Salıyı Çarçamba’ya bağlayan gece, yani bu gece, Trump İran’ın köprülerini ve enerji alt yapısını yok etmek için harekete geçeceğini söyledi. Zaten günlerdir, İran’a yönelik çok ağır bombalamalar devam ediyor; okullar, hastaneler, ilaç şirketleri, üniversiteler hedef alınıyor. Şunu herkes bilmeli: ABD’nin müttefiki olan ülkeler az ya da çok bu saldırıların ortağıdır. Bu sorumluluktan kurtulamazlar. Çocuklarımız ve torunlarımız üç yıla yakın bir süredir devam eden bu ahlaksız savaşta topraklarını ABD üslerine açan, İsrail’le ilişkisini kesmeyen bütün ülkeleri yargılayacaktır. Türkiye’deki mevcut iktidar da dahil.
Şu söyleyeceklerimden İslam’ı referans almayan takipçilerim münezzehtir. Nitekim aralarında onuruyla ve özgür vicdanıyla düşünen, hareket eden pek çok kişi var. Hepsine selam olsun. Bunu yapmayan kişilereyse diyeceğim bir şey yok. Sonuçta aynı referanslarla hareket etmiyoruz.
Siyasal olaylar çoğu zaman karmaşık ve belirsizliklerle doludur. Fakat Cenab-ı Allah 7 Ekim’den sonra sahneyi öyle bir kurdu ki her mükellef insanı bir tarafta durmaya aklen ve ahlaken icbar etti.
Devam etmeden şunu belirtmeliyim: Hiçbir siyasal analize, hiçbir siyasal öngörüye tam olarak güvenmiyorum. Bunları okuyor, faydalanmaya çalışıyorum ancak hepimizi kuşatan ilahi bir planın varlığına inanıyorum. Bütün bir insanlığın ve mevcudatın ilahi bir plan dahilinde önceden belirlenmiş bir menzile doğru ilerlediğine inanıyorum. Allah jeopolitik, ekonomik ya da stratejik tahlillerle ilgilenmiyor; Allah ABD ya da İsrail’le de ilgilenmiyor. O’nun ilgilendiği tek bir şey var: Gerçekten inanıp inanmadığımızı “bize” göstermek. Her şey bunun için. Nitekim öldüğümüzde ne İsrail’in önemi kalacak, ne Amerika’nın; ne İran ne de Lübnan’ın. Ne mezheplerimizin önemi kalacak ne de kavmi ve ideolojik aidiyetlerimizin; öldüğümüzde bunların hiç birinin önemi kalmayacak.
Önemli olan tek bir şey var: Kalbimizde olanın bize de gösterilmesi. Herkes kendi kendinin şahidi olacak: Ben kimim ve ne için yaşadım? Açık kanıtlar kendi arzularımla, beklentilerimle, korkularımla; önkabul ve ön yargılarımla çatıştığında neyi tercih ettim?
İşte bu tercihin örtülmesine, manipüle edilmesine, gizlenmesine izin verilmeyecektir. Dediğim gibi, kalbimizde olan bize de aşikar olacaktır. Aynen ömürleri Peygamber beklemekle geçmiş, sonunda bekledikleri peygamber gelmiş, onun peygamber olduğunu tespit ve teşhis etmiş ama Araplardan geldiği için reddetmiş Yahudiler gibi. Onlar o gün Muhammed’i reddettiklerinde Allah’ın iradesini reddettiklerini biliyorlardı. Aynen Kerbela’da Hüseyin’in karşısında olan herkesin hakikatin de karşısında olduğunu bildikleri gibi. O gün Hüseyin’e karşı kılıçlarını çekenler hakikate karşı kılıç çektiklerini biliyorlardı. “Tarafsız” kalanlar da hakikati savunamayacak kadar alçak olduklarının farkındaydı. Herkes herşeyi bile-isteye tercih etmişti ve Allah için de önemli olan buydu.
Hatif dizisi bunu mükemmel bir replikle anlatır:
Kocasının haksız olduğunu bilen ama bunu kanıtlayamayan Reyhane ona “Mahkemede görüşürüz!” der. Ortada bir kanıt bırakmadığına güvenen kocası “Hangi belge ve delillerle görüşeceğiz?” diye sorar. Belli ki Reyhane’nin “mahkeme”den kastettiğini yanlış anlamıştır. Reyhane’nin cevabı şudur: “Belge ve delil sensin! Bu, davalı ve davacının aynı kişi olduğu tek mahkemedir.”
O yüzden o mahkemede bütün duruşmalar tek celsede ve bir an kadar kısa sürecektir. Belki bir “an”a da ihtiyaç olmayacaktır: “Artık insan kendi aleyhinde bir şâhit ve bir delildir” (Kıyamet Suresi: 14).
İşte Allah, Yahya Sinvar kulu aracılığıyla 7 Ekim’de sahneyi öyle bir kurdu ki, kimsenin ne kendini ne de bir başkasını kandırmasına izin vermedi. Nasıl izin versin ki? Yaşayan delil üzere yaşamalı ölen de delil üzere ölmeliydi. Bu ilahi bir sünnetti.
