Çok özür dileyerek,
Beni artık bu ülkedeki özel günlerle ilgili yapılan hiçbir reklam filmi, hiçbir romantik şarkı, heyecanlandırmıyor, duygulandırmıyor, tüylerimi diken diken etmek şöyle dursun, kılımı bile oynatmıyor yerinden. Ne Cumhuriyet, Atatürk temalı olanlar ne de Kadınlar Günü’yle ilgili olanlar.
Hiçbiri samimi değil çünkü.
Samimi gelmeyen bir başka şey de Filistin soykırımı, Epstein sapığı gibi konularda “niye herkes sessiz” falan diye duyar bekçiliği yapan arkadaşlar.
19 Mart’tan itibaren bu ülkede seçilmiş belediye başkanları, masum bürokratlar, gencecik çocuklar kodese atılıp hukuk ayaklar altına alındı, binlerce iftirayla insanların hayatları karardı. Neden olduğunu bile bilmeden içeride olan onca insan var.
30 yıl önce alınmış diploma iptal edilmeye çalışılıyor.
Bunlara ses çıkarmamak tabii ki bir tercih, bir hak.
Ama kendi ülkesindeki hukuksuzluğa itiraz etmeye büzüğü yemeyen de Cumhuriyet duyarı ya da Kadınlar Günü romantizmi kasıp kimseye dünya dertleriyle ilgili had bildirmeye kalkmasın bir zahmet.
"İzmir'in dağlarında çiçekler açar" sıradan bir mısra değildir. Aylarca süren kanlı bir işgalin sona erişini haykıran müjdenin ifadesidir.
9 Eylül'de yaşanan kurtuluşu anlamak için işgalin ne kadar kanlı ve milletin haysiyetini ne kadar zedelediyici bir illet olduğunu çok iyi bilmek gerekir.
15 Mayıs günü Saat 08.00’e geldiğinde ilk gemi İzmir Limanı’na girdi. Karaya çıkan askerler, başlarında Hrisostomos'un bulunduğu kalabalık Papaz Heyeti tarafından dini törenle takdis edilmeye başlandı. Bu esnada gemiler düdüklerini öttürürken bando takımı Yunan milli marşlarını çalıyor ve tüm bu gürültüye kilisenin çan sesleri eşlik ediyordu. Hrisostomos, yaşlı gözlerle gördüğü her subaya “Zito!” diye haykırarak sarılıyor ve intikam telkininde bulunarak kanlı bir gerilim kapısını ardına kadar alıyordu.
Saatler 10.00'da kıkarma işlemi tamamlandıktan sonra Yunan birlikleri Kremer-Splandit Palas Oteli’ne doğru yürüyüşe geçti. Otelin önünde âdeta şenlik başladı. Milli oyunlar oynanıyor, Rum ahali ile askerler büyük bir Yunan bayrağı açarak işgali kutluyordu.
Başka bir birlik de bu esnada Yunan bayrağıyla kışlaya doğru yürüyüşe başladı. Tramvay hattının bulunduğu yola varıldığında üzerinde siyah elbise, kafasında şapka ve elinde silah bulunan bir Rum, Yunan askerlerin önüne geçti. Onları yüreklendirecek birkaç cümle söyleyip eliyle kenarda askeri geçidi izleyen Türklerin işaret etti ve ani bir hareketle Türklere doğru atıldı. Bir Yunan askeri de ona katılıp sokak kenarında bekleyen Türklerden birine dipçikle vurdu. Onu, süngüsünü Türklerin üzerine gelişigüzel savuran başka bir asker izledi. Bunun üzerine kalabalık bir anda iç içe girdi. Yaşanan boğuşma ve yükselen uğultular arasında bir el ateş sesi duyuldu. Kısa süreli sessizliğin ardından siyah elbiseli Rum yüzükoyun yere yuvarlandı. Yunan askerleri derhal silahlarına sarılıp Türklere doğru âdeta yaylım ateşine başladı. Kaçışan insanlar, ezilen çocuklar ve kanlar içinde yere yığılanlar... Ortalık bir anda kan gölüne dönmüş, kanlı bir katliam başlamıştı.
