@Lll145890@Hittitia Bu bir teori değil bir realitedir. Bunu Türkiyede yaşayan herkes bilir ama etiket olarak kullanmayı tercih etmek yada etmemek politik birşey.
@quantumlight1@aaa1454675@ZiQiang99263 Dünyadaki savaşlar, melezleşmeyi reddeden, farklı kalmakta direnen ve bu uğurda başkalarına saldıran insanların yüzünden çıkıyor.
Çin’in küresel bir iktisadi güç olmanın ötesine geçerek Amerikan hegemonyası sonrası dünyaya yeni ve daha adil bir medeniyet önermesi sunmasını, uluslararası kuralları belirleyen ve yeni bir düzen kuran güç hâline gelmesini beklemenin yersiz bir hezeyan olduğunu hep anlatmaya çalışıyorum.
Ancak basit bir sosyal medya tartışmasında su yüzüne çıkan, birçoğumuzun zaten bildiği, fakat belki de artık hepimiz için daha görünür hâle gelen Han merkezli devlet milliyetçiliği, etnik üstünlükçülük ve faşizan anlayış, Çin’i kendi coğrafyasına kilitleyecek ve küresel vizyonunu kendi hinterlandındaki topraksal egemenlik sahasına hapsetmiş, dar görüşlü, etnofaşist bir devlete dönüştürecektir.
Çok yazık.
O hâlde, Goethe’nin ve Kant’ın yetiştiği topraklardan nasıl Hitler çıktı diye sorarken, binlerce yıllık Taoist ve Konfüçyüsçü düşünce geleneğinden nasıl böylesine etnofaşist bir anlayış doğabildiğini neden sorgulamayalım?
Demek ki binlerce yıllık bir medeniyet birikimi, tek başına medeniyet kurucu bir siyasal aklın teminatı değildir. Tarih, insanlığın en büyük düşünsel miraslarından en karanlık siyasal geleneklerin de doğabildiğini defalarca göstermiştir.
Umarım bu karanlık yoldan bir an evvel dönerler.
Çin, 1,5 milyar nüfusu ve büyük ekonomisiyle bir süper güçtür ve Türkiye’ye 7-8 bin km mesafededir. Aynı zamanda Çinli kullanıcılar küresel internetten kopuk, paralel bir internette yaşarlar. Buna rağmen Türk tarihiyle ilgili gönderiler anlamsız Çin refleksleri çekmekte. Bu reflekslerin sebeplerinden biri Doğu Türkistan ise, diğeri de Çin’deki gerçeklerden kopuk milliyetçi anlatıdır. Bu anlatıda, Çin’i işgal edip hükmetmiş dil, kültür, genetik olarak tamamen farklı topluluklar da Çinli olarak gösterilir.
Çinliler, çok büyük nüfuslarına rağmen bazı dönemsel genişlemeler haricinde yerlerinden kıpırdamamış bir toplulukken kuzeydeki bozkır halkları hareketli ve fetihçiydi. Bu bozkır göçebeleri öncesinde dağınık bir haldeydi, MÖ 3. yüzyılda Hunlarla büyük bir güç haline geldi. Bu sebeple Hunların Çin tarihinde ayrı bir yeri vardır. Hunlardan Göktürk dönemine kadar şimdiki Moğolistan ve Altaylarda Türkler, daha doğuda Moğollar, Mançurya civarında ise Tunguzlar yaşamaktaydı. Çin’in dış tarihi önceden Altay dil ailesinden sayılan, günümüzde ise dil birliği olarak görülen bu üç toplulukla mücadeleyle geçmiştir. Ve bu toplulukların Çin üzerindeki etkisi baskın ve yağmadan ibaret gibi gösterilmek istense de öyle değildir. Çin’in medeniyet merkezi aslında Kuzey Çin’dir. Bozkır göçebelerinin baskısıyla merkez MS 4. yüzyılda güneye kaymıştır ve bu toplulukların son iki bin senede Çin’in tamamında veya büyük bölümünde hakimiyet kurdukları süre 860 senedir.