Soru şuydu: Dille söyleneni amelle tasdik etmenin önündeki engel nedir? Makam mı, para mı, can mı, mezhep mi, meşrep mi, korkular mı, geçmiş mi, tarih mi, beklentiler mi, ulusal ya da kavmi aidiyetler mi?
İşte o gün Filistin mücadelesinin gerçekte nefislerimizle bir mücadele olduğunu anladık. Allah bize Filistin’den önce kendi ön yargılarımızın ve taassuplarımızın esiri olduğumuzu gösterdi. ��stelik bunu Sünniler için Şiileri Şiiler için de Sünnileri kullanarak yaptı.
Gerçekten ancak ilahi bir güç böyle bir sahneyi kurabilirdi. Hangi Şii derdi ki o şerefli günün ezanını Yahya Sinvar okuyacak ve ona da önce Hasan Nasrallah tabi olacak? Hangi Sünni derdi ki Ebu Ubeyde Ayetullah Hamaney’i büyük komutan olarak selamlayacak ve İran’ı ümmetin ileri savunma hattı olarak tanımlayacak?
Ve kim derdi ki, 7 yıl boyunca “Sünni” ülkelerin ABD-İngiltere-İsrail’le birleşip yok etmeye çalıştıkları “Zeydi” Husiler Yahya Sinvar’ın çağrısına “Lebbeyk!” diyecek?
İnanın çok acayip şeyler oldu bu üç yıl içinde. Belki bir üç yüz yılda olabilecek kadar büyük ve acayip şeyler. Allah sahnenin dekorunu öyle bir döşemişti ki, hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. Aaron Bushnell’i koydu bu sahnenin bir köşesine. Sonra “Bizler -bunun olmasına izin verenler- Filistinlilerin affını asla hak etmeyeceğiz!” diyen Elias Rodriguez��i. İspanya Parlamentosundan Ione Belarra’yı da koydu uygun bir yere. “Ben Hıristiyanım, doğru ama Müslümanların bakış açım sonsuza dek değişti” diyen annesi babası Siyonist olan ismini bilmediğimiz o kızı. “Burada olduğum için işimi kaybedebilirim. Ama oturup da bekleyemezdim!” diyen Antropoloji profesörü Elizabeth Cullen Dunn’ı.
Neler oluyordu?
Bu nasıl bir sahneydi ki ortaya çıkan her bir figür ön yargılarımıza saldırıyordu! En beklenmedik kişiler sahnede tek tek boy gösteriyor ama dünyanın kendilerini beklediğine inandığımız kişiler ortalıkta görünmüyordu. Aaron Bushnell kendini yakıyor, Hasan Nasrallah 85 ton bombayı göğüslüyor, Ensarullah’ın kabinesi bombalanıyor ama “Biz kaybedersek Gazze kaybeder!” diyenler ticaretinden vazgeçemiyordu!
Bizim kafamızda kurduğumuz sahne ile Allah’ın bize gösterdiği sahne arasındaki çatışma öylesine derin ve yıkıcıydı ki herkesi bir karar anına mecbur etti: Aynen Yahudilerin Muhammed’i kabul edip etmemeyi tercih etmekle yüzleştikleri o karar anı gibi.
Fakat ön yargılar kanıtlara ve gerçeklere dirençlidir. “Tevil”, “mazeret” ve “manipülasyon” gibi şeyler icat etmiştir insanoğlu ön kabullerini korumak için: Diğer adı kendi beklentilerimize ters olan kanıtları yok saymak için o kanıtlara kulp takmak.
Bizler bunu yaptıkça Allah kanıtlardı artırdı. Hizbullah’tan 5 bin şehid aldı. HAMAS’ın bildiğimiz bütün liderlerini tek tek yanına aldı. İran’ın genelkurmay başkanlarını, komuta kademesini ve en sonunda Ayetullah Hamaney’i.
Daha neler alır neler verir bilmiyorum. Sahne tamamlandı mı onu da bilmiyorum.
Fakat bildiğim bir şey var: Herkes taassubuyla yüzleşecek. Bu iş “Filistin” demekle bitmeyecek. Sahne dinamik ve sürekli değişiyor. Tarihin kendi payımıza düşen anında sahnede kimin yanına düşeceğiz? Sevdiklerimizi nefret ettiklerimizle yan yana gördüğümüzde ne yapacağız?
Sözün kâr etmediği günlere geldik. İran bombalanıyor. Bu gece belki daha fazla bombalanacak. Belki de yerle yeksan edilecek. Lübnan bombalanıyor ve belki de dah fazla bombalanacak. Düşman net. Saflar açık. Ama bunların bir önemi yok. Kalplerdeki eğrilik ya da doğruluk sonucu belirleyecek. Kalplerinde eğrilik olanlar yine muhkemleri bırakıp müteşabihlerin peşine takılacak. Yine kabul etmesi en çok beklenenler reddedecek ve yine uzaklardan bir Ebuzer gelip hakikate beyat edecek.