O esnada Ragıp Paşa Oteli’ne bitişik küçük saat dükkânında bulunan Aziz Efendi, katliamın ilk çığlıklarını duyar duymaz silahını cebine koyup Kemeraltı Caddesi’ne doğru yürümeye başladı ve kurşunlarını ilk gördüğü Yunan askerlerine doğru korkusuzca saçtı.
Çatışma haberleri kısa süre içinde şehrin tamamına yayıldı. Kışlaya ve Hükümet Konağı’na yönelen Yunan askerleri karşılarına çıkan Türklere acımadan ateş ediyor, fırsatını bulanlar ise süngülerini kullanmaktan çekinmiyordu. Bir Yunan birliği, beraberindeki makineli tüfeği çalıştırarak kışlayı taramaya başlayınca süreç kontrolden çıktı.
Ali Nadir Paşa beyaz bir bayrak bularak tüm maiyetini kışlanın önüne dizdi ve ne olursa olsun karşılık verilmeyeceği yönünde emir vererek teslim olmak için beklemeye başladı. Nizamiyeden içeri giren bir Yunan teğmen, karşısında teslim olmak için hazır duran Ali Nadir Paşa’ya küfürler savurarak tokat attı. Onu gören diğer askerler, kışla girişinde dizilen askerlere saldırdı. Ağır bir dayağın ardından sıra sıra dizilen Türk askerleri, Yunan askerlerinin nezaretinde sahile doğru yürüyüşe geçirildi.
Yunan askerleri yürüyüş esnasında şiddet uygulamaya devam ediyor, Türk askerlerinin “Zito!” diye bağırmasını istiyordu. Yürüyüşün başından beri buna direnen Albay Süleyman Fethi Bey, bir Yunan askerinin dikkatini çekerek durduruldu. Yunan askeri “Zito Venizelos!” diye bağırmasını emretmesine rağmen Süleyman Fethi Bey söylememekte ısrar etti. Ardından darp başladı. Fakat Süleyman Fethi direnmeye devam ediyordu. Bütün tehditler karşısında “Bir Türk askeri ancak milletinin büyükleri için ağzını açar!” diye haykırınca Yunan askerlerinden biri öne çıkarak süngüsünü Süleyman Fethi’nin göğsüne sapladı. Onu başka bir süngü darbesi izledi. Akabinde pek çok asker aynı anda süngüleriyle saldırdı. Üzerindeki üniformasıyla kanlar içinde yere yığılan Süleyman Fethi, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı ve bir süre sonra son nefesini verdi.
Sağ kalanlar sahile doğru yürürken tokat, dipçik ve süngü saldırıları devam etti. Yüzbaşı Necati Bey, o saldırılardan biri esnasında yere yığılınca başka bir Yunan askeri tarafından süngülenerek şehit edildi. Türk askerlerinin maruz kaldığı vaziyeti cadde kenarlarından izleyen sivil Türkler de nasibini alıyordu. Bir Rum, sustalı çakısıyla bekleyenlere saldırıp eline geçen herkesi öldürüyor, sahilde sıkıştırılan başka Türkler de önce denize atılıyor, akabinde silahla vuruluyordu.
Katliam dalgası kısa süre sonra Hükümet Konağı’na sıçradı. Gözleri dönen Yunan askerleri öfke içerisinde Hükümet Konağı karşısındaki oteli işgal edip Hükümet Konağı’na ateş açmaya başladı. Akabinde binadaki herkes darp edilerek elleri havada avluya indirildi. Onları avluda eli sopalı Rumlar bekliyordu. Nitekim memurların hepsi yağmur altında sopalarla dövüldü. Sonrasında yağmur eşliğinde sahile doğru yürüyüşe geçirildi. Vali Kambur İzzet, o esnada yanında bulunan oğluna çaresizce “Zito bağır, Zito bağır!” diye uyarılarda bulunuyordu.
