“Cennette bu gün gülleri açmış görürüz de
Hâlâ o kızıl hâtıra gitmez gözümüzde
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik”
-Yahya Kemal Beyatlı
30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun
Zavallı İsmet Özel👇
1) "Mustafa Kemal, Savaşı kazanma ihtimali sıfır olduğu için 'Attan düştüm!' deyip kolunu sardırıp Sakarya'da savaş meydanını terk etti, Ankara'ya döndü!" diyerek gerçeğin üstünde tepiniyor.
Oysa gerçek şu:
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, cepheye gitmeden önce attan düşerek yaralanmışsa da bu onu 12 Ağustos’ta cephede olmaktan alıkoyamamıştır. Doktorların tüm itirazlarına rağmen Mustafa Kemal Paşa, yarasını sardırıp o kırık kaburgası ile cepheye dönmüştür. 13 Ağustos 1921’de yürüyüşe geçen Yunan Ordusu, ilk defa 17-18 Ağustos’ta Türk Ordusu ile karşılaşmıştır. Yunan Ordusu, Türk kuvvetlerinin sol kanadını kuşatarak bu kısmını yok etmek ve Ankara’ya ulaşmak amacıyla 23 Ağustos’ta 100 km’lik cephede savaşı bütün şiddeti ile başlatmıştır. Yani şairin iddiasının aksine Sakarya Muharebesi başlarken Mustafa Kemal Paşa cephededir. Sakarya Meydan Muharebesi boyunca da karagahta kalmış ve savaşı bizzat idare etmiştir.
2) "Türklerin savaşı kaybedeceğini anlayan Mustafa Kemal, 'bu benim başarısızlığım sayılmasın!' diye cepheyi terkedip Ankara'ya döndü, Sakarya Savaşında bulunmadı," diyen şair yine gerçeği çarpıtıyor.
Gerçek şu:
Şairin iddiasının tam tersine, Mustafa Kemal Paşa, düşmanın Polatlı'ya dayandığı, herkesin savaşın kaybedildiğini düşündüğü o günlerde, Meclis'in, kendisine yönelik "Başkomutan ol, cepheye git" çağrıları üzerine Meclis'in yetkilerinin de geçici bir süreyle (3 ay) kendisine verilmesi şartıyla Başkomutanlığı kabul edip, TÜM SORUMLULUĞU KENDİ ÜZERİNE ALIP cepheye gitti. Yani şairin iddiasının tam tersine, Mustafa Kemal Paşa, tüm milletin sorumluluğunu, tüm meclisin sorumluluğunu en zor zamanda kendi üzerine aldı. Eğer, Mustafa Kemal Paşa, şairin dediği gibi "Bu benim başarısızlığım sayılmasın!" diye düşünseydi, Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde, 5 Ağustos 1921'de Başkomutanlığı kabul edip Meclisin, milletin tüm sorumluluğunu hiç üzerine almaz, bu büyük yükün altına hiç girmezdi. Oysa o her şeyi göze alarak bu sorumluluğu aldı. Şair söylemiyor ama,Sakarya Meydan Muharebesi kaybedilseydi, cephede olup olmadığına bakılmaksızın, tek sorumlu Mustafa Kemal Paşa olacaktı. Çünkü 5 Ağustos 1921 tarihli Başkomutanlık Kanuna göre Sakarya'da tek sorumlu ve olağanüstü yetkili başkomutan oydu. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa'nın, "Attan düştüm, yaralıyım, Ankara'da kalacağım!" dediğine ilişkin hiçbir kayıt da yoktur. "Sakarya Meydan Muharebesi sırasında Mustafa Kemal Ankara'daydı", dolayısıyla savaşı yönetmedi! iddiası ise "Büyük Taarruz'da Başkomutan İsmet Özel'di!" iddiasından farksızdır.
3) "Atatürk Meclis'e dilekçe verip Gazi ünvanı istemiş" diyerek de şair gözümüzün içine bakarak açıkça gerçeği diri diri mezara gömüyor.
Gerçek şu:
Şairin iddiasının aksine, Mustafa Kemal, dilekçe yazıp "Beni Gazi ve Mareşal yapın!" demedi.
Sakarya Meydan Muharebesi'nin, 13 Eylül'de kazanılmasının ardından, ''Batı Cephesi Komutanı'' Edirne milletvekili İsmet (İnönü) Paşa ile Genelkurmay Başkanı Kozan milletbekili Fevzi (Çakmak) Paşa, imzalarıyla, 15-16 Eylül 1921'de Meclise gönderdikleri tarihi bir önergeyle, Mustafa Kemal Paşa'ya ''Müşirlik'' rütbesi ile ''Gazilik'' unvanı ''verilmesini' önerdiler. (Belgelere bakınız.)
