Dursun Ali Tökel hocadan gördüm Žižek'in bu konuşmasını. Dursun hoca hep yenidir.
Konuşma cok çarpıcı... Hümanizm tüm dünyayı hasta etti. Kendini tanı, dedi felsefe. Şimdiyse kendi en hasta bilim dalı olan psikiyatri onu iyileştirmeye yol arıyor. Žižek gibi Marksistler, Bloch'un "umut ilkesi"nden "adanma"yla çare aramaya çıkmış. Adam Phillips'e yollarının çıkması da bir şeydir. Hz. Mevlânâ: "Kendini kendinin karşısına oturttun kaldın; kendini kendinin karşısından çek de kurtul" diyordu. Hümanizmin eczası budur ilk aşamada. Sonra: "Şu dünyada bir karınca kadar hoşum; kendimden fazla yük taşıyorum" demek gelir. Müslümanlar bunu çok iyi biliyordu. Bakın vakıflara. Ahiliğe bakın.
Günün Müslümanlarının durumu başka. Kendilerinden aşkın meselelere hayatlarını alamadıkları için zavallı bir hayatın gündelikçisi olup çıkmış durumdalar. Belki Slovaj'ı dinlemek iyi gelir.
Ebeveynler çocuklarına “hayır” diyemiyor. Dese, diyemeyen anne babaların çocukları örnek gösteriliyor. İçinden çıkılmaz bir hal alan sonu hiç iyi bir yere gitmeyen bu durum nasıl düzelecek?
Çocuk bulunduğu şehirdeki tarihi mekanları bilmeden Bodrum’a , Antalya’ya götürülüyor.
18 yaş altı öğrencilerin okul yönetimi ve okul aile birlikleri aracılığıyla, 10 saat uzaklıktaki illere “tatil” amaçlı otobüslerle götürülmesi bir bana mı sorunlu geliyor?
1-2 saatlik geziler neyse…
Uzak mesafede bu sorumluluğun bu kadar kolay alınması gerçekten düşündürücü.
Kimse kimsenin hayvan sevgisini sorgulamamalı. Ara sıra bazı kişilerin hayvanlara uyguladığı insanlık dışı eziyetlerle de bu mesele birbirine karıştırılmamalı.
Asıl sorun bir uzlaşma zemini mümkünken, meseleyi çarpıtan yaklaşımlar yüzünden sorunun bir türlü çözül(e)memesidir.
Artık öylesine yapılan hiçbir şeye kimsenin tahammülü kalmamış. Herkes hakikatin peşinde; ancak hakikatin yeri ne yazık ki meşgul. Gerçekle karşılaşıldığında ise o da çok kayda değer bulunmuyor; çünkü herkes duymak istediklerinin hakikat olduğuna çok ikna olmuş durumda.
Film bir çocuğun annesiyle olan problemli ilişkisini ve zamanla sergilediği karanlık, kontrolsüz ve şiddet eğilimli davranışlarını anlatır.
Pek çok soru içinde en önemli şu soru üzerinde durur:
Bir insan doğuştan mı ‘kötü’ olur, yoksa yetiştirilme biçimi mi belirleyicidir?
Ebeveynler çocuklarının üstün zekâsından ve ayrıcalıklı olduklarından ballandıra ballandıra söz eder; sanki onlarda kimsede bulunmayan nitelikler fazlasıyla mevcuttur. Ancak bir sorun olabileceğini kabullenmekte zorlanır, yardıma ihtiyaç duyulduğu gerçeğiyle yüzleşmek istemezler.