@kerimkc8035@umitozdag Çerçeve yasaya hayir demeyen biri olduktan sonra ne degisecekti? Kılıçdaroğlu çerçeve koalisyonunda değil mi? Soğan Ümit hocayı satmasaydi, başka bir Türkiye olurdu.
“Özgürlük savaşçısı”ndan “özgürlük militanı”na...
“PKK ... tüzükle yürüyen bir hareket olmadı. PKK bir örgüt kültürüyle bugünlere geldi.”
“Hiçbir şey özgürlük militanlarını toplumdan ve çalışmalardan koparamaz.”
“Bir köy komününde asayiş ve öz savunma da elbette önemlidir. Komün kendi örgütlülüğü içinde bunları da sağlar, dolayısıyla devlete veya başka bir güce bırakmaz.”
Bu üç cümleyi yan yana koyduğumuzda mesele yalnız silahların teslim edilip edilmeyeceği olmaktan çıkıyor: Formal feshe rağmen örgüt kültürünün, kadro aktivizminin ve devletin asayiş alanına kadar uzanan alternatif bir toplumsal örgütlenme tasavvurunun devam edip etmeyeceği sorusu karşımıza çıkıyor.
Bu üç ifade, Çerçeve Yasa'nın kabul edildiği günlerde PKK/KCK yapılanmasının üç önemli isminin yaptığı açıklamalardan.
Birincisi KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu.
İkincisi KONGRA-GEL Eşbaşkanı Remzi Kartal.
Üçüncüsü KCK'nın üst düzey isimlerinden Duran Kalkan.
Birlikte okunduklarında Çerçeve Yasa hakkında daha önce dikkat çektiğimiz iki mesele çok daha ciddi hâle geliyor:
1)Pişmanlık/geçmiş terör faaliyetleriyle açık kopuş talep edilmeyişi.
2)Silahların teslimine rağmen kadro, liderlik, örgüt kültürü ve gerektiğinde yeniden şiddet üretebilecek kapasitenin başka biçimler altında devam edebilmesi.
Bu yüzden asıl hedef yalnız “silah bırakma” değil, geri döndürülemez silahsızlanma olmalıdır. 👇
Geri döndürülemez silahsızlanma, belli sayıdaki silahın teslim edilmesinden ibaret değildir.
Örgütün yeniden silahlı eyleme dönebilmesini mümkün kılan kadro, komuta, eğitim, lojistik ve sınır ötesi silahlı kapasitenin de gerçekten tasfiye edilmesini gerektirir.
Aksi takdirde silah bırakılmış olur; fakat silaha dönüş imkânı ortadan kaldırılmış olmaz.
Son birkaç gündeki açıklamalar tam da bu sebeple önemlidir.
Önce pişmanlık meselesi.
Mustafa Karasu silahlı geçmişi yanlış, mahkûm edilmesi gereken veya geride bırakıldığı için pişmanlık duyulan bir dönem olarak anlatmıyor.
Tam tersine:
“Evet, biz silahlı mücadeleyi Türkiye’ye karşı sonlandırdık ama bu silahlı mücadelenin yarattığı büyük değerler vardır.”
Ardından:
“Bu silahlı mücadele ve bu temelde gelişen serhildanlar, halkın mücadelesi bütün bu kazanımları yarattı. Türk devletini de artık zorla, şiddetle bu sorunu çözemeyeceği noktaya getirdi.”
diyor.
PKK'nın silahlı mücadelesinin başlangıcı olan 15 Ağustos hakkında ise:
“15 Ağustos ulaşacağı sonuçlara ulaşmıştır.”
ifadesini kullanıyor.
Sonra bugünkü, “demokratik-siyasal” sıfatlarını bolca kullanan söylemi o geçmişle açıkça bağlıyor.
Burada silahlı geçmişin reddi yoktur.
Silahlı safha örgüt yöneticisinin anlatımında gayrimeşru olduğu için değil, “ulaşacağı sonuçlara ulaştığı” için sona ermektedir.
Şimdi mücadele başka araçlarla sürdürülecektir.
Daha önce varsayım olarak sormuştuk:
Bir PKK mensubu,
“Mücadelemiz haklıydı; silahlı safha görevini tamamladı, şimdi aynı mücadeleyi başka araçlarla sürdürüyoruz”
derse ne olacak?
Orta yerdeki beyanlar, bu ihtimalin varsayım olmadığını gösteriyor.
Örgütün üst düzey yöneticilerinden birinin ağzından duyuyoruz.