Rumlar gruplar halinde evden eve dolaşarak bulabildiği her şeyi alıp götürüyordu. Dükkanlar, iş yerleri, imalathaneler... Bulabildiklerini gasp etmekten çekinmiyor, karşı koyanları öldürmekte tereddüt etmiyorlardı.
Benzer hadiseler İzmir Lisesi’nde de cereyan ediyordu. Bir yüzbaşı komutasındaki yirmi Yunan askeri tarafından basılan lise, silah arama bahanesiyle boşaltıldı. Bahçeye indirilen öğrencilerden çoğu esir alınarak sahile doğru yürüyüşe geçirildi. Yürütülen kafilelerin yolları çakıştığında sekiz yaşlarında bir çocuk, az ileride yerde yatan askerin babası Necati Bey olduğunu fark etti. Yunan askerlerinin arasından geçip koşmaya başlayan çocuk, kanı yağmur suyuna bulanmış şekilde yerde cansız yatan babasına sarılıp ağlamaya başladı. Birkaç saniye sonra aniden nefessiz kaldığını hissetti. Önce şiddetli bir acı bedenini sardı. Akabinde hareketsiz halde babasının üzerine düştü. Bir Yunan askeri, babasının cesedi üzerinde ağlayan çocuğu, sırtından süngüleyerek öldürmüştü.
Katliam bitmiyordu. Sıra Gümrük İdaresi’ne gelmişti. Baş Müdür Agâh Bey, bina kapısının şiddetle vurulduğunu duyunca her şeyden habersizce aşağıya indi. Karşısında elinde Revolver’iyle öfkeli biçimde bakan Yunan askerini ve beraberindekileri görünce ellerini havaya kaldırdı. Askerler öfkeyle bağırarak üst kata çıktı ve Agâh Bey’in odasına girdi. Çekmeceler ve kasa didik didik edildi. Bulunan paraların tamamı gasp edildi. Yaklaşık yirmi beş memur Agâh Bey’le birlikte sağanak yağmur altında bahçede toplandı. Yunan askerleri önce memurların başlarındaki fesleri attı. Akabinde “Zito Venizelos!” diye bağırmalarını isteyerek dipçiklerle vurmaya başladı. Bir müddet bu şekilde yürütülen memurlar, bir Yunan askerinin emir vermesi üzerine koşmaya başladı.
Bu şekilde rıhtıma kadar koşturulan memurların artık takati kalmamıştı. Kimisi istemeyerek de olsa duraklıyor ve nefeslenme ihtiyacı hissediyordu. Onlardan biri de Veznedar Nâzım’dı. Alsancak İskelesi’ne vardıklarında fazlaca kilolu olmasından dolayı nefesi kesilmiş ve yere çömelmişti. Vaziyeti gören bir Yunan askeri yanına yanaşıp kalkmasını söyledi. Fakat Veznedar Nâzım kalkacak durumda değildi. Yunan askeri ikinci bir uyarıda bulunma gereksinimi hissetmedi. Bunun yerine silahının dipçiğiyle Veznedar Nâzım’ın başına sert bir darbe indirdi. Aldığı darbenin etkisiyle sersemleyip yere yığılan Nâzım, başına toplanan Yunan askerleri tarafından tekmelerle dürtülmesine rağmen hareketsizce yerde yatıyordu. İçlerinden biri süngüsünü çekip sırtına sapladı. Veznedar Nâzım, oracıkta şehit oldu.
Yunanlar tarafından sahile getirilen Türkler, kötü muamele eşliğinde iskeleye yanaşan vapura bindirildi. Önce güvertede bekleyen sopalı askerler tarafından dövüldüler, akabinde at dışkısıyla dolu ambar içine hapsedildiler. Türkçe konuşmayı bilen bir Yunan subayı, “Hepinizi köpek gibi boğazlayacağız, haydi mezarlarınıza!” diyerek ambarın kapısını sürgüledi. Gemilere sığmayan Türkler ise bir toplama merkezine götürüldü.
