@VanshngMediator Baudrillard yaşasaydı da görseydi bugünleri... Simülasyonun, simülkara dönüşmesini izlerken "yemeyin bu naneyi, başımıza bela olacak demiştim ben size" derdi.
Bir yıldız yaşarken, ne kadar devasa olursa olsun etrafındaki sistemle bir denge içindedir. Hacmi geniştir, enerjisini dışarı doğru yayar ve bir sınırı vardır. Onun çekim alanında dönen gezegenler, yıldıza güvenli bir mesafede, kendi kimliklerini ve yörüngelerini koruyarak var olabilirler. Güç büyüktür ama paylaşılan bir uzayda yaşar.
Ancak o devasa kütle kendi içine çökmeye başladığında, evrenin en acımasız dönüşümü gerçekleşir. Yıldızın milyarlarca kilometrelik hacmi yok olur; geriye sadece her şeyi kendine doğru çeken tek bir nokta kalır.
Bu noktadan sonra güç dinamikleri tamamen değişir: Artık merkez ile dış dünya arasında hiçbir engel, hiçbir tampon bölge kalmamıştır. Eskiden yıldıza yaklaşmanızı engelleyen o "yüzey", artık sonsuz bir boşluğa dönüşmüştür. Gücün merkezine giden yol çırılçıplaktır.
Karadeliğin çok uzağında olanlar için sistem hala normal işliyor gibi görünür. Uzaktaki bir gezegen, merkezdeki bu korkunç çöküşü fark etmeden eski yörüngesinde dönmeye devam edebilir. Çünkü uzaktan bakıldığında kütle aynı kütledir. Tehlike, merkeze doğru atılan her adımda başlar.
İşte bu noktada, başlangıçtaki kütlenin büyüklüğü her şeyin kaderini belirler. Çöken yıldız ne kadar büyükse, ortaya çıkan karadeliğin bıraktığı miras da o kadar dehşet verici olur:
Kütle büyüdükçe, o karadeliğin etrafındaki "Olay Ufku" yani geri dönüşü olmayan o görünmez sınır devasa bir alana yayılır. Küçük bir karadelik sadece burnunun ucundakileri tehdit ederken, büyük kütleli bir karadeliğin yutma menzili ışık yılları ötesine uzanır.
Olay ufku, evrendeki en kesin sınırdır. O sınırın dışındayken hala bir seçeneğiniz vardır; kaçabilir ya da yörüngede kalabilirsiniz. Ancak kütlesi büyük olan o gücün görünmez s��nırından içeri tek bir adım attığınız an, fizik yasaları tersine döner. Artık dışarıya doğru giden hiçbir yol yoktur; bütün yollar kaçınılmaz olarak merkeze, tek bir noktaya çıkar.
O sınırın içine giren her şey devasa kütlenin çekimine yenik düşer ve karanlığa gömülür. Merkeze yaklaştıkça çekim gücü öyle katlanarak artar ki, içeri giren her nesne kendi formunu kaybeder, parçalanır ve sadece o tek noktayı besleyen birer yakıta dönüşür.
Özetle; Bir yapı çöktüğünde, başlangıçtaki kütlesi ne kadar büyükse, oluşturduğu karanlık girdabın etki alanı da o kadar geniş olur. Merkeze yakınlaşan herkesi kendi iradesinden soyundurup yutan ve geriye sadece mutlak bir sessizlik bırakan devasa bir çekim gücü...
Bir yıldız yaşarken, ne kadar devasa olursa olsun etrafındaki sistemle bir denge içindedir. Hacmi geniştir, enerjisini dışarı doğru yayar ve bir sınırı vardır. Onun çekim alanında dönen gezegenler, yıldıza güvenli bir mesafede, kendi kimliklerini ve y��rüngelerini koruyarak var olabilirler. Güç büyüktür ama paylaşılan bir uzayda yaşar.
Ancak o devasa kütle kendi içine çökmeye başladığında, evrenin en acımasız dönüşümü gerçekleşir. Yıldızın milyarlarca kilometrelik hacmi yok olur; geriye sadece her şeyi kendine doğru çeken tek bir nokta kalır.
Bu noktadan sonra güç dinamikleri tamamen değişir: Artık merkez ile dış dünya arasında hiçbir engel, hiçbir tampon bölge kalmamıştır. Eskiden yıldıza yaklaşmanızı engelleyen o "yüzey", artık sonsuz bir boşluğa dönüşmüştür. Gücün merkezine giden yol çırılçıplaktır.
