🚨“Kocaelispor’un penaltı beklediği pozisyon”
🗣️ Erman Özgür: Penaltı + kırmızı kart
🗣️ Mustafa Sarp: Penaltı + kırmızı kart
🗣️ Tümer Metin: Penaltı + kırmızı kart
Bu Deney Bize Acı Bir Gerçeği Kanıtladı. Biz Ürünün Çoğu Zaman Kendisine Değil, Ambalajına, Ortamına Ve Bize Hissettirdiği O Sahte Statüye Para Ödüyoruz..!
Son birkaç gündür herkes Vestel’i konuşuyor. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in şirketin kredi notunu yüksek riskli seviyeden finans dünyasında kelimenin tam anlamıyla iflasın eşiği sayılan Ca seviyesine düşürmesi, ağır borç yükü ve çalışan sayısının 2024 sonundaki 19 bin 509’dan Haziran 2026’da 11 bin 822’ye gerilemesi gündeme bomba gibi düştü.
Sosyal medyaya bakıyorum. Kamuoyu yine üçe bölünmüş: Bir kesim “Binlerce insana ekmek kapısı, sahip çıkılsın” diyor. Bir kesim, alt taşeronların ve Ege sanayisinin kırılmasından endişeli. Bir kesim ise IMEI düzenlemelerini hatırlatıp tüketici kırgınlığını dile getiriyor.
Herkes bir şirketin krizini kendi hayatı üzerinden anlatıyor. Ve aslında haklılar. Bir şirketin bilançosu, binlerce hanenin mutfağına dokunur.
Ama ben bu tartışmada başka bir şey görüyorum. Vestel’in yaşadığı şey, tek bir şirketin hikayesi değil. Türkiye’de sanayinin son 30 yılda nasıl para kazandığının, şimdi neden kazanamadığının hikayesi.
Önce şunu netleştirelim: Vestel, Türkiye’nin en büyük elektronik üreticilerinden biri. Milyonlarca ürün üretti, on binlerce insana iş verdi, ihracat rekorları kırdı. Bunlar küçümsenecek şeyler değil. İçeride yönetimsel hatalar yapıldı mı, risk yönetimi ve borçlanma tercihleri ne kadar doğruydu, bunu ancak kapalı kapılar ardındaki bilançoları inceleyenler kesin olarak bilebilir.
Ama yönetim tercihlerinden bağımsız olarak, dışarıdan net şekilde görünen bir gerçek var: Vestel’in karı, uzun yıllar boyunca sadece üretimden değil, bilanço yönetiminden geldi.
Bunu açayım.
Türkiye’nin 1990’lardan 2010’lara kadar kurduğu sanayi modeli, kimsenin açıkça itiraf etmediği bir denklem üzerine oturuyordu:
Düşük faizle döviz borçlan. Ucuz iş gücüyle üret. Güçlü para birimiyle sat. Aradaki farkı kâr olarak cebe at.
Biz buna yerli üretim dedik. Ama aslında bu, tam anlamıyla bir finansal arbitraj modeliydi. (Arbitraj, en yalın haliyle; aynı varlığın farklı piyasalardaki fiyat, kur ya da faiz farkından tek kuruş risk almadan veya üretim yapmadan kar yaratma sanatıdır.)
Şirketler üretimde değil, gelir tablosuyla bilanço arasındaki bu kur ve faiz farkından para kazanıyordu. Fabrika, bu oyunun sahnesiydi; asıl oyun, finans departmanında kuruluyordu.
Vestel bu modelin en saf örneklerinden biriydi. Kar, sadece televizyon satmaktan değil; kur, faiz ve hacim üçlüsünün aynı anda doğru yönde hareket etmesinden geliyordu.
Bu bir suçlama değil; olgusal bir tespit. Çünkü Türkiye’nin makroekonomik koşulları, uzun yıllar boyunca sanayiciye bu modeli teşvik etti. Düşük faizli döviz bolluğu döneminde, bu denklemi kullanmayan şirketler ölçek büyütmekte zorlanıyordu.
Dört sütun aynı anda çöktü
Bu model dört sütun üzerinde duruyordu. Son 10 yılda dördü de aynı anda çöktü:
1) Ucuz iş gücü gitti.
Türkiye’de maliyetler arttı. Ama daha önemlisi, otomasyon işgücünü verimsizleştirdi. Bugün bir Çin fabrikası, bir Türk fabrikasından daha az insanla daha çok üretiyor. İşgücü artık avantaj değil, maliyet.
2) Düşük faizli döviz borcu gitti.
Küresel faizler yükseldi, risk primi arttı, borçlanma maliyeti katlandı. Borç aynı borç ama çevirmesi artık çok daha pahalı.
3) Döviz geliri TL maliyet artışına yetişemedi.
Kurun artması ihracat gelirini TL bazında büyüttü ama içerideki yüksek TL enflasyonu, işçilik ve operasyonel maliyetler o geliri eritti. Üstüne bir de döviz borçlarının katlanan faiz yükü eklenince, ihracat geliri bilançoyu kurtarmaya yetmedi.