Çerçeve Yasa ise böyle bir kişiden geçmiş terör faaliyetlerini reddetmesini, pişmanlık göstermesini, mağdurlardan af dilemesini veya geçmiş örgütsel mücadeleyle arasına açık bir mesafe koymasını istemiyor.
Diğer önemli mesele, örgütsel devamlılık.
Karasu'nun şu sözlerini birlikte okuyalım:
“Evet PKK kendini feshetti ama yine de bir topluluk var ortada.”
“Binlerce savaşçıyı ilgilendiriyor. Binlerce kadroyu ilgilendiriyor.”
Ardından:
“PKK ... tüzükle yürüyen bir hareket olmadı. PKK bir örgüt kültürüyle bugünlere geldi.”
Bu son cümle özellikle önemlidir.
Örgütün kendi yöneticisi, PKK'nın varlığının tüzüğünden ibaret olmadığını; esas taşıyıcısının bir örgüt kültürü olduğunu söylüyor.
Öyleyse bir fesih kararının veya tüzüğün ortadan kaldırılmasının kendi başına gerçek örgütsel tasfiye anlamına geldiğini nasıl varsayabiliriz?
Nitekim Karasu devam ediyor:
“Şu anda bu topluluk var.”
Ve bu topluluğun geleceği için:
“Bu topluluğun nasıl hareket edeceği, nasıl yaklaşacağını belirleyecek Önder Apo'dur.”
diyor.
Daha açık:
“Önder Apo yönetmeden, yönlendirmeden hiç kimse, eskisi de yeni katılan gerilla da bireysel bir davranış içine girmez, yaklaşım içine girmez.”
Sonra soruları kendisi sıralıyor:
“Önder Apo demokratik siyasal örgütlenmenin nasıl olacağını söylüyor? Demokratik siyasal çözümün nasıl olacağını söylüyor? Demokratik siyasal mücadelede, demokratik siyasal çözümde bize hangi rolü verecek?”
Formal olarak PKK feshedilmiş.
Ama kendi yöneticisinin anlatımına göre:
Binlerce kadrodan oluşan topluluk var.
Bu kadrolar bireyselleşmiyor.
Örgüt kültürü var.
Eski liderlik ilişkisi var.
Ve yeni dönemde kimin hangi rolü üstleneceğine aynı liderin yön vermesi bekleniyor.
O hâlde neyin feshedildiğini sormak gerekir:
İsim ve tüzük mü?
Yoksa gerçekten kadro, hiyerarşi, örgüt kültürü, disiplin ve stratejik irade mi?
Remzi Kartal'ın açıklamaları bu tabloyu tamamlıyor.
Geçmişte:
“Biz bu hareketi Önder Apo'nun önderlik ettiği mücadelelerle, önderliğe duyduğumuz güvenle... yürüttük.”
diyor.
Sonra:
“Bundan sonra da öyle olacak.”
Öcalan'ı ise:
“baş müzakerecimiz”
diye tanımlıyor.
Eski örgüt mensuplarının yeni dönemdeki rolü bakımından kullandığı ifade de dikkat çekici:
“Bir partinin başkanı ya da üyesi olma koşulu yoktur. Toplum içerisinde her alanda çalışabilirler.”
Ardından:
“Hiçbir şey özgürlük militanlarını toplumdan ve çalışmalardan koparamaz; sınırlandırmayla sonuç alınamaz.”
İşte burada yeni dönemin kavramsal dönüşümü görünür hâle geliyor:
“Özgürlük savaşçısı”ndan “özgürlük militanı”na...
Silahlı savaşçı kimliği perde gerisine alınıyor olabilir.
Fakat kadro misyonunun bittiği söylenmiyor.
Aksine “militan”, toplumun içinde faaliyet ve örgütlenmeye devam edecek.
Üstelik Karasu bunun hangi toplumsal örgütlenme biçimi içinde gerçekleşmesinin beklendiğini de açıkça söylüyor:
“Bu yönüyle Kürt halkının demokratik toplum biçiminde örgütlenmesi gerekiyor. Kendisini komünler, meclisler biçiminde demokratik toplum haline getirmesi gerekiyor.”
Karasu bunu yeni mücadele stratejisinin bir parçası olarak tarif ediyor: “demokratik toplum” örgütlenecek; bunun temel birimleri arasında komünler ve meclisler bulunacak.
Peki bu “komün” nasıl bir yapı ve burada “özgürlük militanı”ndan ne bekleniyor?
Çerçeve Yasa'nın kabul edildiği aynı günlerde Duran Kalkan imzasıyla yayımlanan “komün” hakkındaki yazı bu soruya ayrıca ışık tutuyor.
