Son sahnede muhterisin maskesi tamamen düştü, altından bir neo-Osmanlıcı çıktı. Erdoğan’dan yıllardır ne duyuyorsak, Tom Barrack’ın ağzından ne işittiysek bugün aynısını bu hain söyledi. Koltuk hayali uğruna geldiği nokta, yıllarca eleştirdiği söylemin çok kötü bir kopyası olmaktan ibaret. Yazıklar olsun.
Gerçekten; ruh sağlığını kaybetmiş, konu bütünlüğü kuramayan bitik, yaşlı, zavallı bir adam görüyorum. Tedbirle gelen butlan-kayyım sonsuz kalma niyetiyle seçilmişçesine vaatler sıralıyor. Evinde salonuna şak şak yapan o hapçı grubu doldursa aynı hazzı duyarak konuşacak da konuşacak.
Aparat haline gelmesi, getirenler konusu ayrı. Hiçbirini bu ülke affetmeyecek. Yakın tarihin en karanlık istibdat dönemi.
Bu dönemi elbette aşacağız. Sokak bunu bize gösteriyor.
genuine question and i genuinely don't understand why nobody is talking about this
how does a NATO member state become a full dictatorship without a single tank rolling through the streets?
because that's what just happened in Turkey. and most people missed it.
while everyone was glued to Ukraine or the chaos in Iran, Erdoğan quietly finished what he started. no dramatic coup. no emergency declaration. just courts.
just paperwork. just riot police showing up to evict an opposition leadership that won a legal election.
that court ruling wasn't some rogue judge having a bad day. this was the system working exactly as designed.
after the 2016 purges he replaced roughly a third of the judiciary. not with experienced legal minds. with young loyalists who know who signs their future. he's been using those lower courts like a scalpel ever since, cutting off rivals one by one, quietly, legally, slowly.
Ekrem İmamoğlu, the Istanbul mayor who beat him twice, the one man Erdoğan genuinely fears, is sitting in a cell right now. and while he sits there, Erdoğan's judges handed the main opposition party back to a puppet nobody wanted and nobody voted for.
clean. surgical. deniable.
but here's the part that actually keeps me up at night:
Brussels is silent. Berlin is silent. Paris is silent.
why? these are the same governments that lecture the world about rule of law and democratic values. so why are they still signing trade deals? still shaking hands? still pretending?
because they can't afford not to.
Russian energy is gone. The Middle East is on fire. And somewhere along the way Europe quietly handed Erdoğan control over two things it cannot function without. Its border and its energy supply. He decides how many refugees reach Vienna. He decides whether certain pipelines keep flowing.
that's not a partnership. that's leverage. and he knows exactly how to use it.
so what we're watching right now isn't complicated. it's just honest in a way nobody wants to say out loud:
the EU traded its moral authority for energy security and a border guard.
European values aren't gone. they're just negotiable. turns out the price was right.
📌Tom Barrack "Trump, Erdoğan'a en çok ihtiyaç duyduğu şeyi veriyor, meşruiyeti" dedi, sizden bir cümle duymadık.
📌Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD'deki Türk heyeti için "kapımızda beş dakika görüşmek için yalvarıyorlar" dedi, hiç eleştirmediniz.
📌Aynı Tom Barrack Türkiye'ye "millet sistemi" önerdi, sesinizi çıkarmadınız.
📌Barrack Türkiye'ye monarşi önerdiğinde, seçilmiş Genel Başkanımız Özgür Özel kendisinin "istenmeyen kişi" ilan edilmesini isterken, en küçük bir tepki göstermek aklınıza bile gelmedi.
📌Erdoğan iktidarı, arkasına Trump'ı, Barrack'ı alarak CHP'ye operasyon çekerken, Erdoğan'ın hizmetine girmekten hiç çekinmediniz…
📌Şimdi kalkmış, ABD ve Avrupa'da Trumpgillerin desteklediği ırkçı sağa karşı, Sosyalist Enternasyonal Başkanı Pedro Sanchez ile birlikte demokratik mücadele veren Özgür Özel'i eleştirmeye çalışıyorsunuz.
📌 MİLLETİN İRADESİNE TOPLUCA YENİLECEKSİNİZ!
SAVCI Medya AŞ Genel Müdürü #FatoşPınarTürker'i ÇOCUKLARI İLE TEHDİT ETMİŞ
Cezaevinde SEGBİS'le görüşmen var dediler. Ekran açıldı karşımda savcı var.
Savcı bana “Böyle ağlarsın işte"dedi.
“Niye konuşmadın sen?” “Vereceksin ifadeni, gideceksin” dedi.