4) Ölçek ekonomisi gitti.
Ölçek, ancak marj varsa anlamlıdır. Marj yoksa ölçek, sadece daha büyük bir zarar demektir. 19 binden 11 bine düşen istihdam bunun kanıtı: Şirket sadece küçülmüyor, model küçülüyor.
Asıl soru: Vestel neden bu kadar savunmasızdı?
Cevap rahatsız edici ama adil: Vestel, güçlü bir marka olma potansiyelini hiçbir zaman fiyatlama gücüne dönüştüremedi.
Türkiye’de buzdolabı ve televizyon denince akla gelen ilk isimlerden biriydi. Ama Vestel, markasını kapasitesini beslemek için kullandı; kapasitesini markasını beslemek için değil.
Ürünü kimin adına sattığı, hangi fiyata sattığı, rafta nasıl konumlandığı bunlar fason/OEM üretimin doğası gereği Vestel’in tam kontrolünde değildi. Kontrol edebildiği ana unsur, fabrikanın kaç bant çalıştırdığıydı.
Kapasite şirketleri kur şokuna dayanamaz. Çünkü kapasite fiyatlama gücü değildir. Fabrika marka değildir. Hacim marj değildir.
Türkiye iş dünyası 30 yıldır bu kavramları birbirine karıştırıyor.
Peki ne yapmalı?
Ezber cümleleri tekrarlamayacağım. “Katma değere geçin” demeyeceğim; çünkü o bir reçete değil, temennidir.
Gerçek reçete üç maddede:
1) Bilanço, stratejiden önce gelir.
Bir şirketin kaderini ne ürettiği değil, nasıl finanse edildiği belirler. Döviz borcu olan, doğal hedge’i olmayan, nakit akışı döngüsel her şirket kırılgan. Sektörü ne olursa olsun. Türkiye’de artık CFO’nun masası, CEO’nun masasından daha kritik.
2) Marka, kur şokuna karşı tek tampondur.
Fason üretim yapan şirket, kriz geldiğinde artan maliyeti müşteriye yansıtamaz. Kendi markası olan şirket ise bir yere kadar yansıtır. Türkiye’nin ihracatının büyük bölümü hala fason. Bu oran değişmeden hiçbir şey değişmez.
3) Ölçek değil, derinlik.
Daha çok üretmek değil, daha vazgeçilmez olmak. Bir parçayı dünyada sadece sen üretiyorsan, kur ne olursa olsun ayaktasın. Bir parçayı herkes üretiyorsa, en ucuz üreten kazanır ve o genelde sen değilsin.
Peki bunu kim yapacak?
Reçeteyi yazmak kolay. Uygulamak zor. Çünkü bu dönüşümün üç aktörü var ve üçü de şu an aynı yöne bakmıyor:
Şirketler yapacak ama kısa vadeli borç çevirme baskısı, uzun vadeli strateji kurmalarını engelliyor. Her ay bilanço çeviren bir yönetim, üç yıl sonrasını planlayamaz.
Devlet yapacak ama teşvik sistemi hala kapasiteyi ödüllendiriyor, markayı değil. “Kaç kişi çalıştırıyorsun” sorusu, “ne kadar katma değer üretiyorsun” sorusundan daha çok soruluyor.
Yatırımcı yapacak ama Türkiye’de uzun vadeli sabır sermayesi yok. Herkes çeyrek bilanço izliyor. Sabırlı sermaye olmadan marka olmaz.
Yani mesele “ne yapmalı” değil. Mesele, bu üç aktörün aynı anda aynı yöne bakması. Bu olmadan Vestel bir istisna olarak kalır; olursa, Vestel bir uyarı olur.
Rahatsız edici sonuç
Vestel haberi, bir şirketin haberi değil. Türkiye’nin son 30 yılda kurduğu sanayi modelinin son kullanma tarihinin dolması.
Bu modeli savunanlar, Türkiye’yi değil; eski alışkanlıkları savunuyor. Ama o model artık borçtan başka bir şey üretmiyor.
Yeni dönem kapasiteyi değil, konumu ödüllendirecek. Kendi ekosistemini ve markasını yaratan şirketler kazanacak. Geri kalanı, ne kadar büyük olursa olsun, bir sonraki kur şokunda masadan kalkacak.
Vestel masadan kalktı mı? Henüz değil. Ama sandalyesi çoktan çekildi.
#Vestel #ekonomi
@GokhanMetiner59 Sayın başkanım, kadim dostum; Şehiri ve Ülkesi için dertlenen, dürüst , çalışkan ve milletin menfaatlerini herseyin üstünde tutan yaklaşımınız her ya da geç halkın teveccühüne mazhar olacaktır. Selamlar….
