutlamam, Almanya’nın Köln şehrinde bir devlet dairesinde memur olarak çalıştığım zaman bir gün işe varınca 20- 30 arkadaş masayı pasta ve hediyelerle donatmışlar İçeri girince birden bana sarılıp happy bürste diye bağırınca ben şaşkına dönmüştüm. Bi dakika ya neler oluyor deyince, heeeeyyyy kimliğini aç bakim bugün nedir günlerden ben kimliğimi açıp bakınca eee ne var bu gün salı dır dedim dalga geçtiğimi anladılar Almanlar ya senin Doğum günüdündür dediler ve ben çok üzülmüştüm hangi memleketin ve hangi boz kırın çocuğu olduğumu bu gün kü gibi anlayıp kahrolmuştum dünyanın ne kadar geride oluşumuza.
Yani mama pempaz oyuncak bisiklet Nintendo pl. St. Gibi oyuncaklarım olmadı babamla yüzmeye gitmedim hep dayak yedim. Annemle bir fuara bir kirmise gitmedim. Halay çekmeyi axırda öğrendim. Böyle dünyaya gelişin neyi güzel olur onu bilemem.
Bir kız sevmek, namussuzluk olurdu bir erkek sevmek kahpelik olurdu. Bazen cinayetlere neden olurdu. Böyle geçen bir çocukluğun yaşlı halini izah etmeye gerek var mı bilemem.
Özetlemeye çalıştım
Yinede değerli dostlar bu acı günümü bana hatırlattığınız için hepinize teşekkür eder sonsuza dek selam ve saygılar.
Bedrettin Canimana
Siz ‘anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz’ diyerek hukuksuzluğu meşrulaştırırken, Selahattin Demirtaş bu sözlerle sizi uyarmıştı: Bugünlerde yaşadıklarımız, tek adam rejiminin sadece fragmanıdır, filmin asıl korkunç bölümü henüz başlamadı bile.
*”Aptallığın Teorisi"*
Almanya tarihinin en karanlık döneminden geçiyordu. Masum insanların dükkanları taşlanıyor, kadınlar ve çocuklar zalimce sokak ortasında aşağılanıyordu.
Genç bir teolog *Dietrich Bonhoeffer* bu zalimliğe itiraz etti ve bu sebeple hapse atıldı.
Hapisteyken papaz bu konu üzerine uzun uzun düşündü. Sayısız filozof, şair, fikir adamı ve bilim adamı çıkaran bu kültür nasıl olur da organize kötülüğün, zalimliğin, korkaklığın, cehaletin ve suçun merkezi haline gelmişti?
Bonhoeffer "sorunun kökeninde kötülük değil aptallık yatıyor" dedi. Kötülüğü protesto edebilirdiniz, karşı argümanlarla kötülükle mücadele etmeniz mümkündü. Fakat organize olmuş ahmaklar sürüsüne karşı yapabileceğiniz hiçbir şey yoktu. Ne protestolar ne zorlama onlara etki etmiyordu.
Mantıklı gerekçeler sunduğunuzda önce reddediyorlar, reddedemeyecek hale geldiklerinde ise önemsizleştiriyorlardı.
Aptal insanlar hallerinden memnundu ve saldırıya da hazır haldeydiler. Saldırıya geçtiklerinde kötü insanlardan çok daha tehlikeli oluyorlardı.
Bonhoeffer aptallıkla mücadele edebilmek için önce onun doğasını anlamaya çalıştı:
Aptallık bir zekâ problemi değil ahlâkî bir problemdi. Entelektüel birikimi olduğu halde aptal olan insanlar vardı.
İlk etapta aptallığın doğuştan gelen bir maraz olduğu düşünülür fakat bu da yanlıştı. İnsanlar belli şartlar altında aptallaşıyorlardı, daha doğrusu başkalarının kendilerini aptallaştırmasına izin veriyorlardı. Buradan yola çıkarak aptallığın psikolojik değil sosyolojik bir sorun olduğu sonucuna vardı.
İnsanların ahlâkî ve entelektüel birikimleri bir anda yok olmuyordu. *Diktatör gücünü arttırdıkça aptallar o gücün büyüsüne kapılıyor ve bağımsız düşünme yetisini kaybediyordu.*
Gözüne sokulan gerçekleri inatla reddediyorlardı.
Onlarla konuştuğunuzda bir insanla değil, sloganlarla konuşmaya ayarlanmış bir robotla konuştuğunuz hissiyatına kapılıyordunuz. Büyülenmiş gibiydiler. Değil kötülük yaptıklarını, ne yaptıklarını bile bilmiyorlardı.
Onları bu katatonik şizofreni uykusundan çıkarmanın tek yolu bağımsız-özgür olmalarını sağlamaktı.
Bu düşünceler Hitler Almanyasına fazla gelmişti.Bu kadar analizi ve gerçek eleştiriyi hazmedemediler.
9 Nisan 1945 günü sabaha karşı Bonhoeffer'i bir toplama kampının darağacına asarak öldürdüler..."
Alıntı