Toplama merkezine varıldığı vakit herkes sıraya dizildi. Yunan askerleri, Türkleri aşağılamak için başta Allah, peygamber ve Kur’an-ı Kerim olmak üzere bütün kutsallara en ağır hakaretleri etmeye başladı. Bazı Yunan askerleri öfke nöbetine girerek savunmasız Türkleri katletmekten çekinmedi.
Bir İngiliz kontrol subayı o anları “İzmir civarındaki kırsal kesimde yaşayan Rum halkı, ordunun silah depolarını yağmalayıp Türk köylerini talan ettiler ve Müslümanları av sürer gibi kovalayıp öldürdüler” yazarak not aldı.
O sabah İzmir’de onlarca sivil, asker, kadın ve çocuk katledildi. Yüzlercesi yaralandı. Süvari polislerinden Halit, Manisalı Sağır Hasan, Ispartalı Ahmet, Sanayi Mektebi öğrencilerinden İhsan ve polis memurlarından Fahri ile Refik Hüseyin acımasızca katledildi. Urla Polis Komiseri Giritli Hüseyin’in, Giritli Ahmet’in, gazeteci Hasan Tahsin’in ve gazete dağıtan iki çocuğun bedenleri parçalanmış halde bulundu. İnzibat askerlerinden Refik’in cesedi neredeyse tanınmaz hale getirildi. Hükümet Konağı’na ateş açmak için Yunan askerleri tarafından işgal edilen otelde, aralarında çocukların ve kadınların bulunduğu sekiz ceset tespit edildi. Boğulmuş kırk beş ceset sahile vurdu. Tilkilik Maliye Tahsil Şubesi Memuru Nuri Bey’in ölü bedeninde elliye yakın süngü darbesi sayıldı.
Tüm bunlar, yalnızca bir günde gerçekleşti. Fakat işgal tam 1214 gün sürecekti. İşte, biz 9 Eylül günü tüm bu haysiyetsizliklerden kurtulduk. Kıymetini bilelim. Sahip çıkalım.
Sevgili vatandaşlar bu ülkede milletin adı Türk milletidir. Dili Türkçedir. Türkiye ülkemizin adıdır. Koca bir milletin adını değiştirmek kimsenin haddi değildir.
Gözaltına alınan Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere'nin göreve geldikten sonra yaptığı açıklama:
"Adıyaman'ın kaynakları Menzil'e değil halka gidecek."
Aziz İhsan Aktaş isimli bir kişinin ifadesiyle,
Zeydan Karalar’ın Seyhan Belediye
Başkanlığı dönemine ait bir iddia nedeniyle adresine baskın yapılıyor.
Abdurrahman Tutdere’nin ise belediye başkan yardımcısını yönlendirdiği öne sürülerek gözaltına alınıyor.
Seçilmiş belediye başkanları, tek taraflı beyanlarla sabaha karşı evlerinden alınıyor.
Üstelik bu operasyonları Cumhurbaşkanı günler öncesinden kürsüden duyuruyor.
Aynı “suç örgütüyle” çalışan AKP’li belediyelere ise dokunulmuyor.
Bu adalet değil.
Ekrem İmamoğlu'nun ekibine yapılan operasyonların son dalgasında göz altına alınan Muhtarlık İşleri Daire Başkanı Yavuz Saltık, nasıl bir insan biliyor musunuz?
Sosyal Hizmetler Daire Başkanı iken, ihtiyaç sahibi ailelerin sosyal yardım ücretlerini almak için Edirnekapı'ya geldiğini öğrendiğinde "Bu insanları buraya getirtmeyelim, ceplerinde yol parası olmayabilir, çoluk çocuğunu bırakacak kimsesi olmayabilir." diyerek dertlenen ve sistemi değişteren bir adam...
Hayvansever bir arkadaşımın parkta baktığı kedilerinin yuvalarının görevliler tarafından yıkılması üzerine kendi cebinden ödeyerek kedi yuvası alıp gönderen adam...