Kalkan:
“Komüne katılım gerçek anlamıyla fedaice olmak durumundadır.”
diyor.
Ve:
“Bir fedainin sahip olduğu sorumluluk duygusu, bilinci, cesareti, fedakârlığı ve örgütlülüğü her komün üyesinde bulunmak zorundadır.”
Bu oldukça dikkat çekici bir devamlılık tarifidir:
Fedai ethosu komün üyesine aktarılıyor.
Daha da önemlisi:
“Profesyonel devrimci kadro öncülüğünün rolü ve görevi azalmamış, tersine, daha çok artmıştır.”
Ve:
“Her profesyonel devrimci, her demokratik sosyalist militan bir profesyonel komünar olmak durumundadır.”
Yani yeni dönemde profesyonel devrimci kadronun tasfiyesinden değil, rolünün artmasından söz ediliyor.
“Profesyonel komünar”ın görevi de pasif bir sivil hayat değildir.
Kalkan onu:
“günün yirmi dört saatinde”
örgütlenmeye yoğunlaşan;
köyden köye, mahalleye ve iş yerine geçen;
aynı anda beş, hatta on komünün örgütlenmesine öncülük eden;
uygulamayı denetleyen;
yeni planlamalar çıkaran
bir kadro olarak tarif ediyor.
Bu, “özgürlük militanı”ndan beklenen yeni sivil/toplumsal rolün ne olabileceğini anlamamız bakımından önemlidir.
Kalkan komünlerin baskı ve zorla değil eğitim ve iknayla kurulması gerektiğini de söylüyor.
Fakat aynı metinde çok daha dikkat çekici başka bir hüküm var:
“Bir köy komününde asayiş ve öz savunma da elbette önemlidir. Komün kendi örgütlülüğü içinde bunları da sağlar, dolayısıyla devlete veya başka bir güce bırakmaz.”
Burada artık yalnız sivil toplum örgütlenmesinden söz etmiyoruz.
“Asayiş” ve “öz savunma” gibi kamusal güvenlikle doğrudan ilişkili fonksiyonların da komün örgütlenmesine ait görülmesi söz konusu.
Üstelik bunların özellikle “gençlik örgütlenmesi” kapsamında yerine getirilebileceği belirtiliyor.
Bu ifadeyi Karasu'nun:
“Hiç kimse bireysel davranış içine girmez”
ve Kartal'ın:
“Hiçbir şey özgürlük militanlarını toplumdan ve çalışmalardan koparamaz”
sözleriyle yan yana koyduğumuzda mesele daha ciddi hâle geliyor.
Eski örgüt kadrosunun binlerce mensubu şehir ve kasabalara dönecekse, demokratik siyaset açısından yalnız şu soruyu sormak yeterli değildir:
“Ellerinde uzun namlulu silah var mı?”
Şunları da sormalıyız:
Eski kadro disiplini devam ediyor mu?
Aynı liderlikten talimat alıyorlar mı?
Mahallelerde ve şehirlerde paralel “asayiş” veya “öz savunma” yapıları oluşabilir mi?
Örgütlü kadro gücü, farklı siyasi tercihler taşıyan vatandaş üzerinde korku veya baskı üretebilir mi?
Şiddet sadece dağdaki gerillanın silahlı saldırısı değildir.
Tehdit, yıldırma, organize kitle şiddeti, fiziksel saldırı ve mahallede fiilî hâkimiyet kurarak insanların siyasi davranışlarını korkuyla değiştirmek de demokratik hayatı ortadan kaldırabilir.
6-8 Ekim olaylarını yaşamış bir toplum bakımından bu ihtimali yok saymak mümkün değildir.
Vatandaşın, yeni bir siyasi gerilim anında evinin, işyerinin veya kendisinin örgütlü grupların hedefi olabileceği endişesini taşıması bile özgür demokratik siyaseti tahrip eder.
Bu nedenle hedef yalnız silahsızlanma değil:
geri döndürülemez silahsızlanma olmalıdır.
Bunun iki boyutu vardır.
Birincisi Türkiye içi:
Eski silahlı kadroların bireyselleşmesi; komuta, disiplin ve zor kullanma kapasitesinin ortadan kalkması.
İkincisi sınır ötesi:
Yeniden silaha dönmeyi mümkün kılacak kadro, silah, eğitim, lojistik ve örgütsel altyapının tasfiye edilmesi.
Bu açıdan Suriye ve İran sahaları önemlidir.