Geçen bombaların altında yaşayan Lübnanlı Ahmed’in söylediklerini okudum, söyledikleri bize ulaşmasa da göklerin en üst katına ulaştığına ve melekleri de ağlattığına inanıyorum.
Dünyaya bir mesajın var mı diye soran spikere şöyle diyor:
"Dünyaya bir mesajım yok, dünyaya herhangi bir mesaj iletmeye ihtiyacım da yok. Eğer dünya onurlu bir duruş sergilemek istiyorsa, bunu kendi vicdanıyla yapmalıdır. Biz kendi duruşumuzu sergiliyoruz, üzerimize düşeni yapıyoruz, ilkelerimiz ve ahlakımız bize neyi emrediyorsa onu yerine getiriyoruz. Eğer dünyayı harekete geçirecek bir şey kalmadıysa, varsın harekete geçmesinler. Kimseye bir şey söylemek istemiyoruz"
İran televizyonu;
"Tarihi gece şimdi başladı!"
Tel Aviv'e aralıksız roketler yağıyor!
İran'a dua edin, destek verin, yardım edin! Siyonizmi İran'dan başka ortadan kaldıracak hiç bir kimsemiz yok!
Destek verin, vallahi 'İrancı!' olmazsınız! Ama şerefli bir insan olursunuz!
Bismillahirrahmanirrahim.
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciun.
(Biz Allah'a aidiz ve kuşkusuz O'na döneceğiz.)
İslam İnkılabı’nın Yüce Rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamaney, Ba’al’e tapan ped*fil sap*ks çağın firavunu Trump, uşakları ve işbirlikçilerinin saldırısında şehit düştü.
Allah’a and olsun ki tüm zamanlarda mümin idin ve müminlere önderlik ettin.
Allah’a and olsun ki tüm zamanlarda “şeytan”ı düşman bildin ve onunla mücadele ettin.
Alllah’a and olsun ki tüm zamanlarda rehberin Kur’an idi ve insanlığı ona davet ettin.
Allah’a and olsun ki tüm zamanlarda Hz. Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.a)’nın sünneti üzere idin ve o sünneti dirilttin.
Allah’a and olsun ki tüm zamanlarda bir an mazlumlardan yana olmaktan zalime karşı durmaktan geri durmadın.
Allah’a and olsun ki tüm zamanlarda asla zalime eğilmedin “şeytan”a boyun eğmedin.
Allah’a and olsun ki tüm zamanlarda iyi idin ve iyiliğe çağırdın.
Allah’a and olsun ki tüm zamanlarda İslam için yaşadın Müslümanlar için çabaladın.
Allah’a and olsun ki tüm zamanlarda “hak”tan “halk”tan yana durdun.
Allah’a and olsun ki tüm zamanlarda ne zalimden korktun ne de menfaat peşine düştün.
Allah’a and olsun ki tüm zamanlarda affediciydin, birleştiriciydin.
Allah’a and olsun ki tüm zamanlarda ceddin Resulullah ve atan Ali gibi devrimciydin.
Allah’a and olsun ki tüm zamanlarda müminlere izzet oldun.
Allah’a and olsun ki tüm zamanlarda inkarcıların, münafıkların burnunu sürttün.
Allah’a and olsun ki tarih senin elinle kırıldı, zaman değişti, zuhur yaklaştı.
Allah’a and olsun ki yol açtın, yolu gösterdin, yola koydun.
Allah’a and olsun ki “Ali”nin çağa bir yansıması idin.
Allah’a and olsun ki seninle aynı çağda yaşamanın hamdını ödememiz mümkün değildir.
Allah’a and olsun ki bu alemde Nebilerden sonra şehadetin en yakışacağı en mana bulacağı şahsiyeti idin.
Ey “Çağın Ali”si, seninle aynı çağda yaşamanın hamdı içerisindeyim.
Ey “Çağın Ali”si, ölüm nedir ki, ölen tendir, “can”a ne yapabilir ki ölüm?
Ey “Çağın Ali”si, bayrağın dalgalanacak, kervanın yürüyecek!
Lütfen benden yana şunu bil ki, seni hep çok sevdim, çok seviyorum, çok seveceğim..
Güle güle.. Şehadetin mübarek olsun!
______________________
Kemal Şükrü Sevindik
@Elifhevav
#Khamenei İncirlik Hava Üssü Ali Hamaney İranda
İran Devlet Televizyonu Siyonistlerin CNN Türk
Ali Şansalan #Dubai Devrim Muhafızları
Amerika’ya ve Amerikancılara söylüyorum: İran boğazınızda bir kılçık, hevâ ve hevesinize saplanmış bir diken olarak kalmaya devam edecek. Kininiz her gün biraz daha büyüyecek. Her geçen gün daha da çok nefret edeceksiniz. Daha çok hesap yapacak, daha çok plan kuracak, daha çok yalan söyleyeceksiniz. Bir umutla yeni şeyler deneyeceksiniz. Sonra denediklerinizi unutup bir kez daha deneyeceksiniz.
