Yaş olgunluğu değil de yaşanmışlık olgunluğudur asıl altı çizilmesi gereken kavram. Yapılan hatalar insana inanılmaz bir kuvvet de verir aslında; öz eleştiri yapmak, hayatın süzgecinden tecrübeleri geçirebilmek ve bunlardan gereken ödevleri alıp bunları kazanıma dönüştürebilmek..
Nietzsche’ye göre insanın yepyeni bir değerler sistemi inşa edebilmesi, kaçınılmaz olarak en derin ruhsal buhranların ve yıkıcı çilelerin omuzlanmasına tabidir. Verili ahlakın soykütüğünü araştırırken köle ahlakının, hınç duygusunun ve çileci ideallerin yaşamı yadsıyan uyuşukluğunu deşifre eden yazar, trajik öznenin doğuşunu dogmaların o sahte güvenliğini mutlak surette terk etmeye bağlar. Kendi varoluşsal karanlığıyla ve nihilizmin o sarsıcı uçurumuyla yüzleşmekten kaçınmayan özgür ruh, ihtiyaç duyduğu muazzam yaratıcı itkiyi tam da aşıp geride bıraktığı o sancılı yıkımlarından devşirir. Eski putların enkazı üzerinde tinsel bir devrim gerçekleştirmek ve yaşamı bütünüyle olumlayan üstün bir mertebeye ulaşmak, ancak kişinin kendi içsel kaosunun yakıcı ateşinde eriyip yepyeni bir formda yeniden dövülmesiyle tahakkuk eder.
Nietzsche'ye göre kendi içsel yaratıcılığından yoksun ve tinsel bir atalet içine hapsolmuş yığınlar, yaşamı olumlayan o trajik ve coşkulu iradeyi kendi başlarına asla üretemezler. Sürü içgüdüsünün o konforlu uyuşukluğuna teslim olmuş bir bilinci harekete geçirmenin yegane yolu, onu aklın ve eleştirel sorgulamanın ufkundan koparan kör bir dogmatizmin şiddetiyle aşılamaktır. Kendi değerlerini inşa etme kudretinden mahrum bırakılmış zayıf tabiatlar, ancak dışarıdan dayatılan mutlak bir inancın yarattığı o yıkıcı sanrı sayesinde ontolojik bir uyanış yanılsaması yaşayabilirler. Hakiki bir güç istencinin yerini alan bu yapay ve histerik taşkınlık, aslında bireyin kendi eylemsizliğini ve ruhsal boşluğunu örtbas etmek amacıyla sığındığı nevrotik bir hezeyandan ibarettir; nitekim kendi varoluşsal ağırlığını taşıyamayan edilgen ruhlar, radikal bir itaatin onlara bahşettiği o sahte ve tehlikeli büyüklük hissine sarılmadan eylemsel bir ivme kazanamazlar.
Marcuse’ye göre modern endüstriyel toplum, tahakküm ilişkilerini demokratik bir rıza ve tüketim özgürlüğü kisvesi altında görünmez kılmaktadır. Bireyin kendisine sunulan kısıtlı seçenekler arasından kendi yöneticilerini ya da hayatını şekillendirecek otoriteleri seçebiliyor olması, sistemin özündeki asimetrik güç yapısını ve nesneleştirme sürecini ortadan kaldırmaz; aksine, bu sahte seçme özgürlüğü, esaretin üzerini örten ideolojik bir cila işlevi görür. Efendinin kim olacağına dair sandık başında verilen karar, kişinin sistem içindeki araçsal konumunu ve yapısal bağımlılığını değiştirmediği sürece, kölelik yalnızca daha rasyonel, daha konforlu ve daha "özgürce" kabul edilen bir form kazanır. Hakiki özgürleşme, mevcut seçenekler arasında bir tercih yapmaktan değil, bizzat efendi-köle diyalektiğini üreten o totaliter toplumsal yapının kökten reddedilmesinden ve yaşamın bütünüyle farklı, tek boyutluluğu aşan bir düzlemde yeniden inşasından geçer.