Türk gruplarının yönü ilk dönemden beri batı olmuşken, Moğollar 13. yüzyıla kadar çoğunlukla doğuda kalmış, Tunguzlar ise neredeyse batıya hiç çıkmamış ve Çin’le derin münasebette bulunmuştur. Türk topluluklarından Hunlar MS 4. yüzyılda Roma’ya kadar ilerlemiştir, sonraki Göktürk sınırları ise Karadeniz’e kadar uzanmaktaydı. Hazarlar Karadeniz’in kuzeyinde 7. yüzyılda büyük bir devlet kurarken, Bulgarlar Balkanlara yerleşmiştir (bunlar günümüz Bulgarları değildir, Bulgar devletini kuran Türkler Slav çoğunluk içinde zamanla Slavlaşmıştır).
Kuzey Çin’de Hunlar bölgesel egemen olsalar da Çin imparatoru sayılmazlar. Türklüğü açık olarak bilinen, Orta Çin’de hakimiyet kuran ve Çin tarihinde meşru imparator olarak görülen Shatuo Türkleri vardır. Bunun yanında Tabgaçların dili tartışmalıdır. Yuan (Moğol), Qing (Mançu = Tunguz) Çin’in tamamına hükmetmiştir. Jin Tunguz, Liao paramongolik kökenlidir. Göktürk devletini yıkan Tang hanedanı da Tabgaç-Çin karışık bir hanedandı. Bu hanedan Göktürkleri ancak Göktürk iç çekişmeleri ve diğer bozkır halklarının yardımıyla yıkabilmiştir. Tang gibi karışık hanedanları saymasak bile Çin tarihinin yaklaşık yarısı, yabancı güçlerin Çin’e hakim olduğu bir tarihtir ve bu özelliğiyle Türk tarihinden çok farklıdır.
Bazı Çinli internet kullanıcılarının Hitleri aratmayan ırkçı tweetleri beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Türkiye zaten şovenizm ve yarı sömürgeliği içselleştirilmiş bir ülkeyken her zaman övgüyle bahsettiğim Çin'den insanların bana "melez, domuz kılıklı, Yunan babalı" demesi ve bunu sistematik olarak yapılıyor olması bazı şeyleri yeniden düşünmeme neden oldu. Sosyalizmin kalesi olarak görülen bir ülkede bu kadar sistematik bir ırkçılık tabanı olması üzücü. Demek ki dünya halkları için pek de umut odağı değil diye düşündüm. Bize karşı bu kadar ırkçılığı Alman Dazlakları bile yapamamıştır. Eğer belli ilkelere bağlı bir ÇKP yaşamaya devam ediyorsa bu sistematik ırkçılar hakkında soruşturma dosyası oluşturmalıdır. Çin'in çıkarları vahşi ırkçılık ile değil proletarya enternasyonalizmi ile savunulabilir. Türkiye'de daha şimdiden milyonlarca insan Çin'e antipati besledi. Bu kumar Türkleri Yemen'e, İran'a karşı kullanmak isteyen ABD'nin kazanacağı ve Çin'in tüm petrol kaynaklarını dolaylı olarak kaybedeceği bir kumardır. Oysa Türk-Çin ilişkilerinin seyri çok daha olgun bir noktadan yakalabilirdi. Şimdi isterse bin tane resmi ilişki kurulsun bu kamuoyu tarafından sempatik görülmeyecektir. Şahsen Çin'de bir aşırı sağcı grup olduğunu bilmiyordum. Ama ne yazık ki varmış. Burada sorumluluk Çin Yöneticilerine düşüyor. Türkiye ve Çin'in ilişkilerini kim sabote ediyor? Bunu araştırmalılar.
Türk Çin kapışmasınanda Çinli hesaplara dair pek çok tweet okudum. Şunu fark ettim ki aktif olan çoğu hesabın sahibi henüz genç. Aralarında devletin yönlendirdiği sosyal medya faaliyetlerine katılanlar da olabilir. Bunu bilemeyiz.