YPG/KCK unsurları kendi örgütsel hiyerarşi ve kadrolarını koruyarak topluca Suriye Ordusu bünyesinde silahlı varlıklarını sürdürürlerse, Kuzey Irak'taki silah teslimlerinin PKK/KCK'nın silaha yeniden dönme kapasitesini geri döndürülemez biçimde ortadan kaldırdığı nasıl söylenebilir?
Benzer soru PJAK/KCK bakımından da geçerlidir.
İran sahasında silahlı kadro, eğitim, lojistik ve çatışma tecrübesi yaşamaya devam ediyorsa, aynı örgütsel ekosistemin Türkiye bakımından askerî kapasitesinin bütünüyle tasfiye edildiğini varsayamayız.
Gerçek fesih ve silahsızlanma testi bu olmalıdır:
Örgütün silaha dönme imkânı ve kapasitesi gerçekten ortadan kaldırılmış mıdır?
Yoksa yalnız Türkiye'ye karşı silahlı mücadelenin bugün için durdurulmasıyla mı karşı karşıyayız?
Karasu'nun kullandığı ifade bu bakımdan da dikkat çekicidir:
“Biz silahlı mücadeleyi Türkiye'ye karşı sonlandırdık.”
Ve nihayet “süreç kapanı”...
Bu açıklamalarda Çerçeve Yasa nihai bir uzlaşma olarak görülmüyor.
Kartal:
“Bu bir başlangıçtır.”
diyor.
Ardından:
“Bu yasadaki eksiklikler ve dışarıda bırakılan birçok konu, yeni yasa ve diyalog-müzakere sürecinde gündemde olacak.”
Ve:
“Bu temelde yeni yasalar çıkacak.”
Yani:
Bir adım attınız.
Bu yalnız başlangıçtır.
Şimdi ikinci adım gelmelidir.
Sonra üçüncüsü...
Öcalan'ın koşulları.
Siyasi sınırlamalar.
Yeni yasalar.
Anayasal düzenlemeler.
“Demokratik toplum”un örgütlenmesi...
Verilen her adım süreci bitirmek yerine bir sonraki adımın “sürecin devamı için zorunlu” gerekçesine dönüşebilir.
İşte daha önce “süreç kapanı” dediğimiz mekanizma budur.
Peki devlet herhangi bir aşamada:
“Buraya kadar.”
derse?
Karasu aynı günlerde şöyle diyor:
“Bu süreç bozulduğu an çatışma çıkar, savaş çıkar. Ve ne kadar sürer de belli olmaz.”
Bu söz, silahlı mücadeleyi mahkûm eden birinin ağzından çıkmıyor.
Aynı kişi o silahlı mücadelenin “büyük değerler” yarattığını, bugünkü kazanımları sağladığını ve “ulaşacağı sonuçlara ulaştığını” söylüyor.
Bu bağlamda cümlenin siyasi mesajını görmezden gelemeyiz:
Bir adım attınız. Şimdi daha ileri adımlar atmalısınız. Süreç durursa çatışma yeniden başlayabilir.
Kapanın mantığı böyle tamamlanıyor:
Silahlı mücadele başarılı bir geçmiş safha olarak sahipleniliyor.
Pişmanlık ve reddiye yok.
Formal feshe rağmen örgüt kültürü ve binlerce kadronun varlığı kabul ediliyor.
Kadroların bireyselleşmeyeceği söyleniyor.
Liderlik ilişkisi korunuyor.
“Özgürlük savaşçısı”nın yerini toplum içinde çalışan “özgürlük militanı” alıyor.
Bu militanların örgütleneceği “demokratik toplum”un komünler ve meclisler biçiminde kurulması isteniyor.
Profesyonel devrimci kadronun rolünün azalmadığı, arttığı söyleniyor.
“Fedai”nin örgütlülüğü komün üyesine taşınıyor.
“Asayiş” ve “öz savunma”nın komün tarafından sağlanması tasarlanıyor.
İlk kanun “başlangıç” sayılıyor.
Yeni adımlar talep ediliyor.
Ve zincirin kesilmesi hâlinde savaş ihtimali hatırlatılıyor.
Tam da bu yüzden Çerçeve Yasa bakımından temel ölçü yalnız “silah bırakıldı mı?” olamaz.
Asıl soru şudur:
PKK/KCK'nın askerî, örgütsel ve zorlayıcı kapasitesi geri döndürülemez biçimde tasfiye edilmiş midir?
Bu sağlanmamışsa, formal fesih gerçek tasfiye sayılabilir mi?