Demiyorum ki, tamamen başarısız olacaksınız. Hayır! Her defasında sizi umutlandıran bir şeyler olacak. Yaklaşacak ama tutamayacaksınız. Dokunacak ama teslim alamayacaksınız. Öldürecek ama boyun eğdiremeyeceksiniz. “Oluyormuş gibi olması” nefretinizi umudunuzdan daha fazla büyütecek. Kibriniz bir türlü tatmin olmayacak. Kininiz kibrinizden her zaman daha büyük olacak. Mahmut Derviş direnişin bitmeyecek olmasından duyduğunuz nefretinizi mısralarında öylesine güzel yazmıştı ki, kininizi daha da artırmıştı: “Kaydet! Arap’ım/Kartımın numarası Elli bin/Sekiz çocuğum var/ Dokuzuncusu da yolda, yaz sonunda burada!/ Kızıyor musun?”
Biliyorum hayatta en çok arzu ettiğiniz şey petrolü, enerji yollarını, nadir elementleri filan ele geçirmek değil. En çok arzu ettiğiniz şey kişiliğimizi ve bilincimizi ele geçirmek. Sizin karşınızda “küçük” olduğumuzu kabul etmek! Hatta bizi yaşatmak istediğinize de eminim. Öldürmek değil ödüllendirmek istiyorsunuz. Kibriniz öylesine büyük ki, ödüllendirilmeyi arzu etmemizi bekliyorsunuz. Suud Kralını çiçeklerle karşılayıp Maduro’yu kelepçelerle kaçırmanızın sebebi bu. Kişiliğin ancak ödülle satın alınabileceğini atalarınız öğretti size. Direnerek, aç-sefil ölmemizdense, karnı tok boyun eğerek yaşamamızı daha fazla arzuluyorsunuz. Mahmud Derviş bunu da yazmıştı: “Sekiz çocuğum var/Giysilerini, defterlerini taştan çıkarıyorum, ekmeklerini!/Sadaka bekleyecek değilim kapında/Konağının önünde küçülecek değilim/Kızıyor musun?”
Sadece İran’la değil sorununuz, bütün direnenlerle! Sizin efendiliğinizi kabul etmeyen herkesten nefret ediyorsunuz. Konağınızın, köşkünüzün, sarayınızın önünde küçülmeyenlere öylesine kızıyorsunuz ki, bu sizi delirtiyor. Delirmiş bir başkanınız var. Deliliğini gücünden değil, nefretinden alıyor. Bu nefretiniz hiç bitmedi. Zekeriya’yı kestiniz, İsa’yı çarmıha gerdiniz, Hüseyin’in bedenini ezdiniz. Ama içiniz soğumadı. Soğumaz da. Nasıl soğusun ki? Bu da sizin kaderiniz: Efendiliğiniz size değil bize bağlı. Hasmınız size boyun eğmedikçe efendiliğinizi nasıl hissedeceksiniz ki?
Yanlış anlamayın. Zeki olduğunuzu kabul ediyorum. Direnen her insanı şaşırtan oyunlarınız var. Akıl sır ermez tuzaklar kurma kabiliyetiniz var. Yaptığınız planların torunlarımıza ve onların da torunlarına yetecek kadar çok olduğuna eminim. Fakat her defasında buna aldanmayan birileri de çıkıyor. Nasıl olduğunu sadece Allah biliyor; ne siz biliyorsunuz ne de biz. Bu nasıl bir hesap kimse bilmiyor. Atanız Firavun’u ve onun düşmanını hatırlıyor musunuz? Musa yasak yılda doğmuş, onun arayan gözlerin içinde büyümüş, Firavun’un ömrü onu aramakla geçmiş ve ona ulaşamadan bitmişti. İşte o günden beri tedirgin ve kaygılısınız. Çok hesap yapıyor, çok para harcıyor, çok tuzak kuruyor ama gün geliyor burnunuzun dibini görmüyorsunuz. Nasıl olduğunu ne biz biliyoruz ne de siz. Sadece Allah biliyor.
Kısacası Amerika’ya şunu söylemek istiyorum: Amerikancılar bilmez belki ama siz biliyorsunuz ki, bu çok eski bir mücadele; binlerce yıllık. Çok insan öldürdünüz, çok insan kand��rdınız. Allah var elinizden gelenin en iyisini yaptınız. Çoğu zaman başarılı da oldunuz. Fakat her defasında karşınıza birileri dikildi. Dedim ya, bunun nasıl olduğunu kimse bilmiyor. Onlara dokundunuz ama teslim alamadınız. Öldürdünüz ama boyun eğdiremediniz. Herkesi kandırsanız da sizi tanıyan birileri çıktı. Bin bir maskenin ardına saklansanız da sizi tanıyan birileri hep var oldu. Siz de onları tanıyorsunuz. Unutmanız mümkün mü?