Karadeliğin çok uzağında olanlar için sistem hala normal işliyor gibi görünür. Uzaktaki bir gezegen, merkezdeki bu korkunç çöküşü fark etmeden eski yörüngesinde dönmeye devam edebilir. Çünkü uzaktan bakıldığında kütle aynı kütledir. Tehlike, merkeze doğru atılan her adımda başlar.
İşte bu noktada, başlangıçtaki kütlenin büyüklüğü her şeyin kaderini belirler. Çöken yıldız ne kadar büyükse, ortaya çıkan karadeliğin bıraktığı miras da o kadar dehşet verici olur:
Kütle büyüdükçe, o karadeliğin etrafındaki "Olay Ufku" yani geri dönüşü olmayan o görünmez sınır devasa bir alana yayılır. Küçük bir karadelik sadece burnunun ucundakileri tehdit ederken, büyük kütleli bir karadeliğin yutma menzili ışık yılları ötesine uzanır.
Olay ufku, evrendeki en kesin sınırdır. O sınırın dışındayken hala bir seçeneğiniz vardır; kaçabilir ya da yörüngede kalabilirsiniz. Ancak kütlesi büyük olan o gücün görünmez sınırından içeri tek bir adım attığınız an, fizik yasaları tersine döner. Artık dışarıya doğru giden hiçbir yol yoktur; bütün yollar kaçınılmaz olarak merkeze, tek bir noktaya çıkar.
O sınırın içine giren her şey devasa kütlenin çekimine yenik düşer ve karanlığa gömülür. Merkeze yaklaştıkça çekim gücü öyle katlanarak artar ki, içeri giren her nesne kendi formunu kaybeder, parçalanır ve sadece o tek noktayı besleyen birer yakıta dönüşür.
Özetle; Bir yapı çöktüğünde, başlangıçtaki kütlesi ne kadar büyükse, oluşturduğu karanlık girdabın etki alanı da o kadar geniş olur. Merkeze yakınlaşan herkesi kendi iradesinden soyundurup yutan ve geriye sadece mutlak bir sessizlik bırakan devasa bir çekim gücü...
@KuzgunNogay Bir kauçuk ördek gider, başka bir kauçuk ördek gelir; sıfatı değişse bile ördeğin kauçuktan fıtratı değişmez. Önemli olan ördeğin sıkıldığında vıyk vıyk ötmesidir.
"Biz, ülke olarak ruhumuzu kaybetmiştik"
Tüm yaşadıklarımızın, KK'nın, sarayın, fakirliğin, mafyanın ve dahir yaşadığımız her şeyin özü bu... Okuyun derim...
Sevgili @serkanokter gibi hissedenlerimiz hiç az değil. Dün akşam bir sofrada birlikte olduğumuz dostlar da benzer duygu, düşünceler içindeydi. Sanırım ülke geneline hakim olan havayı, Serkan kendi özelinden pencere açarak anlatmış hepimize.
Dolaba kaldırdığımız şey yalnızca atkı, forma, bayrak değil aslında.
Bu ülkede ruhu olan ne varsa birer birer dolaba kaldırmakla geçti son yıllarımız: tribün ruhunu, milli takım ruhunu, liyakat duygusunu, adalet hissini, emeğe saygıyı, sahiciliği, samimiyeti, vakarı… Hepsi dolapta.
Çünkü ruh dediğimiz şey, gösteri dünyasına değil gerçek karakterle has bir duygudur ve yalanda değil, hakikatte yaşar.
Reklamla, sponsorla, medya köpüğüyle, şişirilmiş beklentiyle ruh inşa edilmez. Ruh; işi iyi yapışla, hak edişle, terbiye edilmiş egoyla, adil rekabetle ve bunlardan doğan sahici aidiyetle vücut bulur.
Türkiye’de futbolun da, kurumların da, ortak değerlerin de içini boşaltan şey gayet nettir: Sadakatin liyakatin önüne geçtiği, görüntünün hakikati bastırdığı, başarısızlığın alkışla örtüldüğü, eleştirinin düşmanlık sayıldığı hamaset rejimi.
Milli takım da bundan azade değildir. O sahaya, ülkenin aynası diye bakın. Ülkemizde ne oluyorsa, sahaya da o yansır. Gördüğümüz şey o ki, emek değil vitrin, karakter değil ego, akıl değil gaz, liyakat değil ilişki ağı.