Ortaya çıkan şey de “özgürlük savaşçısı”nın örgüt geçmişini geride bırakıp normal hayata dönmesinden ziyade; “özgürlük savaşçısı”ndan “özgürlük militanı”na geçiş ve terör örgütünün kırk yılı aşkın sürede biriktirdiği kadro, örgüt kültürü ve siyasi sermayenin silahsız mücadele alanına aktarılması olmaz mı?
https://t.co/gEQlnK4rTv
https://t.co/d9Jw2yosBV
PKK yasası şunu göstermiştir ki, Türkiye Cumhuriyeti 'nin kaderi TBMM'ye bırakılamaz. 50.000 masumun katili bir örgütü affeden yasayı 467 oyla kabul eden meclis yarın Türkiye 'nin pek ala ABD 'nin 51. Eyaleti olmasını kabul edebilir.
PKK/KCK terör örgütünü kurma veya yönetme suçunu da kapsayan kanun teklifinde, hain örgüte/örgüt başına yönelik haklı öfkenin tezahürü niteliğindeki eleştirilerin gölgesinde kalan önemli detaylar var.
Bunlardan ikisi:
1)Pişmanlık talep edilmeyişi
2)Silahsız örgütsel devamlılık👇
Silah bırakma, silahsızlanma ve fesih birbirinden farklı kavramlardır. Bir örgüt silahlarını bırakabilir; fakat liderliği, kadroları, hiyerarşik ilişkileri, toplumu örgütleme kapasitesi ve siyasi stratejisi başka biçimler altında yaşamaya devam edebilir. Böyle bir durumda ortadan kalkan örgüt müdür, yoksa yalnızca silahlı mücadele yöntemi midir? Ya da şöyle soralım: Silahlı yöntem, örgütün maliyet-fayda hesabı onu yeniden elverişli kılana kadar sadece askıya mı alınmıştır?
Kanun teklifi bu meseleye büsbütün kayıtsız değildir. Birinci madde, uygulamanın önşartı olarak yalnız silah teslimini değil, örgütün "fiilî varlığına son verdiği"nin tespitini de arar. Adalet Komisyonu da ikinci maddedeki tanımı "bağlı bütün oluşumları" yerine "bununla bağlantılı her türlü oluşum" şeklinde değiştirerek bu eşiğin kapsamını genişletmiştir.
Ne var ki metin, "fiilî varlığa son verme"nin hangi ölçütlerle saptanacağını göstermiyor. Daha önemlisi, bu başlangıç tespiti esasen bir eşik fotoğrafıdır: Kanun, eşik aşıldıktan sonra örgütsel yapının silahsız biçimde ayakta kalmasını yahut yeniden kurulmasını engelleyecek bir güvence içermiyor. Yedinci maddenin üçüncü fıkrası, Kurulun örgütün tamamen tasfiyesine ilişkin gözlem raporları uyarınca dönemsel değerlendirme "yapabileceğini" söylüyor; yapacağını değil. Buna karşılık ertelemenin geri alınması bakımından, yeni bir terör suçu işlenmesi dışında bağımsız bir ‘örgütsel devamlılık’ ölçütü öngörülmemiştir.
Bu noktada “örgütün fiilî varlığına son vermesi” ve silahlı kapasitesinin gerçekten tasfiye edilmesi bakımından Suriye sahası ayrıca önem taşıyor. YPG/KCK unsurlarının kendi örgütsel yapıları dağıtılmadan, mevcut hiyerarşi ve kadroları korunarak topluca Suriye Ordusu bünyesine alınmalarıyla, Kuzey Irak’ta gerçekleştirilecek silah teslimleri PKK/KCK’nın yeniden silahlı eyleme geçme kapasitesini kalıcı biçimde ortadan kaldırmış olmayacaktır. Benzer bir mesele PJAK/KCK bakımından da ileride gündeme gelebilir.
Şimdilik örgütün teslim ettiği silahların yeterli görüldüğünü ve "yazılı bildirimde" bulunanlara kanun hükümlerinin uygulanmaya başladığını varsayalım.
Yasa teklifi yakından incelendiğinde, bağlam ve mahiyet farkına işaret eden haklı eleştirilere rağmen, yine de Batılı çözüm süreci tasarımlarının kılavuzluğuna başvurulduğu intibaı oluşuyor. Ancak bu çerçevede kamuoyundaki tartışmalarda sıkça atıf yapılan örneklerden, özellikle ETA süreciyle aradaki ciddi fark dikkat çekiyor.