#SONDAKİKA Fenerbahçe YK üyesi ve Astor Enerji’nin sahibi olarak tanınan Feridun Geçgel hakkında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terörizmin Finansmanı ve Aklama Suçları Soruşturma Bürosu tarafından malvarlığına tedbiren el konuldu!
— Geçgel’in şu anda ABD’de bulunduğu düşünülüyor.
Sevgili Aleksander Ceferin ve @UEFA yetkilileri;
Hem İspanya hem de Galatasaray maçlarına VAR hakemi Alman Christian Dinger’i atamanızın bu iki takımın Filistin bayrakları açması ile herhangi bir ilgisi var mı?
"İngilizler İstanbul'u neden terk etti?"
Murat Bardakçı: Çünkü Atatürk İngilizleri tehdit ediyor. İstanbul'a geliriz, İstanbul'u boşaltın diyor. Bunun üzerine İngilizler sömürgelerinden asker istiyor. Kanada Başbakanı vermiyoruz diyor. Avustralya ve Yeni Zelanda vermiyoruz diyor.Çünkü 100 senedir sizin için savaştık, bıktık diyorlar.
Bunun üzerine İngiltere de sert tartışmalar yaşandı ve azılı Türk düşmanı Lloyd George hükümeti 22 Ekim 1922 düşmüştür. Yerine gelen Muhafazakar Parti Başkanı Bonar Law da "Kemalcilere yenilip küçük düşmeyelim" diyor ve İstanbul'dan çekilme kararı alıyor.
İngiltere Kemal'in ordusundan korkmuş ve yılmıştır. Bunlar niye söylenmiyor?
Bunlar söylenmeyince, cahil avan ulema uyduruyor da uyduruyor!
Murat Bardakçı
Galatasaray’ın bu yılki şampiyonluğu herhangi bir şampiyonluk değil. Ülkenin en zengin işadamının, en nüfuzlu medya patronunun getirdiği; Avrupa’nın en isimli hocasıyla sezona başlayan, senelerdir sana bilenmiş, kazanmak için her yolu mübah gören bir rakibin var. Transferi için cumhurbaşkanından destek alabiliyor, stad sponsorluğunu Amerika’daki en güçlü işadamının Türkiye’de var olmayan markasına satabiliyor. Sana söylediği her şeyi yapan; yapılar kuran, devlet desteği alan, her maça istediği zaman yabancı hakemi istediği zaman seçtiği yerli hakemi atayan bu rakibinin yönetimini, başkanını, teknik heyetini, takımını yenilemek zorunda kalacağı kadar dirençli, istikrarlı bir saha içi başarın var.
Trabzonspor ve Beşiktaş bile ikincilik için Fenerbahçe‘yle uğraşmak yerine yetişmeleri mümkün olmayan Galatasaray’la söylemsel rekabet halindeler. Federasyon tüm organlarıyla açıktan Galatasaray’a atar yapıyor. Sakatlıklarla uğraşıyorsun. Üstüne Avrupa’da Liverpool’u iki kere yeniyor, Juventus‘u‘ eliyorsun. Dünyanın her yerinden gelmiş futbolcuların bir aile havası içinde kenetlendiği bir odak oluyorsun. Ve bunları rakibinin başkanından taraftarına herkesin ismen Okan Okan diye ağzından düşürmediği, hakir görmeye çalıştığı, senin altyapından 18 yaşında çıkmış Türkiye’nin en başarılı hocalarından, camianın öz evlatlarından birinin liderliğinde gerçekleştiriyorsun.
Paraya, medya gücüne, baskıya, adaletsizliklere yenilmiyorsun. işini en iyi şekilde yapıyorsun. İşte o yüzden dünyanın her yerinde hayatında Türkiye’yi görmemiş Galatasaray formalı gençlere şahit oluyoruz. Galatasaray yine bir karşı çıkışın sözcüsü, başkaldırının sesi oluyor.
Dört sene üst üste şampiyonuz. Bu başarı onurlu bir mücadelenin sonucudur.
Bu daha başlangıç mücadeleye devam.
Önce, dünya tarihinde eşi-benzeri görülememiş şekilde 6 İstanbul derbisinin 4’ünü hem de FIFA kokartı olmayan hakeme verdiler, sonra da geçen hafta “coğrafî ofsayt” diye bir kavram icat edip Sane’nin net golünü iptal eden VAR hakemini bugün AVAR’a verdiler. Bu, masum ve iyi niyetli bir iş mi?Bu iş nereye gidiyor, belli değil!
Derbiye Yasin kol atanmış. İyi yönetir kötü yönetir kavramlarından bağımsız olarak, eğer bir futbol ülkesinde son 8 derbinin 6 sını FIFA kokartı olmayan yani Avrupa’da maç yönetme hakkı bulunmayan bir hakem yönetiyor ve diğer FIFA hakemlerinin yönetme kapasitesinde olmadığı düşünülüyorsa, o ülke hakemliği bitmiştir. Pek tabii ki hiç kimse de Dünya Kupası’nda niye Türk hakemi yok demesin.