3 Ağustos 2014’te Ezidi Kürtler, tarihleri boyunca yaşadıkları 74. fermanı ( katliamı) bir kez daha acı bir şekilde Şengal’de tecrübe ettiler.
Dünya, IŞİD’in barbarlığına seyirci kaldı; inançları “farklı” olduğu için bir grup barbar ve fanatiğin hedefi haline gelen bir halkın katliamını tartışmakla yetindi.
Dünyada 74 kez katledilen başka bir topluluk yoktur.
2014’teki Şengal soykırımı, bu uzun acı zincirinin en kanlı halkalarından biri oldu: binlerce insan katledildi, kadınlar köleleştirildi, çocuklar kaçırıldı, on binlerce insan dağlara sığındı. Bu trajedi yalnızca bir halkın değil, insanlık vicdanının da ağır bir sınavıydı.
Unutmamak, hatırlatmak ve adalet istemek; yaşananların bir daha tekrarlanmaması için atılacak en temel ve en onurlu adımdır.
#Şengal #ÊzîdîGenocide
Bu satırları yazarken esassen vicdanımı, bilincime ve cehaletime referans edinerek Kürt sosyolojisine ve siyasetine eleştirel ayna tutmak istedim. Umarım herkes kendi gerçeğini en sade biçimiyle kendi aynasında olduğu gibi görür.
https://t.co/eaTtBTspDE
Yüzyıllarca ezilmiş ve dört devlet tarafından sömürülmüş bir toplumun bireyi, içinde, bilincinde medeniyet ve demokrasi düşüncesini içselleştirememişse eğer, tatmini yalnızca başkasını inciterek bulur.
Yarası kendi yarasıdır; ama ilacı, başkasının acısıdır.
Bu anlayış, sömürgecisinin maskesini takmış kölenin intikamıdır.
Bu satırlar, son dönemde Kürt siyasetinde sıkça görülen bir refleksin en sade özetidir.
Kürt yöneticileri ve onların etrafındaki kadrolar, kendilerine yöneltilen en meşru eleştirileri bile “hainlik”, “ajanlık” veya “düşman provokasyonu” olarak damgalıyor.
Sosyal medyada, bağlı oldukları STK’lar ve parti içinde hızla linç kampanyaları örgütleniyor; eleştiren isimler hedef gösteriliyor, itibarsızlaştırılıyor, hatta fiziksel tehditlere varan baskılara maruz bırakılıyor.
Bu davranış, özgürlük mücadelesinin doğal bir sonucu değildir. Aksine, uzun süredir baskı altında kalmış bir kolektif ruhun, kendi içindeki farklı sese tahammül edememesinin işaretidir.
Yıllarca “öteki” tarafından ezilmiş olan, bu kez kendi “öteki”sini yaratıyor.
Eleştiriyi düşmanlık, muhalefeti ihanet olarak kodluyor.
Böylece demokrasi birikimi yerine, sömürgecinin yöntemlerini taklit eden bir iktidar pratiği ortaya çıkıyor: sustur, damgala, linç et.
Kendi kusur ve eksiklerini başkalarına saldırarak ve tehditler savurarak kapatmaya çalışan bir siyaset, ne özgürlük ne de adalet üretebilir. Sadece zinciri el değiştirir.
Anadolu’da sıkça dillendirilen bir atasözü der ki: Köpeklerin en büyük korkusu, sahipleri öldüğünde aç kalmaktır.
İki ayaklı troller, kalemini ve ruhunu satan gazeteciler, insanları hedef gösterenler, parti müritleri ve hedef gösterildiğinde linç eden sosyal medya manyakları da çoğu zaman görünmez sahiplerinin gölgesinde yaşar.
O sahipler sahneden çekildiğinde ne olacak?
Kimileri yeni bir sofra arayacak, kimileri sessizliğe gömülecek.
Sahiplerinin gölgesi üstlerinden kalkınca geriye ne kalacak ? Bağımsız bir duruş mu, yoksa açlığa mahkûm bir bağımlılık mı?
DÜNYA SESSİZ KALDI
Sırf Kürt oldukları ,Arap olmadıkları için 5 bin çocuğu diri diri çöl kumlarına gömdüler.
Caniliklerini kutsallaştırmak için Kur'an'da bir süre ismi olan Enfal koydular.
Saftirikleri aldatmak için bayraklarına "Allahu Ekber "yazdılar.En vahşi katliamlarına.
Bayram değil, seyran değil Yeni Yaşam Sultan Hamid'i niye öptü?
Düşünüyorum.
Abdülhamid'in nesi çok meşhurdu?
Hamidiye Alayları...
PKK'nin Yeni Hamidiye Alayları olarak kullanılmasının yolunu yapıyorlar sanki.
Sınıriçi olmaz da, sınır dışı olur. İran'a karşı olur, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ne karşı olur. Bulunur bir yerler.
Çeşitli analistlerin sahada gözlemlediği gelişmelerle uyumlu bir "vizyon"(!) vesselam. Bakalım alıcısı olacak mı?
Ortadoğu’da ki bu karmaşa ve adaletsizlik bitmedikçe Kürt ulusu, süslemeli ve yasa maskelerinin ardında dönemsel olarak yalnızca nefes almaya odaklanıyor.
Bu durum, ulus olarak var olma özgürlüğünden ziyade yok olmaktan kaçınma zorunluluğunun dayatıldığı bir gerçekliği yansıtıyor.