Bu sebeple meselemiz iki maç kaybetmek değil haddizatında. Bizim büyük sorunumuz, bir ve diri kalarak güçlü olmayı, bu sayede her alanda kazanımlı olmayı mümkün kılan ahlaki zemini kaybetmek.
Dolaba kaldırdığımız şey görüntüde belki milli takım formalarıdır; ama asıl dolaba kaldırdığımız şey, bir zamanlar o formaya anlam veren Türk ruhudur.
Şekline gark olup Türkçülükte tavan yaptık ama Türk olmaktan çıktık.
Senelerdir ısrarla ve altını çize çize "Türkçülüğün Türklük olmadığını" söylediğim için beni hasım belleyen, sosyal medyada linç etmeye kalkan, ilgisini alakasını kesenler şimdi bir daha düşünsünler, bu adam ne anlatıyor diye.
Çocukluğumda ailemin tamamı Galatasaraylı olmasına rağmen ben Fenerbahçeli olmuştum.
İstanbul’a geldikten sonra lise yıllarımın büyük kısmı Şükrü Saraçoğlu'nda geçti. Maçları lise tarafındaki kale arkasından izlerdim. Üniversiteye başladığımda da fırsat buldukça tribündeydim.
Okul bitip denize çıkınca maçlara gidemez oldum. Bu kez gemide radyoyu açar, okyanusun ortasında dinlerdim maçları. Kara hayatına geçtim, evlendim; bu sefer de eşimle birlikte gitmeye başladık maçlara. Her maça yetişemesem de ekran başından takip etmeyi hiç bırakmadım.
Sonra bir sabah kahvaltı ederken bir şey oldu. Şike soruşturması patlak verdi. O günü çok net hatırlıyorum: Kaş’ta tatildeydik. Televizyonda yaşananları izlerken kanım donmuştu. Yıllardır üzerime çökmüş afyon dağılıyordu, kalın bir sis perdesi aralanıyordu. O perde başkalarının, farklı hesaplarıyla açılıyordu ama yine de açılıyordu. Verilen cevaplar, inkârlar ve arkasından gelen tiyatro midemi bulandırdı. Futbolla arama kalın bir duvar örüldü.
O günden sonra atkılarımı, bayrağımı, formalarımı dolaba kaldırdım. Geriye yalnızca Türk Milli Takımı kaldı.Onu bırakamamıştım.
2002 Dünya Kupası’nı Nouakchott’ta, Moritanya’da izlemiştik. Yanımızda liman işçileri, Sahra’nın çocukları vardı. Maç saatlerinde bütün liman gemide toplanır, çalışmalar dururdu. Türk Milli Takımı her gol attığında liman ayağa kalkar, kaçan her pozisyonda ahlar vahlar yükselirdi. Turnuvayı üçüncü bitirmiştik. Aslında o derece, takımın azmine verilmiş bir teselli ödülü gibiydi. Çünkü o kadro, yeteneğinden çok karakteriyle, inadıyla, ruhuyla mücadele etmişti.
Aradan yıllar geçti. Her turnuvada biraz daha ileriye gitmeyi bekledik. İmkanlar arttı, paralar çoğaldı, kadrolar güçlendi; ama sonuçlar bir türlü beklenen seviyeye çıkmadı. Nihayet 48 takımlı Dünya Kupası’na katılmayı başardık. Bu bile, 200’den fazla federasyon arasından sıyrılmak anlamına geliyordu; küçümsenecek bir başarı değildi.
Ama başından beri ortada büyük bir sorun vardı: Bu takım, 2002’deki Türk Milli Takımı’nın ruhuna hiçbir zaman sahip olamadı. Reklamlar, sponsorlar, devasa bir endüstri, şova dönüşmüş tribünler… Her şey vardı. Ruh yoktu.
Yeni nesil futbolcular 2002’yi örnek almaya çalıştı ama hep yanlış yere baktılar. O kadronun zahirine tutulup; sahadaki hırsı ve hırsı mümkün kılan karakteri ıskaladılar.
TFF ve çevresi ise şike-bahis tartışmalarının gölgesinde savrulurken, bu Dünya Kupası’nı geçmişin üzerini örtmek için büyük bir fırsat olarak gördü. Medya üzerinden beklentiler şişirildi, oyuncular maçlardan ziyade bir gösterinin parçası haline getirildi. Gerçeğin değil, algının beslendiği kocaman bir hikâye yazıldı.
