Birkaç cümle ile tasarlamayı denediğim,
Bol ritimli, renkli armoniler barındırmasına özen gösterdiğim,
İlk ve en kısa parçam,
Altbir
https://t.co/Xi6mUJaTl2
@rythme3 Hatta bir adım daha ileri gidip: yalnızca kabul de değil, isteyebilmek!
Yani sonsuz bir yaşam mı, sınırlı bir yaşam mı? sorusuna en içten bir yerden "sınırlı olanı" diyebilmek.
Sanırım bu, dansın coşkusunu iyice artırabilir.
Nietzsche’yi büyük yapan şey yalnızca acısı değildi;
O yoğunluğu düşünceye, dile ve estetiğe dönüştürebilecek olağanüstü yaratıcı kapasitesiydi belki de.
İnsan şunu düşünüyor: Nietzsche daha huzurlu, daha “iyi” bir hayat yaşasaydı yine Nietzsche olabilir miydi?
Çünkü metinlerinde yalnızca fikir değil; büyük bir içsel gerilim, yalnızlık, huzursuzluk ve kendini aşma durumu hissediliyor. Sanki düşünceleri, yaşadığı bir iç mücadeleydi
Hepsi doğru, sağolunuz.
Yürüyüş çok yaygındı ama maalesef felsefecilerin genelde beden ile sıkıntılı bir ilişkisi olduğundan mütevelit, yürüyüğ bir "spor aktivitesi" olarak kavranmıyordu - ki zaten spor aktivitesi (fitness salonları vs.) denen kavramın tarihine de bakarsak o da 1800'ler sonu 1900'ların başında ortaya çıkıyor ancak.
Meseleye dönersek, Nietzsche çok büyük ihtimalle, bugün yaşasa ADHD tanısına sahip olurdu. Benim anladığım bu spektrumun ne kadar ucundaysan o kadar hareket etmek gerekiyor. Kant misal, yaşadığı dönem itibariyle de, büyük ihtimalle ADHD sıkıntısı olmadığı için aklının aktifliği ile bedenininkini senkronize edebiliyordu yaptığı yürüyüşlerle. Daha geç modern döneme doğru ilerledikçe, bu tip nörolojik sıkıntılar daha sık görünüyor hayatın artan temposu nedeniyle - zaten bu nedenle ilk defa bu dönemlerde kavramlaşıyor bu tip nörolojik sıkıntılar da. Nietzsche de döneminin en büyük ADHD'lilerinden biri olsa gerek.
Bahsettiğin büyük eser bırakma meselesi ise başka bir trajedi. Nietzsche'nin o muazzam eserleri yazabilmesi için tam olarak bu şekil bir başedemediği nörolojik bir ızdıraba sahip olması gerekiyordu. Yazdığı hiçbir kitap, rahat ve mutlu bir insanın yazacağı türden kitaplar değildi. Bilakis, ancak kendi çok acı çeken, aşırı derecede suçluluk duyan, kendiyle çok büyük derdi olan bir insan bu derinliğe sahip olabilirdi.
Bu yüzden insan sezgisel olarak şunu hissediyor:
Bu kadar yoğun bir düşünce, bu kadar yoğun bir bedel olmadan çıkabilir miydi?
Ama burada ince de bir çizgi var:
Acı tek başına insanı büyük yapmıyor.
Çoğu zaman dağıtıyor, susturuyor, çökertiyor, öfkelendiriyor.