Süregelen adaletsizlik ortamında Kürtler, temel haklarını özgürce savunmak yerine hayatta kalma refleksleriyle hareket etmek zorunda bırakılıyor.
Kürt yöneticiler, kendilerine sunulan makamları korumak adına devlet aklının dayattıklarını halka zorla kabul ettirmeye çalıştıkları otoriter tüm baskı yöntemlerini deniyorlar.
Atanmış olan bu komiserler, onları eleştirenleri Kürt ulusunun karşıtı olarak pazarlamaya çalışmakta; susmayan ve dik duranları ise örgütlü bir lince maruz bırakarak kirli algılar yaratma çabasına girmekteler.
Böylece eleştiri, sözde ulusal birlik adına bastırılmakta ve muhalif sesler hedef haline getirilmekte.
Kendi şahsi çıkarlarını koca bir halkın haklarının önüne koyarak sahte vaatler ve baskıcı uygulamalarla toplumu kontrol altında tutmaya çalışmaktalar.
Bu yaklaşım, halkın gerçek taleplerini görmezden gelerek kişisel konumları önceleyen bir ihanet tablosu ortaya koymakta.
Hepimiz bu ihanet döneminin şahitleriyiz. Ortaya Kürt olarak sürülen STK ve parti komiserleri ise, izin verilen ölçüde konuşmaları uygun görülenleri basın önüne sürüp parlatılmaya çalışılan sahte şampiyonlardır.
Gerçek temsil yerine kontrollü bir görünürlük yaratılmakta, halkın sesi ise sınırlandırılmakta.
Gaddarlığın egemen olduğu bu yeni yüzyılda, bu ortamda hiçbir yasa gerçek anlamda geçerli değil ve Kürt halkı da bu adaletsizliğin ağır yükünü sırtında bir yüzyıl daha taşımak zorunda değildir.
Onlar için…
Müridin soru sormayanı.
Kahramanın ölü olanı.
Atanmış komiserin şiveli olanı.
Erkeğin dönüştürüleni makbuldür.
Bunlara muhalif olanlar ise, barış istemeyen, klavye milliyetçisi kontra kalemler, ajanlar ve üç beş bin lira ödemedikleri gazetecilerdir.
Yolda yürüyenin yüzü, yönüne çevrilidir.
yöneldiği yer yüzünden okunur…
Yola çıkan kişinin tek yardımcısı, yolu, yanında , onunla birlikte yürüyendir.
yoldaştır…
Oruç Aruoba
Yine bir grup iradesiz mürit, komiserlerinin talimatıyla sahneye çıkmış durumda.
İrade beyan eden bireyleri, “kontra kalem”, “ajan”, “hain”, “mücadele karşıtı” ve “barış karşıtı” diye yaftalayıp kendilerine ait vasıflar ile suçlamaya çalışıyorlar.
Bu saldırıların altında yatan şey ise ideolojik ya da ulusal bir inanç değil; çıplak, derin bir korku.
Devletin geçici olarak sunduğu bütün konfor alanlarını ve makamlarını kaybetmenin korkusu.
Bu kaygı, onları gelecekte olacakları önceden söyleyenlere saldırmaya, müritleri üzerinden linç mekanizması kurmaya itiyor.
Ama artık tutmuyor. Yalanları, söylemleri, ithamları… Kitle bile ciddiye almıyor.
İşte bu yüzden, zincirini kırmaya yeltenen köpekler gibi davranıp hakaret ve tehditlere yöneliyorlar.
Kontrolü kaybettiklerini hissettikçe daha da hırçınlaşıyor, hedef gösterme çabalarını artırıyorlar.
Oysa hedef gösterdikleri insanlar, özgür iradeleri ile yalnızca gerçeği dile getirenler. Onlar ise gerçeğin kendisinden korkanlar.
Bu tablo, bir dönemin sonuna işaret ediyor. İradesini teslim etmiş, talimatla hareket edenlerin, konfor alanlarını korumak için başvurduğu son yöntemler de etkisini yitirmiş durumda.
Linç çağrıları, karalama kampanyaları ve uydurma ithamlar artık boşlukta yankılanıyor.
Çünkü toplum, korkularının ve yalanlarının kokusunu almaya başladı.
Zaten aileyi hedef haline getiren bunlardı. Aileyi bunlardan dolayı linç edenler ; Demirttaş'ın her söylediğine alkış tutanlar şimdi Demirtaş'ın bu söylediklerine karşı mı çıkacak yoksa tamamen bu yapının gazına geldik yanılgıya düştük diyecekler mi?
Güran ailesini DEM’in kozmik ağı “hizbullahçı”, “feodal”, “Akpli” vs diyerek hedef haline getirdi.
Onları yıkama görevi de sevgilileri Selo’ya düşüyor tabi.
“ Ben sizin sürünüzden ayrılan koyun değilim.”
Ragıp Bey, kendisine yöneltilen ithamları nezaket dolu bir üslupla, tek tek yanıtlamış.
Her şeyi, bildiğiniz Bilal’e anlatır gibi sade ve anlaşılır bir şekilde açıklamış.
Cemaatleri ve muhafazakârları müritlikle suçlayanlar – ki aslında kendileri de mürit olan, kendilerinden olanı eleştirme yetisinden yoksun kimseler – şimdi irade sahibiymiş gibi ortaya çıkıp Ragıp Bey’e birkaç gün boyunca saldırmaya başlayacaklar.