Ben de dedim ki: “Savcı bey, ben yeniden ifade veririm. Vermemi istiyorsanız avukatıma bir danışayım.”
Çünkü karşımda savcı var.
Yok diyemem diye düşündüm.
Ben SEGBİS'in ne olduğunu bilmiyorum bile.
Dedim ki: “Tamam, avukatıma bir danışayım.”
Elini masaya vurdu
“Hâlâ avukat diyorsun bana” dedi. “Sen bu kafayla çocuklarının velayetini asla alamayacaksın” dedi.
“Sen bekârsın değil mi?” dedi.
“Evet.”
“Velayet de sende değil mi?”
“Evet.”
“Senin çocukların reşit değil değil mi” dedi.
“Artık sosyal hizmetler alır çocuklarını” dedi.
Şimdi anlamıyorum.
İnsan hiç tanımadığı birinden nasıl bu kadar nefret edebilir?
Beni tanımıyor ki.
Tanımadığım insanlar.
Nasıl olur?
Mesela annesi yok mu bu insanların?
Ben kimseye hakkımı helal etmiyorum.
Çok düşündüm bunu."
Fatoş Pınar Türker, savunmasının son kısmında tutukluluk ve cezaevi sürecinin en soğuk, en yıkıcı, en korkunç yanlarını anlattı. Salonda avukatlardan izleyicilere, tutuklulara kadar herkes ağladı. Bunu ilk defa yazıyorum ama lütfen sonuna kadar okuyun:
Türker, savunmasının sonunda önce gözaltındaki çıplak arama sürecini şu sözlerle anlattı:
“Vatan Emniyet’teyken arşiv odası gibi bir yere aldılar beni. Eldiven giyen bir polis üstünü çıkar dedi çıkardım. Sonrasında gidip gidemeyeceğimi sorduğumda, altımı da indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi. Cinsel organını aç dedi, arkanı dön-eğil dedi. (Kadın izleyicilere dönerek) Utanan varsa çıkabilir ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum”
Daha sonra, tutuklanıp Silivri’ye sevk edildikten sadece bir gün sonra infaz koruma memuru tarafından SEGBİS için çağrıldığını belirten Türker, şöyle devam etti:
Dedim ki "Ben bilmiyorum, bu ne SEGBİS ne?" İşte dedi böyle online ekrana bağlanıyorsunuz. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü Savcı Bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi.
"Ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben "dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. Dedim ki "Tamam" dedim, "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet. "Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. Değil dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet. "Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun ya da dedi malını mülkünü de alacağım" dedi.
Yani bir şey söyleyeceğim. Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Hani nasıl bunu söyler... Mesela annesi yok mu bu insanların? Hepimiz zıbın giymedik mi? Ben hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum. Bunu çok düşündüm çünkü şimdi Düzce'ye götürüldüm. Düzce'de insanın benim şeyim bozuldu... İnsan olarak öğrendiğim iyilik ve kötülük kavramı bozuldu. Çünkü iyi insan dediğimiz bir tarif var, bir de kötü insan dediğimiz bir tarif var; birbirine girdi bu. Çünkü Düzce'ye bir gittim, 40 metrekarede 25 kişiyiz, 16 kişilik. Koğuş arkadaşlarım; uyuşturucu satıcıları, cinayet, hırsız... Artık mesela bir Roman gördüğümde ben onun çadırcı mı, göçebe mi, arabacı mı olduğunu anlarım. Valla anlarım. Uyuşturucu mu satıyor, hırsız mı onu da anlarım. Hani böyle bir bilgi benim neyime yarayacak bilmiyorum ama... Ve o, hani bir kız getirdiler hamile, 5 aylık, 4 aylık. 1.5 yaşındaki kızını duvara vura vura öldürmüş. İddianamesini ben okudum. Ama diyor ki: "Eşime benziyordu." diyor. "Çok ağlıyordu." "Dayanamadım." diyor. "Ama benim içim" diyor, "çok ferah. 7'sini de yaptım, 40'ını da yaptım, mezarı da çok güzel." diyor. Hamile bir de. Devlet de gayet iyi bakıyor yani gerçekten hamile diye.