Kant’a göre gerçeklik, zihinden bağımsız ve doğrudan kavranabilen bir veri yığını değil; öznenin kendi bilişsel yetileri aracılığıyla inşa ettiği fenomenal bir kurgudur. Dış dünyadan gelen ham duyumlar, ancak zihnin önsel formları ve kategorileri tarafından işlendiğinde bir anlam kazanabilir; bu durum, bilginin merkezine nesneyi değil, o nesneyi tasarlayan kurucu özneyi yerleştirir. Birey, evreni dışsal bir seyirci gibi pasif bir biçimde gözlemlemek yerine, onu kendi anlama yetisinin sınırları dahilinde yeniden üretir ve bu içsel mimari sayesinde dünyayı kavranabilir bir bütünlüğe kavuşturur. Hakikat arayışı, nesnelerin kendinde şeylerine ulaşma çabasından ziyade, bilincin kendi işleyiş prensiplerini ve dünyayı nasıl kurguladığını keşfetme sürecine dönüşür. Nihayetinde dışarıdaki karmaşanın rasyonel bir düzene bürünmesi, ancak öznenin kendi içsel evreninde kurduğu o devasa epistemolojik düzenleme ve yasama faaliyetiyle mümkün hale gelir.
Schopenhauer'a göre insan karakterinin temelini oluşturan kör irade, ontolojik olarak bütünüyle sabittir ve zamanın veya deneyimin yüzeysel akışı kişinin o bencil tözünü asla dönüştüremez. Kopmuş bir bağa, özellikle de muhatabını bütünüyle yok sayarak kendi sessiz iktidarını kuran inatçı ve esnemez bir tabiata yeniden dönmek, ahlaki bir yücelik değil; aklın duygusal zaaflar karşısındaki trajik iflasıdır. Birey, içindeki o unutma zorluğuna ve bitmemişlik hissine yenik düşüp geçmişin yıkıcı ihlallerine yeniden kapı araladığında, muhatabına mutlak bir vazgeçilmezlik zırhı hediye etmiş olur. Kendi arzularının merkezine saplanmış olan öteki, sınırların bu şekilde esnetilmesini bir bağışlanma olarak okumaz; aksine, önceki tahripkâr eylemlerini çok daha pervasızca ve sınır tanımaz bir bencillikle sahnelemek için verilmiş sessiz bir onay olarak kodlar. Geçmişin o sarsıcı kopuşunu silikleştiren ve aynı sabit karakterin bir gün şefkat göstereceği yanılgısıyla hareket eden zihin, nihayetinde kendi varoluşsal onurunu o bilindik, yutucu kayıtsızlığın önüne bizzat kendi iradesiyle fırlatıp atmış olur.
Nietzsche anlatımını çevirirken filozofa en çok katıldığım nokta şu oldu:
Kendi içinde dinginliğe ulaşabilmiş insanın bir şeyi kanıtlama, birilerini ikna etme çabası olmuyor. Nietzsche'ye göre "aktif güçlerin" öncülüğünde içindeki aktif ve tepkisel güçleri uyum hâlinde tutabilen insanlar bunlar. Aktif güç kendi başına var olabiliyor, kendini doğrudan ortaya koyabiliyor. Tepkisel güçse kendine odaklanmak yerine sürekli bir şeylere karşı koyarak, bir şeyleri kanıtlamaya çabalayarak yaşamını sürdürüyor.
"Kanıtlanmaya ihtiyaç duyan şeyin pek de değeri yoktur" diyor Nietzsche. Tam da aktif gücün kendini anlatmaya ihtiyaç duymayan bu çabasızlığını vurguluyor.
Zulüm ve işkenceye kıllarını kıpırdatmadan seyirci kalan eğitimli kişiler; körlükleriyle mi aşağılıktır, yoksa vicdanlarıyla mı, bilinmez.
#rojiniçinadalet