Son olarak Yahya Sinvar’ı şehid ettiğiniz günle ilgili bir şey sormak istiyorum. Siz ki, propagandanın tanrısısınız. Halka bir şey göstereceğiniz zaman noktasına-virgülüne, jestine-mimiğine her şeyine dikkat edersiniz. Fakat siz de biliyorsunuz ki, o gün şu dünyada olmasını en son isteyeceğiniz şey oldu. Kimin aklından geçerdi ki, Sinvar elindeki asayı size fırlatırken sizin de onu kameraya alıp bütün dünyaya yayacağınız. O gün onun kahramanlığını ve eğilmez duruşunu kendi elinizle sonsuza kadar yaşattığınızı anladınız. Hep bir şeyler eksik kalıyor değil mi? Bunca gözetleme aygıtınıza rağmen, hep göremediğiniz bir şeyler oluyor değil mi?
Bu körlüğün size atanız Firavun’dan miras kaldığını biliyorsunuz değil mi?
İyi de neden kurtulamıyorsunuz bundan? Onca teknolojiye, paraya, adama rağmen? Bunun nasıl olduğunu çok düşündüm, eminim siz bizden daha çok düşünmüşsünüzdür: Bu hatanın bir şifresi, bir kodu, bir algoritması var mı? Ama inanın kimse bilmiyor, sadece Allah biliyor. Bildiğimiz tek bir şey var: Yenileceksiniz.
“Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yakında siz de gerçeği bileceksiniz”
Gazze ve Kerbela
Kerbela Vakası, insanlık tarihinin en sarsıcı trajedisidir. Bilenler, hissedenler bunun bir abartı olmadığını da bilir. Bu anın hesabı verilmedikçe üstümüzdeki lanet asla kalkmayacaktır. Gazze’nin kaderi de Hüseyin’in kaderi gibidir. Bu bizde hiç değişmez. Bu topraklar sürekli yeni Kerbelalar üretir. Bu coğrafyaya Kerbela’dan bu yana hainliğin, alçaklığın ve zilletin damgası vurulmuştur. Bu topraklar Yezid’in saltanatıyla kirlenmiştir. Öyle bir kir ki, Hz. Zeyneb’in söylediği gibi hiçbir suyla temizlenmez.
Hüseyin, neyi var neyi yok hepsini alıp Kerbela’ya doğru yola çıktığında başına ne geleceğini bilmektedir.
Sa’lebbiye'ye geldiğinde çevresinde toplananlara şunları söyler:
“Ben batıp yok olmak üzere, belâ diyarına girdim. Canını seven kişi, girdaba benzeyen çevremde dolaşmasın. Sonsuzluk âlemini yurt edindim ben. Mülkünü, köşkünü, eyvanını seven yanımda durmasın.”
Çoğunluk ayrılır. Kim onlar?
Kerbela’ya geldiğinde yanında 72 kişiden başka kimse yoktur. Karşısında binlerce kişilik ordu. Başlarında Ömer b. Sad: Kadisiye fatihi Sad b. Ebi Vakkas’ın oğlu. Neden oradadır? Hüseyin’in kanına karşılık Yezid’den Rey Valiliğini almıştır. Ya Hz. Hüseyin’in başını kesen Şimr bin zi’l Cevşen? O kimdir? Hz. Ali’nin yarenlerinden biri. Sıffin’de Hz. Ali’nin yanında kılıç sallamış, sonra bu kılıcıyla Hüseyin’in başını kesmiştir.
Referansları görüyor musunuz? Biri Sad’ın oğlu diğeri Ali’nin komutanı. Bu toprakların bir kaderi de budur: “Allah” adıyla kandırmak bir kuraldır bu coğrafyada. Kerbela’da döktükleri kanı Allah’ın diniyle örttüler. Her ne zaman büyük zulümler işleseler bilin ki büyük camiler yapacaklardır, büyük fetihler yapacaklardır; Kur’an’ı daha yüksek okuyacaklar, daha uzun sakal bırakıp, daha uzun sarık saracaklardır.
Hüseyin bunu bilir. O hiçbir şeye şaşırmaz. Sa’lebiyye'de olanı da olacağı da söylemiştir. Biz de işler böyle ilerler. Saltanat her şeyden önemlidir bizde. İktidar için her şeye kıyılır bizde. Bazıları sanır ki, kardeş katlinin mucidi bizim padişahlarımızdır. Hayır, bunun cevazı Kerbela’da verilmiştir. Hüseyin’e kıyan kime kıymaz ki? Zeyneb’i zincirleyen kimi hapsetmez ki?
Zulmün çitası Kerbela’da öyle bir yere konulmuştur ki, hiçbir zulüm artık ona erişemez. Kerbela’da öyle bir kişinin başı kesilmiştir ki, ihanet kılıcının kesmeyeceği bir şey bulunamaz. Yezid’in sarayında öyle bir zulme fetva verilmiştir ki, meşrulaştırılmayacak hiçbir zulüm bulunamaz.