Ama ben o insanlarla birlikte kaldım. Mesela 1 yaşında, o Roman bir aile vardı 5 kişi; anneanne, iki kızı, iki torun filan, ailecek kalıyorlar uyuşturucudan. Ama annesi çok bakmak istemiyor, 1 yaşındaydı Afra da geldiğinde, daha yürümüyordu. Mesela ona bakıyordum. Ne yapayım? Onunla teselli ediyordum kendimi. Örgü ördüm, tuvalet temizledim. Çünkü tuvaletler taşıyor. Şey dedim ben de: "Çekilin" dedim, "madem 16 milyon için çalışıyoruz, hani burada da bari bu görevi ifa edelim. Ne yapalım?" Ama hani olduğu gibi anlatıyorum, bilmiyorum... Yani film gibi bu yaşananlar. Gözlerimi açıp şey denmesini bekliyorum, işim gereği tabii reklam çekimlerinin setinde filan da bulundum, birisi çıkacak şuradan: "Kestik! Selçuk Bey siz birazcık daha işte soru sorun, siz şey yapın. Ekrem Bey siz araya girmeyin, bir daha alıyoruz aynı planı." filan diyecekler diye umuyorum yani. Ama olmuyor. Tutukluyuz biz hakikaten.
Ben Medya A.Ş. Genel Müdürü olarak yargılanmaktan hiç gocunmuyorum. Elbette ki varsa bir hatamız, neyse ortaya çıksın. Bence yok, ben %100 beraat edeceğime, %90 bile değil, inanıyorum. Ama siz burada lütfen, rica ediyorum Medya A.Ş. Genel Müdürü Pınar'ı yargılayın. Ben anne olarak, benim çocuklarıma yazık günah değil mi? Bak geçen sene mezun oldu Nehir. Londra'ya gidemedik, o okuldan kabul olamadı. Benim kızım tüm dünyada yapılan sınavda %1'lik dilime girdi. Şu an dünyanın en iyi yapay zeka okulunda okuyor. Bak mezun oldu, ben göremedim. Orada benim güzel kızım. Babalarıyla... Diyor ki: "Anneciğim kepimi saklıyorum, sen eve geldiğinde havaya atacağım." Yani şu kadar, bacak kadar da onu ilkokula verdiğimde, mezun oldu, ben göremedim. Can sağlığı olsun. Ben kendim için yani rüşvet almadım, 15 aydır yatıyorum, bir şey çalıp çırpmadım, mal varlığıma tedbir kondu. Hakikaten, hakikaten çok mağdurum ama kendime dair, geleceğime dair bir şeyim, böyle bir yaşama sevincim, bir şeyim kalmadı.
Çok yorgunum. Anneme dedim ki, demesem iyiydi çünkü benim annem babam ablamı kaybetmişler, çok agresif bir lösemiden 9 ayda... Anneme dedim ki: "Keşke" dedim, "idam cezası olsa da kalemi kırsa, bitse bu iş." O kadar yorgunum, o kadar yorgunum ki kendime dair hiçbir beklentim, isteğim yok. Ama Sayın Hakim lütfen vicdanınıza sesleniyorum, Sayın Savcım sizin de. Yargılayın ama Pınar'ı yargılayın da anne Pınar'ı ne olur tahliye edin. Ev hapsi verin, ben çocuklarımla zaten el ele oturmak istiyorum. Teşekkür ederim.”
Neo-Osmanlıcı tahayyül ve Cumhur İttifakı’nın kavram seti de benimsenmiş, mesajlar verilmiş. Barrack’ın bölgesel tasarımına da rıza gösterilmiş. Hakim söyleme kendileri teslim olurken, CHP’yi de o teslimiyetin parçası haline getirmek istiyorlar.
Saygı sınırları içinde kalarak size bir şey söylemek isteriz @kilicdarogluk . Bizler işini iyi yapmaya odaklanmış, ülkemizin demokratik, adil, gençlerin umut dolu olması için uğraşan insanlarız. Siz ise işinizi hiç bir zaman iyi yapmadınız ve boş sözlerle topluma yük oldunuz. Şimdi ise ülkemize zarar veriyorsunuz. Tarih sizi ve çevrenizdeki bir avuç insanı affetmeyecek.
Kemal Kılıçdaroğlu tehlikeli sularda yüzüyor. Milyonlarca CHP’liye “FETÖ” iması yapmayı bırak açıkça “FETÖ’cü” diyor. Parti içi muhalefeti şeytanlaştırmaya çalışıyor. Bu yol sağlıklı bir yol değil. Bu gidiş iyiye gidiş hiç değil. Bu artık hainliğin de ötesinde bir kötülük.
Hain olduğu kadar cahil de.
Bülent Ecevit yabancı basına demeç verdiği için 12 Eylül cuntası tarafından iki kere hapse atıldı. Cunta kafası tam da bu kafaydı işte.
O hapis cezası haksızlıkları yabancı gazetecilere anlattığı için verildi.
Ben bu adama oy verdiğim için utanıyorum. Bu adam kendi suratına aynada bakacak cüreti nereden buluyor.