Mevcut teklif, kanundan yararlanacak kişiden PKK ile bağını kestiğini, örgütün terör faaliyetlerini reddettiğini, şiddeti siyasi mücadele yöntemi olarak mahkûm ettiğini ya da bundan sonra yalnız demokratik ve barış��ı yollarla faaliyet göstereceğini beyan etmesini istemiyor. Kişinin kanundan yararlanmak istediğini yazılı olarak bildirmesi yeterli. Üstelik Komisyon görüşmelerinde bu başvurunun şahsen yapılmasının zorunlu olmadığı, avukat aracılığıyla da gerçekleştirilebileceği açıklandı. Yani yasadan yararlanmak için kişinin bizzat teslim olması, örgütle bağını kestiğini açıklaması, geçmiş terör faaliyetlerini reddetmesi veya mağdurlardan af dilemesi aranmıyor. Ardından 5 veya 10 yıllık erteleme döneminde yeni bir terör suçu işlemezse, soruşturma evresinde kovuşturmaya yer olmadığına, kovuşturma evresinde ise düşmeye karar veriliyor; kesinleşmiş cezası varsa "infaz edilmiş sayılıyor".
Oysa, sık atıf yapıldığı için hatırlatmak gerekirse, eski ETA mensuplarıyla ilgili çok daha güçlü bireysel kopuş kriterleri konulmuştu. Düzenleme, terör hükümlüsünün üçüncü derece infaz rejimine geçişi ve koşullu salıverilmesi için yalnız suç işlememesini yeterli görmüyor; "terörist faaliyetin amaçlarını ve araçlarını terk ettiğine dair tereddüde yer bırakmayacak işaretler göstermesini" arıyordu (muestre signos inequívocos de haber abandonado los fines y los medios de la actividad terrorista).
Burada, yöntem kadar amacın da reddedilmesinin talep edilişi önemli. Yani yasa, örgütün eski militanlarının örgütün hedeflerine silahsız hizmete devam etmelerini de reddediyordu.
Kanun bununla da yetinmiyordu. Suç faaliyetlerinin açıkça reddedilmesi, şiddetin terk edildiğinin beyanı ve mağdurlardan açıkça af dilenmesi de aranıyordu (una declaración expresa de repudio de sus actividades delictivas y de abandono de la violencia y una petición expresa de perdón a las víctimas de su delito).
Dahası, bizde hiç konuşulmayan iki şart daha vardı:
Birincisi, yetkililerle aktif işbirliği. Örgütün başka suçlar işlemesini engellemek, suçun etkilerini hafifletmek yahut terör suçlarından sorumluların teşhisi, yakalanması ve yargılanması için delil elde edilmesini sağlamak.
İkincisi, suçtan doğan hukuki sorumluluğun, hükümlünün mevcut ve gelecekteki geliri ve malvarlığıyla karşılanmış olması. Yani suçtan doğan medeni sorumluluğun yerine getirilmesi ve mağdur zararının tazmini.
Kanun salt beyanla da yetinmiyor; izleme mekanizmalarınca hazırlanacak teknik raporların, mahkûmun "terör örgütünden gerçekten kopmuş" olduğunu göstermesini öngörüyordu (realmente desvinculado de la organización terrorista).
Bu düzenlemenin anlaşılır bir maksadı vardır: Dağdan inen kişinin "Mücadelemiz haklıydı; silahlı safha görevini tamamladı, şimdi aynı mücadeleyi başka araçlarla sürdürüyoruz" diyerek örgütsel mücadelesini normal siyasi faaliyet görüntüsü altında devam ettirmesinin önüne geçmek.
Aksi takdirde örgütün tasfiyesinden ziyade strateji değiştirmesini destekleyen bir kapı açılabilirdi.
İspanya bu tehlikeyi siyasi örgütlenme bakımından da ayrıca dikkate aldı. Adları değişen, açılıp kapanan terörle bağlantılı yapıları değerlendirirken yalnızca "yeni yapı şiddet kullanıyor mu?" diye sorulmadı; "eski örgütsel irade yeni hukuki kabuk altında yaşamaya devam ediyor mu?" sorusu da soruldu.
Türkiye'deki teklif bakımından ise burada ayrıca önemli bir hukuki problem ortaya çıkıyor.
"Kasten öldürme" suçu kapsam dışında bırakılmıştır. Fakat "örgüt yöneticiliği" kapsam dışında değildir.