Bizde her facianın “bayram” gibi kutlanmasının tarihi de Kerbela’da yazılmıştır. O yüzden Hüseyin’in başının kesildiği gün tatlılar dağıtılır. Zilletin “izzet” gibi, hezimetin “zafer” gibi sunulması o günlerden kalmadır. O yüzden Gazze’yi ABD’ye teslim edenler, bunu bir “zafer” gibi anlatır.
*
Hz. Zeyneb’in Kufe’deki feryadı bizim kaderimizi çizmiştir. Kufe bir şehir değildir; onursuzluğun, alçaklığın ve hainliğin simgesidir. Ne demişti İmam Zeynelabidin: "Kufe bir şehir adı değil, sessizliktir! Nerede bir zulüm var ve ahali sessiz ise, orası Kufe'dir."
Eğer “çağlar üstü” bir şey aranıyorsa bu, Zeyneb’in konuşmasından başka bir şey değildir:
“Küfe halkı! Ey hileci ve hiyanetkâr halk! Sizi gidi günahkârlar... Şimdi ağlıyorsunuz ha? Allah gözyaşlarınızı asla dindirmesin! Gözlerinizden yaş hiç eksik olmasın! Hiçbir zaman sinelerinizin feryatları dinmesin! Kalpleriniz acı ve keder içinde yansın.
Ne sizin anlaşmanıza bir değer verilir ve ne de sözünüze itibar edilir. Laftan, öğünmekten, gösterişten, cariyeler gibi dalkavukluk yapmaktan ve düşmanla gizli işbirliği yapmaktan başka neyiniz var sizin. Bilin ki siz şirretsiniz...
Şimdi kardeşim ve bizler için mi ağlıyorsunuz? Onun için mi hazin ve acıklı çığlıklarınız göğe yükseliyor... Evet vallahi ağlayın da ağlayın! Çünkü siz ancak ağlamaya layıksınız!”
*
Hüseyin’in suçu Yezid’e biat etmemesidir. Yezid her şeyi yapmış ama Hüseyin’in biatını alamamıştır. Hz. Hüseyin “Heyhat Minnez Zille!” şiarını bütün bir insanlığa miras bırakmıştır. Zaten bu mirası bırakmak için Kerbela’ya gelmiştir. Yezid’in ordusunun karşısına çıktığı gün de insanı hayretler için de bırakan bir konuşma yapar:
“Eğer sizi bugün yenersek bilin ki, siz önceden yeniksiniz. Eğer yenilir isek bilin ki, biz yenilmiş değiliz. Eğer ölürsek zafer bizimdir, öldürülürsek de yine bizimdir.”
Yezid’in ordusu Kerbela’dan önce de yeniktir sonra da. Kerbela bize yenilmemenin denklemini vermiştir. İnsanlık bu çizgiden asla mahrum kalmayacaktır. Hüseyin’in mirası Ebu Ubeyde’nin dilindedir. Gazze’yi ABD’ye teslim edenler yeniktir. Onların kaderinde ağlamaktan başka bir şey yoktur. Bugün gülseler de bu böyledir. Hz. Zeyneb son sözü söylemiştir:
“Çünkü siz ancak ağlamaya layıksınız!”
Türkiye’nin İsrail’le ilişkisi kuşkusuz utanç vericidir ve tarihe kara bir sayfa olarak geçmiştir. Ama inanın insanı asıl üzen, kahreden bu ilişki değil. Eğer iktidarda olmuş olsalardı Türkiye’deki partilerin ekseriyeti bu politikaları takip ederdi, kuşkunuz olmasın. Çünkü bu yapısal bir sorun. Fakat insanı asıl kahreden iktidarın bunu yaparken Filistin’i istismar ediyor olmasıdır. Yani ortada bir değil iki zulüm var. Hem İsrail’le işbirliğini kesmiyorlar hem de Filistin’i buna perde yapıyorlar. İktidara seslenmek istiyorum:
Yakın çevrem de bilir ki, ilk başlarda sizin bir şekilde harekete geçeceğiniz ümidini taşıdım. Büyük kitlelerden size bir çağrı olacağını düşündüm. Meseleye ön yargılarla, ön kabullerle yaklaşmak istemedim. Direnişe askeri bir yardımda bulunamayacağınızı zaten biliyordum ama bu vahşet karşısında en azından İsrail’le bir süre de olsa İsrail’le ilişkilerinizi kesebileceğinizi düşündüm.
Gönül isterdi ki, bunu yapabilesiniz. Ama sandınız ki, bunu yaparsak başımıza büyük belalar gelir. Gelmez demiyorum. Ama emin olun sizin düşündüğünüz gibi olmazdı. Allah nice kapılar açar, nice dostlar gönderir; şanınız bu dünyada da meleküti alemde de yücelirdi.
Artık anladık ki petrolü kesmeyeceksiniz, üsleri kapatmayacaksınız, İsrail’le diplomatik ilişkilerinizi bitirmeyeceksiniz ama en azından Filistin’i istismar etmeyin.
Kirletmediğiniz, bitirip tüketmediğiniz ne kaldı? Bari Filistin’i bırakın! Bari, İsrail’le ilişkinizi gizlemek için Filistin’i örtü olarak kullanmayın.