Ancak Çin gibi siyasal özgürlüklerin ağır biçimde sınırlandığı, resmen tanınan 56 etnik grubun yaşadığı ve özellikle Türk topluluklarının dil, kültür ve kimlik hakları üzerinde ciddi baskıların bulunduğu bir ülkede, gençlerin kendi tarihlerine ve başka milletlerin tarihsel hafızasına ne ölçüde erişebildiklerini sorgulamak gerekir.
Geçenlerde İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde otuzlu yaşlarında bir grup genç Çinliyle tanıştım. Çok güzel sohbet ettik. Nereli olduğumu sorduklarında, ailemin bir kolunun Kaşgar'a, diğerinin Fergana ve Taşkent'e uzandığını anlattım. Kaşgar'ı bilip bilmediklerini sordum. Bir gün ata diyarımı ziyaret etmek istediğimi söyledim.
Bana şaşkınlıkla baktılar. Kaşgar'ın Türk tarihinin ve kültürünün kadim merkezlerinden biri olduğunu bilmiyorlardı.
Bu karşılaşma beni düşündürdü. Bir devlet, kendi siyasal varlığını korumak adına genç kuşakların tarihsel hafızasını ne ölçüde biçimlendirebilir? Bir toplumun başka halkların tarihini öğrenme imkânı, siyasal iktidarın çizdiği sınırlarla ne ölçüde daraltılabilir?
Tarih bize Çin'in bugünkü siyasal düzeninin kaçınılmaz olmadığını da gösteriyor.
Milliyetçi Çin, Mao Zedong karşısında yenilmeseydi nasıl bir Çin ortaya çıkardı, bilemeyiz. Ancak İsa Yusuf Alptekin gibi Türk siyasetçilerinin Milliyetçi Çin yönetiminde görev aldığı, farklı siyasal gelecek ihtimallerinin bulunduğu bir dönem yaşandı. Bu alternatifin daha adil bir düzen yaratıp yaratmayacağını kesin olarak söyleyemeyiz. Fakat tarihin yalnızca bugün galip gelenlerin anlattığı hikâyeden ibaret olmadığını biliyoruz.
Tarihin seyri farklı bir istikamete evrildi.
Ne yazık ki Türk tarihinin, dilinin ve kültürel hafızasının kadim merkezlerinden biri olan, bugün Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak adlandırdığı Doğu Türkistan, aydınlarının, sanatçılarının ve düşünce insanlarının akıbetine ilişkin ciddi soruların uluslararası insan hakları raporlarına konu olduğu bir coğrafyaya dönüştü.
Bazı Türkler de Çin devletinin düzenlediği propaganda gezilerine katılarak bu gerçekleri görmezden gelebiliyor. Ancak bu tür gezilerin varlığı, bağımsız araştırmaların ve belgelenmiş insan hakları ihlallerinin yerine geçemez.
Biz Uygur, Özbek, Kazak ve diğer Türk topluluklarının ortak tarihsel ve kültürel hafızasını taşıyan insanlar, geçmişimizi öğrenmeye, yaşananları anlamaya ve geleceğimizi bu bilinçle düşünmeye devam ediyoruz.
Geleceğin ne getireceğini kimse bilemez. Tarih boyunca hiçbir siyasal düzen değişmez olmamıştır.
Bu nedenle sevgili genç arkadaşlar, birbirinizi sosyal medyada bu kadar hırpalamayın. Birbirinizin tarihini öğrenmeye, kültürünü anlamaya ve farklılıklarına saygı göstermeye çalışın.
Çünkü nihayetinde hepimiz barış içinde bir arada yaşamanın yollarını bulmak zorundayız.
Tarih uzun olabilir. Ancak gelecek, sandığımız kadar uzak değildir.