Yani şairin iddiasının aksine Mustafa Kemal Paşa'ya Gazi ve Mareşallik rütbesi verilmesi isteği İsmet Paşa ve Fevzi Paşa'dan geldi. Ve Meclis bu isteği kabul ettiği için 19 Eylül 1921 tarihli 153 numaralı kanunla Mustafa Kemal Gazi ve Mareşal oldu.
İsmet Özel gibi Atatürk ve laik Cumhuriyet karşıtı tipler, hiç yüzleri kızarmadan akıllarınca tarihi çarpıtıp gerçekdışı iddialar ortaya atıp Atatürk'ü değersizleştirerek hem iktidarın "Yeni Türkiye" dediği yapıya Atatürk'süz yeni bir tarih inşa etmeye çalışıyorlar hem de böylece imanlarının daha da kuvvetleneceğini sanıyorlar! Ancak bu tür çarpık tezlerle ne Atatürk değerinden bir şey kaybeder, ne de bu tiplerin zayıf imanları kuvvetlenir. Olan kendilerine olur, zamanla toplum içine çıkacak yüzleri kalmaz, kalmadı da.
Zavallı İsmet Özel...
Şu dijital çağda, başka şahitler olduğu halde ölmüş bir siyasiyi yalanla hedef almak… Hele de 6 Şubat ve sonrasında yaşananlar ortadayken…
Utanma duygusuna sahip siyasilere ekmek, su gibi ihtiyacımız var.
Anlaşılıyor ki, milletimiz yine unutmuş ve bu unutkanlıktan yararlanılmaya çalışılıyor.
İşin doğrusu şöyle:
2000 yılında Nuh Mete Yüksel Fethullah Gülen ve cemaati hakkında terör örgütü davası açtı.
2002 yılında Nuh Mete Yüksel, bir kaset kumpası ile devre dışı bırakıldı.
Hemen arkasından Fethullah Gülen'e açılan dava, 2003 yılında daha önceden çıkarılan Rahşan affı kapsamına alınarak Fethullah Gülen örgütü hakkında karar verilmesi 5 yıl ertelendi.
2006 yılında, AKP iktidarı tarafından 3713 sayılı terörle mücadele kanununda yapılan değişiklikle, terör örgütü sayılabilmesi için cebir ve şiddet şartı getirildi. Bunun arkasından Fethullah Gülen'in avukatları davaya itiraz ettiler ve dava kanunda yapılan değişiklik nedeniyle beraat ile sonuçlandı. Fethullah Gülen hakkında açılan davadan bu sayede kurtuldu.
Bu sırada çoktan Türk ordusuna kumpaslar kurulmaya başlanmıştı.
2005 yılında Şemdinli kumpası kurulmuştu.
2006 yılında Danıştay suikastı kumpası kurulmuştu.
1999 yılında Abdullah Öcalan'ın teslim edilmesinden sonra Ecevit'in yardımı ile Amerika'ya giden Fethullah Gülen, AKP iktidarı döneminde hakkında açılan terör örgütü kurmak ve yönetmek suçundan da beraat edip devlet içinde kadrolaşmaya başladı.
2007 yılında Ergenekon ve Balyoz kumpasları arka arkaya geldiğinde AKP iktidarı devletin en mahrem yerlerine sızan Fethullahçı savcılara ve hakimlere en büyük desteği verdi.
Tayyip Erdoğan "ben bu davanın savcısıyım" bile dedi, hatta fethullahçı savcı Zekeriya Öz'e kendi makam arabasını tahsis etti.
Pek çok fethullahçı sahte diplomalar ve çalınmış sınav soruları ile devlet kademelerine, akademiye AKP iktidarı döneminde yerleşti.
2010 referandumunda "mezardakiler bile oy vermeli" açıklamasıyla en büyük destek Fethullah Gülen'den geldi.
Bu sıralarda ilk açılım tam gaz devam ediyor, PKK terör örgütü şehirleri hendekler, patlayıcı maddeler ve silahlarla dolduruyordu.
Fethullahçı yazarlar ve gazeteciler televizyonlara çıkıp "Ergenekon-Balyoz operasyonları olmasa bu açılım yapılamazdı" diyorlardı.
Yıllar sonra AKP iktidarı tarafından "milli orduya kumpas" diye adlandırılan bu operasyonlar FETÖ tarafından yapılırken, AKP iktidarı PKK'ya açılım yapıyordu. At başı...