Bari, Filistin dostlarından elinizi çekin, onlara baskı yapmayın, onları lekelemeyin. Bırakın haykırsınlar hakikati. Onlar bizim vicdanımız, vicdanımızı köreltmeyin, bitirmeyin. Kısık sesle de olsa bize insanlığımızı hatırlatanları yok etmeyin.
Bu sözlerimizin sizin yanınızda bir değeri olmadığını biliyorum. Fakat en azından Allah’tan korkun. Ebu Ubeyde’nin sözlerini hatırlayın. Bugünler geçecek, her iktidar gibi sizin iktidarınız da bitecek. Bu dünya ne İsrail’e kalacak ne de Amerika’ya. Hepimiz O’na döndürüleceğiz.
Bir çift söz de iktidarı destekleyen kardeşlerimize, özellikle “etkili-yetkili” kalemlere ve STK’lara söylemek istiyorum:
Eğer bunları siz söylemiş olsaydınız bunun mutlaka bir etkisi olurdu. Bunları dile getirmemekle ne iktidara ne de kendinize iyilik yapıyorsunuz. Bunca kan ve gözyaşı içinde iktidar eğer soykırımcı şirketleri IDEF’te ağırlıyorsa bunun sebebi bizleri umursamamasıdır. Artık kimseden ses çıkmayacağına inanmasıdır. Lütfen sesinizi yükseltin, İsrail’le ilişkiye razı olmadığımızı hep birlikte haykıralım.
Hz. Hüseyin'in kesik başı Yezid'in sarayına getirilmiştir. Yezid elindeki asayla Hz. Hüseyin'in kesik başıyla oynamaya başlar ve şöyle der: "İşte, bana biat etmeyenlerin sonu.". Meclisin ileri gelenlerinden Ebu Berze Eslemi dayanamaz ve konuşur:
"Sonun hüsrandır" diye bağırdı.
"Zalimsin çünkü ey Emir. Sana boyun eğmeyenin tamamını bile göremedin. Kesik başıyla avunursun açıkçası. Sen ki Yezid, sen ki zulmedensin, dedim ya yoktur sonun. Benden söylemesi. Başımı vurdurursan, vurdur. Ama, gene de benden söylemesi. Sen, Kerbela savaşını kazanan değil, kaybedensin."
"Nedenmiş o? Nedenmiş?" diye, bu kez Yezid de kalktı ayağa.
"Kaybettin. Evet kaybettin savaşı," dedi Eslemi.
"Çünkü Hüseyin, binlerce kişilik orduna, en değerli kumandanlarına bile boyun eğmedi. Eğer Hüseyin, zalimliğinden korkup gelseydi ayaklarıyla buraya, gelip eğilseydi önünde, o değil, sen kazanmış olurdun. Hani, nerde bu başın ayakları? Dedim ya, o kendisi yerine, kesik başını yolladı sana, ya Yezid. İşte, başı önünde duruyor Hüseyin’in. Ama kendisi nerde? Gövdesi ve inançları nerde? Kerbela’da bre Yezid, Kerbela’da..."
Ve Zalim Ve İnanmış Ve Kerbela, Bekir Yıldız
*
Şehidlerin efendisi Hz. Hüseyin'in insanlığa bıraktığı miras "Heyhat mine'zille" (zillet bizden uzaktır!) sedasıdır. O'na ve Kerbela şehidlerine selam olsun.
“Hak ve batıl arasında seçim söz konusu olduğu sürece her günümüz Âşura, her yer Kerbelâdır.”
ABD, Yemen'in başkenti Sana'yı bombaladı!
Sivil halktan şehidler enkazların altından çıkarılıyor!
ABD aylardır gece gündüz Yemen'i vuruyor, neden? Filistin'i desteklediğini söyleyen onca ülke var, neden Yemen?
Çünkü İsrail'in varlığını kabul ettikten sonra Filistin'i desteklemenin bir ziyanı yok. İsrail istediği zaman Gazze'yi vurabilecekse, Gazze için ağlamanın, üzülmenin, yürüyüşler yapmanın, slogan atmanın İsrail'e bir zararı yok.
İsrail'e zarar vermeyen her türlü destek tolere edilebilir. Yeter ki, İsrail'e gemiler gitmeye, silahlar gitmeye devam etsin. Yeter ki, İsrail'e yaptırım uygulanmasın.
Filistin'i desteklemenin "kırmızı çizgisi" var. Ülkemize bakın: On binlerce kişi yürüyebilirsiniz, televizyonlardan canlı yayınlanır. Ama "Vanaları kapatın! İsrail'le ticareti kesin! Soykırıma ortak olmayın" diyenler ise mahkemelerde yargılanır.
Sedneya hapishanesinden gelen görüntüler korkunç. Buna sessiz kalmanın, bunları görmemenin Allah katındaki vebali büyük. Ve bu görüntüler eşliğinde şu anda İsrail Suriye’yi adeta yok ediyor. Çökmüş bir devlet bırakıyor. İsrail tanklarının Şam'a 23 km uzaklıkta olduğu söyleniyor. Elinde güç olanlar neredesiniz? Niye kimsenin sesi çıkmıyor?