Oysa Türk ceza hukukunda örgüt yöneticisinin sorumluluğu bununla sınırlı değildir. Türk Ceza Kanunu'nun 220'nci maddesinin beşinci fıkrası, "örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır" hükmünü taşır ve bu hüküm, 314'üncü maddenin dördüncü fıkrası yoluyla silahlı terör örgütleri bakımından da uygulanır. Örneğin bir örgüt yöneticisinin emrini verdiği saldırıda insanlar öldürülmüşse; emrin içeriği, kullanılan silahlar, saldırının hedefi ve yoğunluğu gibi unsurlar değerlendirilerek yönetici hakkında kasten öldürmeden de sorumluluk kurulabilir.
Böyle bir hukuki bağ kurulmuşsa, kasten öldürme dosyası bu kanunun dışında kalacaktır.
Ama kritik mesele şudur:
Teklifin istisna tekniği kişi bazlı değil, suç bazlıdır.
Teklif, öldürme fiiliyle ilişkili olabilecek yöneticiyi değil, yalnızca "kasten öldürme suçu"nu kapsam dışında bırakıyor. Dolayısıyla saldırıların planlanmasında, emir-komuta zincirinde veya örgütün silahlı faaliyetlerinin yönetiminde rol almış bir kişi hakkında belirli bir öldürme fiiliyle hukuki bağ kurulmamışsa ve dosya yalnız örgüt yöneticiliğinden yahut kapsamdaki başka suçlardan yürütülüyorsa, bu yönetici erteleme rejiminin içinde kalabilecektir.
Buna bir de şu eklenmelidir: Teklifin 3'üncü maddesinin üçüncü fıkrası, MGK kararının yayımlanmasından önce işlenmiş olup da bu tarihten sonra ortaya çıkarılarak soruşturulacak kanun kapsamındaki suçlar bakımından soruşturma yapılmasını Kurulun iznine bağlamaktadır. Dolayısıyla geçmişteki bir saldırıyla örgüt yöneticisi arasındaki hukuki bağın yeni delillerle sonradan kurulması hâlinde soruşturmanın yürütülmesi de Kurul iznine tabi olabilecektir. Yani böyle bir hukuki bağın sonradan soruşturma konusu yapılabilmesi de Kurulun iznine bağlıdır.
Bu ayrım bugün Türkiye açısından şu soruyu önümüze koyuyor:
PKK, fiilî gereklerini yerine getirmese de kendisini feshettiğini ilan ederken eski mensuplar aynı liderliğin yönlendirmesi altında yeni bir "demokratik toplum" örgütlenmesinde bir araya gelirlerse, gerçekten yeni bir sivil hareket mi doğmuş olacaktır; yoksa PKK'nın silah kullanmayan örgütsel devamıyla mı karşı karşıya kalacağız?
PKK'nın örgütsel iradesinin legal alana taşınması nasıl sivil hayata katılım, demokratik siyaset sayılabilir?
İspanya tecrübesinde esas ayrımlardan biri buydu: Eski çevrelerden insanların demokratik siyasete katılması mümkün oldu; fakat yeni siyasi faaliyetin ETA'nın örgütsel devamı olmadığı ve şiddet stratejisinden gerçekten kopulduğu gösterilmek zorundaydı.
Sıkça örnek gösterilen IRA'yı da kastederek şunu söyleyebiliriz: Bu iki tecrübenin yöntemleri farklı olsa da ortak bir mesele etrafında buluştular. Silahın bırakılması ile silahlı örgütün siyasi/sivil biçim altında devam etmesi aynı şey sayılmadı.
Türkiye'deki teklif ise bu noktada sessizdir.
Örgüt başına biçilen konum bu sessizlikle birleşince manzara daha da ciddileşmektedir. Teklifin 7'nci maddesinin ikinci fıkrası da Kurula ‘sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak üzere’ görevlendirme yetkisi tanıyarak örgütle muhataplık için hukuki bir zemin oluşturuyor. Öcalan'ın, fiilî sonucu hâlen belirsiz olan fesihten sonra da eski örgüt mensuplarını yönlendirmesine imkân tanınmasının örgütsel devamlılığı koruyacağı ve bunun doğurabileceği sonuçlar hesaba katılmalıdır.
Bu ihtimaller sadece soyut, teorik kaygılardan ibaret değildir. Acı tecrübelere dayanmaktadır.
2013-2015 döneminde “demokratik toplum”, “demokratik konfederalizm”, halk meclisleri, komisyonlar ve benzeri kavramlar altında oluşturulan yapıların daha sonra paralel mahkemelerden “asayiş” yapılanmalarına, oradan hendek ve “özyönetim” teşebbüslerine uzanan örgütsel zeminin unsurlarına nasıl dönüştüğünü gördük.
Aynı hatayı tekrarlamamak için yalnız silahların teslimini değil, fiilî örgütsel tasfiyeyi de güvence altına almak gerekir.