Fakat çok temel bir şey unuttular: Türk Milli Takımı herhangi bir kulüp takımı değildi. O, bu ülkenin sahaya çıkan ruhuydu.
Zamanla o ruh kayboldu. Yerini hamaset aldı, reklam aldı, görüntü aldı. Cümlenin öznesi olması gereken ruh sahada değildi artık. Nesneye dönüştürülmüş oyuncular kalmıştı.
Ve maçlar başlayınca hikaye çöktü. İlk maçtan sonra istatistik konuşuldu, ikincisinden sonra kader kısmetten bahsedildi. Oysa sorun ne istatistikti, ne şans, ne de taktik. Sorun çok daha derindeydi.
Biz, ülke olarak ruhumuzu kaybetmiştik. Gereksiz hamaset, yapay beklentiler, sürekli şişirilen ve alkışla beslenen egolar; tıpkı hayatın diğer alanlarında olduğu gibi, milli takımın da içini boşalttı.
Gururlu, vakur ve mücadeleci Türk ruhunun yerini, görüntüyle büyüyen, eleştiriden korkan mağrur bir ego aldı.
Dediğim gibi, şike soruşturmalarında atkılarımı, bayrağımı, formalarımı dolaba kaldırmıştım. Geriye yalnızca Türk Milli Takımı kalmıştı.
Çünkü insan bazen bir oyuna değil, o oyunun temsil ettiği şeye inanır. Bugün anlıyorum ki kaybettiğimiz şey iki maç ya da bir turnuva değil. Kaybettiğimiz şey, o formanın içini dolduran ruhtu.
Futbol ise sahada ruh olduğu olduğu sürece sevilir. Ruhunu kaybettiğinde geriye yalnızca gürültü kalır.
Benim için dolaba kaldırılacak son forma da bugün Türk Milli Takımı forması oldu.
Amfibi çıkartma yapmaktan, İran ordusunu yok etmelerden, rejimi değiştirmekten, yere yatırdık tekmeliyoruz diyen hödük bakanından, unconditional surrender diye ahkam kesmelerden bakın nerelere geldi iş 😎
Çocukları sadece pedofili ihtiyaçları için, onların zayıflıkları üzerinde hastalıklı güç fetişlerini yaşamak ve kendilerini tatmin etmek için kullananların yardakçılarından Keir Starmer, onları korumak için 16 yaşından küçüklere sosyal medyayı yasaklayacaklarını buyuruyor.
Şahsın ne kendisi ne temsil ettiği mahfiller ne de parçası olduğu politik hareket ve siyasal zümrenin umurunda mıdır gerçekten çocukların mental sağlığının korunması?
Bunlar her pisliği diledikleri gibi örtüp paklayıp paketleyip satabilmeleri ile meşhur olanlardır. Şüphesiz çocukların sağlığı zerre umurlarında değildir.
O halde kayg��ları gerçekte nedir? Alttan gelenlerin bunların düzenine boyun eğmemek için yeterince kakafoninin içinden geçerek büyümekte oldukları gözlerini korkutmuyor değil.
Yoksa sosyal medyanın düşünce akışına verdiği zararın önüne geçilmesinin gerekliliği çoktan geldi.
Go ahead and laugh. People like you have always existed, but you will never understand what true sportsmanship or class means. While you celebrate the tears of a 10-year-old child, our players are busy teaching yours what humanity looks like on the pitch. You were born ignorant, and you’ll leave this world just as ignorant. Take this as your life lesson:
https://t.co/ixX04i6bX6
Never in my life have I been prouder to be Australian than when I heard a pub full of people erupt into cheers after seeing a 10 year old Turkish boy crying in the crowd.
Bak ünlü bir Türk Futbol Adamı ne diyor : Look at the tabela!
Peki skor tabelası ne diyor: 2-0.
Puan Tabelası ne diyor: 0 puan
İstatistik yorumuna gelince; danalar da çayıra saldığında oradan oraya koşturuyor.
Sosyal medya acımasız insanların toplandığı yer gibi bazen...
Bizimkiler gol atamadı diye idam fermanları arka arkaya geliyor.
Azıcık hakkaniyet!
FIFA'nın yayınladığı şu rakamlara bakınız👇