"..bazen birisi tuhaflığın ve karanlığın ortasına dikilip bir şarkı söyler
bazen birisi büyük bir soru sorar
bazen birisi yeni bir adım atar ve yeni bir yürüyüş başlatır
hiç teslim olmadan, ödün vermeden
dik, dimdik, kesintisiz bir yürüyüş, direniş.."
-Nuri Pakdil
dün gece bu insanların üzerine bomba yağdırıldı sabah kalkıp bayram namazı için toplanıp cemaatle bayram namazı kıldılar.
en çok senin bayramın kutlu olsun gazze
🎬 Gelin size Hollywood filmlerinde kamera ne zaman Meksika’ya, 'Ortadoğu’ya', Güney Asya’ya ya da Afrika’ya dönse ekranın neden aniden tozlu bir sarı tona büründüğünü anlatayım:
Sinema literatüründe "Yellow Filter" (Sarı Filtre) olarak bilinen bu uygulama, aslında sadece sanatsal bir tercih değil, modern bir oryantalizm ve sömürgeci bakış açısıdır. Breaking Bad ve Traffic’te Meksika’yı, Extraction ve Slumdog Millionaire’de Hindistan’ı, Black Hawk Down’da Afrika’yı ya da pek çok ajan filminde İstanbul’u ve “Ortadoğu’yu” sanki üzerine sarı bir sis çökmüş gibi görmemiz tesadüf değildir.
Bu görsel manipülasyon, Edward Said’in bahsettiği "Öteki"ni inşa etme sürecinin en kestirme yoludur: Batı dünyası parlak ve "soğuk mavi" tonlarla rasyonelliğin, ilerlemenin ve medeniyetin merkezi olarak sunulurken; "Küresel Güney" olarak adlandırılan ve tarih boyunca sömürgeciliğe maruz kalmış coğrafyalar sarı filtreyle boğularak "kaotik, tehlikeli ve durağan" birer suç mahalline indirgenir.
Bu durum, kolonyalizmin kurduğu o üstenci görsel hiyerarşiyi her karede yeniden üretir. Sarı ton; kuraklığı, fakirliği ve "eskiyi" sembolize ederek izleyiciye bu bölgelerin modern zamana ait olmadığı ve "ıslah edilmesi gereken, kirli bir geçmişte takılı kaldığı" mesajını bilinçaltından fısıldar.
Hikaye anlatma biçimi olarak bu filtreyi seçmek, o coğrafyanın gerçek renklerini ve modern dokusunu yok edip Batılı izleyicinin zihnindeki stereotipleri beslemektir. Sonuçta sinematografi, burada bir sanat dalı olmaktan çıkıp dünyayı "medeni merkez" ve "egzotik/vahşi çevre" olarak ikiye bölen politik bir araca, yani sömürgeci zihniyetin görsel bir mührüne dönüşür.
Adalet; hak ve hukuka uymak, doğruluktan ayrılmamak anlamlarına gelir. Kelime, kökeni itibariyle denge demek. Bu yüzden simgesi terazidir.
Adaletin anlamlarından biri de herkesin hakkını gözetmektir. #rojinicinadalet
Don’t forget about Dr. Hussam Abu Safiya.
Israel kidnapped him, and he is still being held HOSTAGE in a torture facility — 280+ days and counting.
His “crime”? Refusing to abandon his patients.
Even after Israel dropped bombs on his hospital, and murdered his own son.
Ben de böyle düşünüp bunu filodaki kaptanlara sordum. İsrail ne olursa olsun gece saldıracak zaten dediler. Yoksa dün gece de kritik bölgeyi geçmişti zaten filo, bugün boyunca da yol almalarına rağmen İsrail karanlık çökmesini bekledi müdahale etmek için. Bir yerde demir atıp bekleseler de aynı şeyi yapacaktı İsrail, gün boyu bekleyip yine karanlık çökünce saldıracaktı. Madleen’e de, Handala’ya da gece saldırdılar. Korkak savaş suçluları böyle yapar nitekim…
#GlobalSumudFlotilla
Meslektaşımız anayasa hukukçusu Ghanem Al-Attar, bir zamanlar ders verdiği Gazze’de içme suyuna muhtaç halde.
Herkes ‘bir zamanların profesörü’ diye geçmiş zamanlı haberleştirmiş- fakat dünyaya en büyük dersi şimdi veriyor.
Bu korkunç soykırıma rağmen Gazze’de kalarak.Direnerek
Ne yazık ki Türkiye, kendisine sığınan masum insanları sistematik şekilde eli kanlı rejimlere teslim eden bir ülkeye dönüştü.
Bu insanlar hakkında hukuk kapsamında makul görülecek herhangi bir itham, işledikleri bir suç vs. olduğunu düşünmeyin.
Gönder diyorlar gönderiyoruz.
Ben Gazze'de yaşananların soykırım eşiğini de aştığını düşünüyorum.
Sadece "Filistinlileri yok etmek" değil bence amaç, bunun için özel hukuki bir kelimemiz yok belki ama korkunç bir sadizm var.
Aç bıraktığınız insanları yemek sırasına sokup taramak.
Uzaktan kumandalı drone ile bisiklet süren çocukları katletmek.
Bomba boşa gitmesin diye insanların üzerine atmak.
İsrail'in Filistinlileri ortadan kaldırmak isteğinin ötesinde bu katliamı en onursuz, en haysiyetsiz ve karşı tarafı en insansızlaştırarak yapma eğilimi var.
İnsanları bir alana tıkadılar ve keyif almak için öldürme aşamasına geçtiler.
Bunun daha sakin bir açıklaması yok.
Bunlar olurken oturduğumuz yerde izliyoruz.
Bizi de dolaylı yoldan öldürüyorlar, böyle bir şey yaşanırken hiçbir şey yapamamak bizim insanlık sıfatımızı elimizden alıyor.
Ne için varız ki? Ne için yaşıyoruz ki?
Böyle bir şeyi durduramıyorsak, tek bir şey yapamıyorsak ne bu hayat?
Rasyonel sebepler, büyük amaçlar, büyük resimler elimizi kolumuzu bağlıyor; diplomasi dışında çözüm olmadığını bize haykırıyor; ama yavaş yavaş belki de farkında olmadan İsrail'in kapısını açtığı o cehennemin bir parçasına dönüşüyoruz.
İnsanlığa dair en kadim kurallar ayaklar altına alınırken sessizliğimizle izliyoruz, döktüğümüz gözyaşları o ateşi söndürmeyecek. Yetmez.
Daha fazlası gerek.