Gabriel García Márquez’in "Yüzyıllık Yalnızlık" romanında, 32 iç savaş kaybeden ve hayata dair tüm inancını yitiren Albay Aureliano Buendía, yaşlılığında kendini atölyesine kapatır. Günlerini altından küçük balıklar yaparak geçirir. Ancak bunu bir kazanç sağlamak için yapmaz; ürettiği balıkları altın paralarla takas eder, ardından o paraları eritip onlardan yeniden balık yapar. Ortada hiçbir ilerleme yoktur, sadece birbirini tekrar eden, başa dönen bir döngü vardır.
Bu amaçsız döngünün altında, insanın yenilgiye ve yalnızlığa karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması yatar: Hayatın getirdiği hayal kırıklıkları ve geçmişin ağırlığı katlanılamaz bir boyuta ulaştığında, insan zihnini uyuşturacak mekanik bir rutine sığınır. Dış dünyanın karmaşasından ve kendi düşüncelerinizden kaçmanın yolu, hiçbir amaca hizmet etmese bile dikkatinizi meşgul eden tekrarlara saklanmaktır. İnsanın en derin yalnızlığı, geçmişi düşünmemek için kendini amaçsız bir eyleme bilerek esir etmesidir.
Kendini seçerken hissettiğin duygular suçlu hissettirir. O'na eşsiz bi çiçek bahçesi vermek istersin ama.. ama. O bahçeyi kendi ellerinle tarumar etmelisindir. Bu bi intihardır aynı zamanda. Seven parçanı öldürüp hayatta kalmaya devam etmek, başarısız bi intihar girişimi.
Ne acayip göğsünü yırtan bunca şeyin kenarında bir el oyası olmak. Kadın olmak ne korkunç ne zevkli aynı halde. Kalbini parçalamak tekrara düşerek. Rahminden sevdiklerini ve kendini doğurmak acılar içinde. Kutlamak bazen yaşamı ve ana olmayı. Ne kutlu ne cüretkar..
someone said:
Menstrual blood is the only blood that isn't born from violence but is the one that disgusts society most.
Felt that on a spiritual level.