Şu anda ne çevriliyor bilmiyorum ama ABD-İsrail bölgemizi cehenneme çeviriyor. Büyük felaketler kapımızda. Tarihi bir sorumluluk anındayız, sorumluluk sahibi kişiler, yetkili kişiler, sözü geçen kişiler bu açık tehlikeye karşı herkesi dayanışmaya çağırmalı. Torunlarımızın ve belki onların da torunlarının hayatını karartacak fitne tohumları ekiliyor.
*
Gördüğümüz bu tablonun adı çaresizlik, bağnazlık, yobazlık, artık ne derseniz. 100 yıllık çaresizlik bu. Bir Sebep arıyorsanız bulamazsınız. Adım adım gelindi bu noktaya. Dirhem dirhem gelindi. Söylenmesi gerekenler söylenmediği için, yapılması gerekenler yapılmadığı için. Kendinize ve Allah'a karşı (ya da inandığınız her ne ise) dürüst olun. Sebebi nerede aramak isterseniz arayın ama yolu dürüstçe takip ederseniz kendinize çıkacaktır. Ve aynı soruyla karşılaşacaksınız: İsrail niye var? Kimler onu orada tuttu? ABD mi sanıyorsunuz? Batı mı sanıyorsunuz?
İlk nokta mı arıyorsunuz? Camp David'e gidin, Suud'a bakın. Ürdün'e bakın. Hatta FKÖ'ye bakın, Oslo'ya bakın. İsterseniz ondan önce Kara Eylül'e gidin. İsterseniz İsrail'le bizim 75 yıllık tarihimize bakın. Ya da isterseniz Suriye'nin Dostları grubundaki ülkelere bakın. Abraham Anlaşmalarına bakın. Kimlerin İsrail karşısında boyun eğdiğine, kimlerin Filistin'i terk ettiğine bakın. Ya da daha yakından başlayın. Netanyahu'nun 1995'te yazdığı kitaba bakın. Sudan'ın 2012'de neden bombalandığını, nasıl İsrail'le normalleştirildiğini anlayacaksınız. İsterseniz daha da yakına gelin: 7 Ekim'den sonra kimin ne yaptığına bakın.
Kimlerin neye mecbur kaldığını mı anlamak istiyorsunuz? Yahya Sinvar'ın 14 Nisan 2023'teki konuşmasını dinleyin: Esad Suriyesi'yle neden uzlaştıklarını dinleyin. Ondan bir kaç ay önce Halil el-Hayye'nin Şam ziyareti fotoğraflarına bakın. Esad'la çekilmiş fotoğraflarına bakın. Muhammed Dayf'ın 7 Ekim'de yaptığı konuşmaya bakın. Neden 5 ülkenin ismini verdiğini düşünün ve ikisinin ismini neden ikinci kez zikrettiğini.
Bunun adı çaresizlik. Çünkü bizim tarihimiz ölümlerden ölüm beğenme tarihi. Zalimlerden zalim beğenme tarihi. İhanetlerden ihanet beğenme tarihi. Sessizliklerden sessizlik beğenme tarihi. Bölünmelerden bölünme beğenme tarihi. Ayrımcılıklardan ayrımcılık beğenme tarihi. Bizim tarihimiz ezilenlerin sırayla birbirini dövme tarihi. Husumetlerden husumet beğenme tarihi. Hangisini seçelim? Hangisini seçip de kaybedelim? Siz söyleyin. Hangisini seçersek daha az acı çekeriz? Kazanma ihtimalimiz var mı? Biliyorsanız siz söyleyin. Ateşi sana ya da bana dokunmayacak bir seçenek var mı? Biliyorsanız siz söyleyin.
İşte İsrail'in attığı bombaların alevi Hatay'dan görülüyor. Siz söyleyin ne yapalım? Suriye ya da Irak ya da Ortadoğu'daki başka bir ülke, hangisinin sınırlarını biz çizdik? Hangisinin statükosu ABD-İngiltere-İsrail'den bağımsız oluştu?
Küçük zaferlerin kapısı neden hep büyük acılara açılıyor? Küçük hesaplar cehenneminde yanmak mı bizim kaderimiz?
İki defa ısırılmadığımız hangi delik kaldı? Siz söyleyin. Harcamadığımız hangi değer kaldı, kirletmediğimiz hangi kavram?
Bir sebep mi arıyorsunuz? Bulamayacaksınız. Çünkü adım adım gelindi bu noktaya. Bu adımları dürüstçe takip edin, sonu kendimize çıkacak.
"Kendi dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır." (Rum Suresi: 32)
*
Rabbim hakkımızda sen yine de hayırlısını ver. Bize sorumluluk, samimiyet ve basiret ihsan et. Bize merhamet et. Kesinlikle hak etmiyoruz. Kesinlikle layık değiliz, biliyoruz. Senin sınırsız merhametine güveniyoruz.