Birlikte çalıştığı insanlara tepeden bakmayan, oy verdiği siyasi partiye göre onları değerlendirmeyen bir adam...
Vatanını seven, vatandaşın dertleriyle dertlenen insanlara bu ülkenin ihtiyacı var.
"Göz altına alındı." haberini alan ve kendisini tanıyan, her görüşten arkadaşım beni arayarak üzüntülerini dile getirdi. Ben de üzgünüm...
@SaltikYavuz
@ww3mediaa Zaten kardeştik.Hala öyleyiz.Söz konusu bile olamaz aksi.Lâz,çerkez,yörük,kürt.Ortak değerimiz Türk olmamız. “Ne mutlu Türk’üm diyene!”derken kapsayıcılıktan,fikren Türk olmaktan bahseder onu kast eder Atatürk.Paramparça olma ihtimalimizin sebebi kürtler lâzlar değildi.Örgüttü…
İTÜ’de öğrenciye uygulanan şiddeti asla kabul etmiyorum!
İstanbul Teknik Üniversitesi Ayazağa Kampüsü’nde özel güvenlik birimi eliyle öğrenciler darp edilmiştir. Kadın öğrenciler yerlerde sürüklenmiş, kıyafetleri yırtılmış, bayılan arkadaşlarımıza tekme atılmıştır. Bu bir güvenlik müdahalesi değil, açıkça suçtur!
Buradan İTÜ Rektörlüğü’ne, rektör yardımcılarına, özel güvenlik amirlerine ve bu düzeni görmezden gelen tüm yöneticilere sesleniyorum:
Kampüsler polis devleti değildir! Üniversite; fikir, ifade ve protesto özgürlüğünün anayasal güvencesi altındadır.
Ayrıca Yükseköğretim Kurulu’nu, Milli Eğitim Bakanlığı’nı ve İçişleri Bakanlığı’nı bu vahim tabloya karşı derhal harekete geçmeye çağırıyorum.
Şayet üniversitelerde bu şiddet düzeni sürecekse,
yarın İstanbul’a geçer, İTÜ Ayazağa Kampüsü’nde öğrencilerimizin yanında olurum.
Şiddeti değil öğrenciyi, baskıyı değil bilimi savunacağız!
Üniversiteyi karakola çevirmenize izin vermeyeceğiz!
SON DAKİKA❗️
Rektörlük Binası önünde öğrenciler ile güvenlikler arasında çıkan kavgada bir öğrencinin fenalaştığı anlar ve zarar gören öğrencinin güvenliklere isyanı:
“Suratıma kim tekme attı? Kim sürükledi?”
Bu bir isyan değil, bir haykırıştır.
Gözümdeki kan, bir plastik mermiyle değil, adaletsizlikle geldi.
Bir el kaldırmadım, bir taş atmadım, elimde sadece bayrağım, alnımda sadece duruşum vardı.
Ve şimdi bir gözüm karanlıkta kaldı…
Bu ülkede hakkını aramak, bazen görememekle sonuçlanıyor.
Ama ben hâlâ bu vatanı seviyorum.
Ve bu sevgimden dolayı susmayacağım.
Bu yaşadığım sadece benim meselem değil.
Bu, bu ülkede sesi bastırılmaya çalışılan 299 gencin ve toplumun meselesi.
Barışçıl gösterilerde bile şiddete başvurulmamalı.
Göz, görmek içindir; hedef değil.
Bu ülke hepimizin. Adalet de öyle olmalı.
Lütfen susmayın, duyun.
Daha adil, daha vicdanlı, daha insan bir memleket için…
#GözHakkıdır
#Adaletİçin
Farkında mısınız bizi ilk defa ciddiye alıyorlar. 50 ömre yetecek haksızlığa maruz kaldık dönüp bakmadılar, 3 gün mallarını almadık girdikleri triplere bak. Bu saatten sonra paramı götüme sokarım yine de bunlara yedirmem.