15 Temmuz'un taşları bir günde döşenmedi, devletin yıllarca mercekle izlediği ve ilk fırsatta dava açtığı Fethullah Gülen, AKP iktidarı döneminde hem açılan davalardan kurtuldu hem de devletin her tarafına nüfuz etti.
Tayyip Erdoğan 15 Temmuz sonrası yaptığı konuşmada devlet içindeki fetö faaliyetleri hakkında "aldatıldık" dedi.
Bugün bazılarının kökü bütünüyle dışarıda ya da dış istihbarat örgütleri ile bağlantılı olan pek çok tarikat ve cemaat, zamanında fetö'ye sağlanan müsamahadan yararlanarak faaliyetine devam ediyor.
Kim aldatıldı, kim hala aldatmaya devam ediyor bunları tarih yazacak, ama unutulan o kara günleri hatırlatmak da bize görev olsun.
Kara cuma denir hep,
Türk Milleti için bugün "Kara Pazartesi" olarak hatırlanacak! Terör gazileri, aileleri Meclisin 2 adım ötesinde parkta hak ararken, Mecliste alçak teröristbaşının talimatı, onayı ile yasa çıkartmaya evet diyenler ile terörist başına sayın denerek alkışlandı!
Aşağıdaki yorumu yapan sıradan biri değil, kim olduğu görülsün diye profilindeki bilgileri de ekledim.
Anayasaya aykırı ve ülkeyi felakete sürükleyecek bir yasayı siyasi oyunlarla dayatıyorlar.
Hukuki değerlendirmelerimize başvuran bir siyasi partinin yetkilileri, söz konusu kanun teklifinin içeriğinin düzeltilmesine, alternatif bir metin oluşturulmasına yönelik çaba göstermeleri doğrultusundaki öneri karşısında, “kasabın bıçağını yalayan” olmayacaklarını ve teklife ret oyu vereceklerini beyan etmelerine rağmen, Adalet Komisyonundaki oylamada kabul oyu vermişlerdir!
Türkiye kelimenin tam anlamıyla çelişkiler yumağından oluşan bir tuzağın içine çekilmiş durumda.
Toplumun ezici çoğunluğu Meclis'e getirilen çerçeve yasaya şiddetle karşı; buna karşılık aynı toplumun Meclis'e gönderdiği milletvekillerinin ve partilerinin ekseriyeti (kurumsal olarak İYİ Parti ve bireysel olarak İlhan Kesici ve belki başka vekiller hariç) bu yasayı destekliyor, geçmesi için imza veriyor ve muhtemelen oy da verecek.
VE BÜTÜN BUNLARA İLERİ DEMOKRASİ DENİLİYOR
İŞİN GARİP TARAFI BÜTÜN BUNLARI İKTİDAR BLOKU BİR KERE DAHA SEÇİM KAZANMAK İÇİN YAPARKEN, ANA MUHALEFETİN NE YAPTIĞINI, NEDEN BU TEHLİKELİ GİDİŞATA DESTEK VERDİĞİNİ ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİL.
GERÇEKTEN İBRETLİK GÜNLER...
Bırakın siyasi partiler ve siyasi elitler ne yaparsa yapsın. Bizim kalbimizden ne Cumhuriyet’i ne de Atatürk’ü silemezler. Her şey kötüye gitse düşeriz, düştüğümüz yerden kalkar mücadeleye devam ederiz. Bütün unvanlarımdan öte, ben bu Cumhuriyet’in bir nefereyim. Cumhuriyet’in bana sağladığı imkânların gelecek nesillere de sağlanması için sonuna kadar mücadele edeceğim.
Hâlâ kelime oyunu yapılıyor. Meclis çalışmalarını bilmeyen halkın aklı karıştırılıyor.
Burada Özel’in söz ettiği imza, yasa teklifine koyulacak imza! O geçti gitti zaten. Genel Kurul’da imza verecek misiniz denince de lafı dolandırıyor. Nedir ilkesel tutumunuz? 3 gün sonra görülecek bir tavır için bu kadar lafı dolandırmanın nedeni tepkileri dizginlemektir. @eczozgurozel@ozgurozeliletsm
“Bundan sonraki süreçte arkadaşlarımız komisyonda gerekli eleştirileri, önerileri, katkıyı sağlayacaklar. Daha sonra Meclis Genel Kurulu'na geldiğinde de biz YENİ Parti olarak ilk günden beri takındığımız genel tutumumuza uygun olarak, ilkesel tutumumuza uygun olarak davranacağız. Ama bu vakitten sonra gidip kanun teklifine imza atma çabamız yok. Komisyonda tarih önünde sözümüzü parti olarak söyleyeceğiz."
https://t.co/9ScNYIxmP9