Türkiye ve Çin Devrimleri Karşılaştırması
1923 Cumhuriyet devriminin aydınlanmacı kadroları, nüfusun %85 kırsal alanda yaşayan halkı eğitmek, aydınlatmak ve kalkındırmak için 1930-1940’lı yıllarda Köy Enstitüleri’ni kurmuşlardı.
Köy Enstitüleri, o güne kadar hayatında bırakalım bir kalem tutmayı, ayakkabı bile giymemiş olan kızlı erkekli köylü gençlerini, yeni bir eğitim modeliyle; teorinin pratikle, bilimin sanatla, el emeğinin zihinsel emekle birleştirildiği, temel bilimle ekonomik ihtiyaca yanıt veren zihinsel ve bedensel becerilerin birlikte öğrenildiği, romanların okunup öykü ve şiirlerin yazıldığı, müzik aletlerinin çalınıp resim yapıldığı bir programla donanımlı kılacak ve köylülerin eğitilmesinde değerlendirilecekti.
İlk mezunlarla birlikte Köy Enstitüleri programının, ne kadar yararlı olduğu ortaya çıkmıştı. Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Osman Şahin gibi büyük yazarlarımızı meydana getirmişti. Nüfusun %85’i kırsalda yaşayan 1930-1940’lı yılların Türkiye’sinin kurtuluşunda Köy Enstitülerinin anahtar rolü oynayacağı daha ilk deneme aşamasında görülmüştü.
Bu model, Türkiye’nin en ücra köşesine yayılarak halkın çağdaş koşullara hazırlanmasını sağlayacaktı. Fakat devleti yöneten “Amerikancı yeni kadrolar,” ki bunlar aynı zamanda palazlanmış eski CHP’li kadrolardı, 1954’te Türkiye’yi “Küçük Amerika yapacağız”, “NATO’ya giripbüyüyeceğiz” aldatmacası ve “Köy Enstitüleri komünist yetiştiriyor” gerekçesiyle kapatmışlardır.
Bizden aşağı yukarı 15 yıl sonra Çin, 1949 Demokratik Halk Devrimi ile benzer bir eğitim modelini uygulayarak milyonlarca Çinli köylü genci eğitmiş, onları birer aydınlanma neferi hâline getirmiş ve 20 yıl gibi kısa bir sürede kırsal alanlarda mucize yaratmıştır.
Bu sayede Çin, adeta Orta Çağdan modern çağa ışınlanmıştır. Çin halkı bu sayede düzgün eğitim almış, sağlıklı düşünen, bilimsel gelişmeye önem veren, toplumsal görevini kavrayan,etken, sorgulayan ve geleceği öngören milyonlarca yeni yurttaş yaratmıştır.
2026’da kısa bir Türkiye ve Çin karşılaştırması bile Çin’in kırsal alanlarda yarattığı devrimle kendi açısından doğru olanı yaptığını, Türkiye’ninse yanlış yola saparak yeniden emperyalizme bağımlı ülke hâline geldiğini görebiliriz…
(Yakında çıkacak olan “Çin Yüzyılına Doğru” kitabından bir paragraf)
@uncleTomat0@grok Abd ve Çin daha fazla uzatmayın lütfen güzel bir savaş izlemek istiyoruz. Eskiden Türklerin savaştığı gibi meydan savaşı izlemek harika olurdu. Lütfen bu zevkten mahrum bırakmayın bizi ve tüm gücünüzle saldırın. Ama dron ve roketler çok sıkıcı. Tank, uçak, asker görmek istiyoruz
@Newsinchina Abd ve Çin daha fazla uzatmayın lütfen güzel bir savaş izlemek istiyoruz. Eskiden Türklerin savaştığı gibi meydan savaşı izlemek harika olurdu. Lütfen bu zevkten mahrum bırakmayın bizi ve tüm gücünüzle saldırın.
@fhcluk@aaa1454675@ZiQiang99263 Evet sokağa çıktığında herkesin tek tip sarışın yada çekik gözlü olmadığını görmek, melez olmak harika birşey. Diğeri çok sıkıcı olurdu.