Kılıçdaroğlu’nun konuşması çok talihsizdi. Neredeyse Tom
Barrack’ın tezlerini tekrar etti. Hele Halk TV’yi hedef göstermesi tek kelimeyle korkunçtu. Butlan kararından çok mutlu olduğu her halinden belli. İktidara bu işi yarım bırakma, desteğe gel çağrısı yaptı resmen.
Kılıçdaroğlu: “Osmanlı'nın topraklarına bakın. O coğrafyada yaşayan insanlara bakın. Türkiye, o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada yeniden ama yeniden kendi kişiliğini korumak ve geliştirmek zorundadır. Biz, dünyanın önemli, sayılı ülkelerinden birisi olmak zorundayız. Küçülerek değil, büyüyerek gitmek zorundayız.”
—
Kılıçdaroğlu Neo-Osmanlıcılığını ilan etmiş oldu bu sözleriyle. İfadeler o kadar tanıdık ki sarayın metin yazarının kaleminden çıkmış gibi…
K. Kılıçdaroğlu'nun konuşması hukuki ve teknik gibi görünen tüm bu kaosun arkasındaki siyasi formasyonu dört kelime ile belli etti: "Devletin çıkarları", "Osmanlı coğrafyası", "Türki Cumhuriyetler" ve "Akdeniz" (yani MENA bölgesini kast ediyor). Kast ettiği öylesine bir söylem olarak 'yeni-Osmanlıcılık' vizyonu değildi.
Türkiye'nin ekonomik, askeri ve diplomatik olarak güç temerküzünü yoğunlaştırdığı, çok sayıda şirketin faaliyet gösterdiği yatırım ve ticaret alanlarını sayıyor. Türkiye kapitalizminin bu coğrafyalardaki örgütlenme biçimlerini ve iktidar çevrelerinde "iç cephe" olarak adlandırılan stratejiyi göz önünde bulundurunca Erdoğan'ın "Güçlü Türkiye" söylemini yeniden ürettiğini ve benimsediğini söylemek mümkün. Çünkü Kılıçdaroğlu konuşmasında sıkça "bölgedeki gelişmeler", "Hürmüz boğazı" şeklinde jeo-politika vurgusu yaptı.
R. T. Erdoğan da yine bugünkü konuşmasında "Güçlü olmak tek seçeneğimiz. Gardımızı indirdiğimiz anda bize bu topraklarda hayat hakkı tanımazlar" dedi. Birbirine bakışımlı konuşmalar.
Şu anda Erdoğan ve Kılıçdaroğlu "devletin çıkarları" bağlamında "güçlü devlet" tezi etrafında aynılaşma yoluna girmiş. Kılıçdardoğlu'nun kullandığı söylemlerin iktidarın söylemlerine benzemesi de bir ölçüde bundan kaynaklı çünkü bu tip aynılaşma, söylem evrenini (anlam matrisini) de şekillendiriyor; benzer kelimelerle düşünmeyi olağan kılıyor.
Ancak Kılıçdaroğlu'nun "muhalefet" vurgusu için sıkça tekrarladığı "5'li çete" vurgusu epey arkaik kaldı. Vaktiyle "5'li çete" -Andre Gunder Frank'ın "lümpen burjuvazi" olarak nitelendirdiği- komprador veya yarı-komprador tipte bir şey üretmeyen ama devlet ihaleleri ile büyüyen sermaye kesimini bizde tanımlamanın popüler (ve sorunlu) bir ifadesiydi. Şu anda öyle bir "5'li" kalmadığı gibi, bunların yatırım ve faaliyet alanları da çeşitlenmiş durumda. Yani somutta eleştiri karşılığı olmayan bir şeyi tekrarladı durdu.
Butlan operasyonunun amaçlarından biri de yüzde altmışlık toplumsal kesim ile Erdoğan arasına bir tampon yerleştirmek gibi görünüyor.
Bu tertipte Kılıçdaroğlu, adeta Erdoğan’a ve rejime yönelmesi beklenen tepkiyi, öfkeyi ve hatta nefreti kendi üzerinde toplayan bir ara katman işlevi görüyor.
Oldukça ilginç bir fonksiyon bu: Muhalefeti bölmekten öte, iktidar ile toplum arasındaki gerilimi emen bir tampon mekanizma yaratmak.
1/
Sahte Gerçekliğin Sosyal İnşaları:
"Kazanacak Aday" tümcesinden sonra şimdi sırada Türkiye için yeni üretilen "Arınma ve Kazanma" tümcelerinde. (Bu son iki cümlenin aylar boyunca ekranlarda defalarca tekrarlanacağından hiç şüpheniz olmasın!)
https://t.co/Q7hOQ5ow5o