Terör örgütünün kadrosu, liderlik ilişkileri ve toplumu örgütleme kapasitesi korunurken örgütün silahlı mücadeleden legal mücadeleye terfi ettirilmesi demokratikleşme sayılmamalıdır.
Bu notta odaklandığımız üç husus özellikle önemlidir: Yasaya muhatap örgüt mensuplarından pişmanlık/geçmiş terör faaliyetleriyle açık bir kopuş beklenmemesi; örgüt başının siyasi kılavuz hâline getirilişi; silah bırakma iddiasının örgüt tarafından ‘mücadelede yeni bir safhaya geçiş’ şeklinde sunulmasına ve bunun silahsız örgütsel devamlılığa dönüşmesine karşı hukuki güvenceler oluşturulmaması. Bu üçü bir arada Türkiye açısından çözücü dinamikleri besleyecektir.
Böyle bir tablo, terör örgütünün tasfiyesinden ziyade, kırk yılı aşkın bir zamana yayılan terör eylemleriyle biriktirdiği örgütsel ve siyasi sermayenin legal alana aktarılarak ödüllendirilmesi anlamına gelecektir.
Gazi Erdal Özdemir…
Bingöl’de 33 askerimizin şehit edildiği hain terör saldırısında tam 7 kurşun yiyerek gazi oldu. 33 yıl tekerlekli sandalyeye mahkûm yaşadı ve o günün izlerini ömrü boyunca taşıdı.
Özlük haklarını ararken hayatını kaybetti.
Yılmaz Özdil’in anlattığı hayat hikâyesi, bir gazimizin verdiği sessiz mücadelenin özeti gibi…
İzleyin ve vicdanınızla baş başa kalın.
#GazileriminYanındayım
Demek bir yasa tasarısı TBMM’ye gelmeden Öcalan tarafından onaylanıyor. Bu tasarıyı onaylamak için TBMM Genel Kuruluna girecek olan bütün milletvekilleri bu durumu bir daha düşünmelidir. @zaferpartisi
@avorhankayhan Şunu da ilave etmek isterim ki, diğer partilerin siyaset dilinde bu tarz davranış pek görememekteyiz. Allah yar ve yardımcınız olsun, muhabbetle.
@avorhankayhan Orhan bey, bugün İstanbul il kongresinde, börekçide çay içerken tanıştık, kısa bir sohbetimiz oldu. Öncelikle samimi sohbetiniz için teşekkür ederim. Döndükten sonra düşündüm ki, bir parti genel başkan yardımcısı ile sokakta oturup çay içilebiliyorsa, o hareket güzeldir, bizdendi
@E_SemihYalcin Senin demlileri MHP de ağırlarken surat ifaden "biz ne b.k yedik der gibşydi". O suratı gören sizin terörsüz Türkiye masalınıza inanmaz. Alparslan Türkeş'in partisini Abdullah Öcalan'ın partisi çizgisine getiren kişiler olarak tarih sizi yazacaktır, bu şeref(!) size yeter.
Mazlum Abdi, SDF'deki konumunu belirten ünvan üzerinden Suriye Devlet Başkanı ile aynı metne imza koymuş oldu. Yeni Suriye'nin kuruluşunda bu nitelikte başka resmi hüviyet kazandırılmış bir anlaşma yapılmadı. Orta vadede bundan başka şekillerde faydalanılmak istenilecektir. Şam'daki iktidara nüfusuyla orantısız ölçüde katılacak bir ortak? Irak'taki 2003 sonrası tasarımın ana hatlarıya Suriye'ye taşınışı?
Kürt sorunu diye kendini yırtan Siyasetçiler, akademisyenler, gazeteciler, aydınlar aşağıda bütün hayatları Allah devlete millete zeval vermesin diye geçen namusuyla askerliğini yapmış vergisini vermiş çocuğunu askere yollamış ve sonra onun şehit tabutu başında çaresiz duran Türk sorununu görüyorsunuz.
We reject the penalty imposed by UEFA on Turkish football player Merih Demiral for making the "Grey Wolf" sign, which is a symbol of the entire Turkic world. @UEFA#BeFairUEFA
Merih Demiral’a verilen iki maç men cezası net siyasidir. Türklerin tarihine ve o tarihin bozkurt sembolüne aleni ve küstahça saldırıdır.
Bu kararı kabullenmek söz konusu değildir. Milli takım turnuvadan çekilmelidir.
Bu kararın kabulü tarihimize sahip çıkmamak olacaktır.