Allah’ın insanların yazgısını birbirine incecik iplerle(sebeplerle) bağlayan bir kalemi var. Ona hayranım. Ben sadece bir şeyi görüyorum. Ama o bir şeyin içinden binlerce şey geçiriyor; o diğer şeyleri birbirine bağlıyor, sebepleri yaratıyor, sonucunda nasipleri yaratıyor. Şükür
Gecikir zannedersin, oysa tam vaktindedir. Kaybettim sanırsın, oysa daha hayırlısı yoldadır. Rabbine güven, sabrını duayla büyüt. Çünkü Allah asla unutmaz, o en güzel planların sahibidir.
"Nefret siyaseti" mahvediyor bu ülkeyi.
Ölçüsüz nefret. Ölçüsüz düşmanlık. Ölçüsüz partizanlık. Ölçüsüz suçlama. Ölçüsüz savunma. Ölçüsüz sadakat.
İki uçta savrulan, birbirinden nefret eden milyonlarca insan grubu. Yazık bu ülkeye... Ve yazık bu ülkenin heba olan potansiyeline.
ŞİDDET ÜZERİNE NOTLAR
Konuşabilen ve acısını sözle ifade edebilen canlı olarak insan, saldırganlık dürtülerini kontrol edebilir. Erdem ahlakı, bireysel bazda insanı kendini bilen özne haline dönüştürüp şiddetten ve hayvani kökenden uzaklaştırır.
Bunu yapamayan ve daha alt düzey bilinç veya limbik sistem tarafından idare edilen insanlar, bir güç açlığıyla saldırganlaşırlar. İnsanlara, nesnelere, dünyaya bu cansızlaştırma ve sindirme nazarıyla bakarlar.
Öz saygısı düşük insan, kendisinin de önemli ve dikkate alınması gereken biri olduğunu ispatlamak için şiddete yönelebilir. Şiddetle nemrutlaşır, can yakmakla kendisini için için kemiren değersizlik ve acziyet hissini tersine çevirmek isteyebilir.
Şiddet türlü biçimlerde, fiziksel, psikolojik, iktidar enstrümanlarıyla kılcal damarlara kadar yayılıyor. Ailede aşağılama, utandırma, korkutma, çaresiz bırakma, sömürülme, dayak şeklinde; işyerinde mobbing, nesneleştirme, bastırılma ve görmezden gelinme şeklinde, devlet karşısında bireysellik, özgünlük ve kendini ifade hakkının engellenmesi, yoksullukla güçsüz düşürülme şeklinde vs açığa çıkıyor.
Şiddeti norm kabul edip içselleştiren kişi, kendisinin daha avantajsız olduğu durumlarda, kendince dengeyi sağlayabilmek için, bir başkasına kolayca şiddet uyguluyor. Özellikle rekabet alanı gibi görülen trafikte ve narsisizmine tehdit olarak algıladığı durumlarda ev içi şiddet ve meslek profesyonellerine şiddet tırmanıyor.
Son dönemde erkekliğin kendi tümgüçlülük algısını yitimesine paralel olarak, incel denilen nefret suçlularının sayısında bir artış var. Kadınların özgür irade ve güç sahibi varlıklar olarak yani kendileri gibi bir insan olarak reddetme hakkının olmadığı, seçilen ve itaat eden zevk nesneleri olması gerektiği inancı, hiçbir takdir edilecek niteliği olmayan hınç dolu ve gelecekten ümitsiz genç erkekler arasında giderek yayılıyor. Bu da sözlü şiddetten, sosyal medyadaki nefret söyleminden fiziksel şiddete hatta öldürmeye kadar bir saldırganlığa dönüşüyor.
Keza tıp personeline, öğretmenlere, avukatlara dönük şiddet de aynı güçsüzlük duygusundan neşet ediyor. Aşağılık duygusuyla kıvranan kişiler, kendilerini yeniden önemli hissetmek, iz bırakmak için fiziksel üstünlüklerini tıpkı bir hayvan gibi kullanarak denge kurmaya çalışabiliyor.
Şiddet eylemlerinin ya hiç ya da önemsiz cezalarla karşılık bulması da buna çanak tutuyor. Tutuklu yargılamama, ceza evinde kısa süreli tutma yönündeki devlet iradesi, devletin en asli kuruluş amacı olan adaleti tesis etme vazifesini bireylerin üzerine yıkmasına, insanı yeniden insanın kurdu kılmasına yol açıyor.
Bazıları şiddete daha meyilli oluyor. Özellikle aile içerisinde şiddete maruz kalan, sevgi ve şefkat gibi temel ihtiyaçları karşılanmayan çocukların duygularını ifade etmekte zorlandığı, incinmişlik, kızgınlık, hayal kırıklığı ve öfke sorunları yaşadığı, aynı motifi kendi yetişkinliklerinde de tekrarladıkları görülüyor. Şiddeti bir iletişim ve sorun çözme yöntemi olarak benimsiyor bu insanlar. Ancak kadınların, daha yoğun olarak şiddetin her türüne maruz kalmalarına rağmen, açık şiddeti daha az uygulamaları başka faktörlerin de amil olduğuna işaret ediyor. Kadınlarda özdeğer ve birey bilincinin toplumsal cinsiyet rolleri doğrultsunda zayıf bırakılması nedeniyle, bu kızgınlık, hayal kırıklığı ve incinmişliği öz şiddet olarak yaşadıkları, bu nedenle psikosomatik hastalıklara daha fazla maruz kaldıklarını düşünüyorum.
Bir şekilde iktidar ensterümanlarını kullanabilenler de (erkeğin yakını olarak kaynanalık- görümcelik, iş yerinde amirlik, sınıf anneliği,, meslek profesyonelliği vs) elbette daha zayıf durumdakilere gerek örtük (entrika, dedikodu, mobbing, yıldırma vs) gerek açık şekilde şiddet uyguluyor.
Şiddeti öğrenmiş ve normalleştirmiş insanlar başkalarının tavırları hakkında da çok çabuk düşmanlık ve tehdit yanılgısına düşerler.
Ergenler bir grup kimliği edinme, grup üyeleri tarafından onaylanma ihtiyacını daha çok duyumsuyorlar ve daha kolaylıkla şiddeti yöntemselleştirebiliyorlar. Aile ilişkileri daha yoğun ve sıcak olan ergenler bu yoksunluğu daha az hissediyorlar.
Şiddet hakkındaki eski tarihli bir yazıdan bir bölüm: Fromm, kronik şiddetin “yaşam karşıtlığı” niteliğini, öldürme değil fakat cansızlaştırma (inorganikleştirme) üzerinden çok ince bir yerinden tarif eder : “Sadizmin özü başkalarına acı vermek değildir. Sadizmin gözlenebilen tüm değişik türleri tek bir nesnel dürtüye dayanır. Başka birisinin üzerinde tam egemenlik kurmak, onu isteklerimizin çaresiz nesnesi durumuna sokmak, onun tanrısı olmak, onunla istediğimiz gibi oynayabilmek... Sadizmin amacı insanı bir nesneye, canlı birşeyi cansız bir şeye dönüştürmektir... Ödünleyici şiddet tepkisel şiddet gibi yaşamın hizmetinde değildir; yaşamın yerini alan hastalıklı bir şeydir; onun sakatlığının boşluğunun kanıtıdır.”
Biz, yalnızca genetik ve biyolojik bagajlarımızdan değil, artık değiştiremeyeceğimiz geçmişimizin travmalarından hatta yaşam yolumuzdan, şimdiye kadar hep seçmiş olduğumuz şeylerin dağladığı kimliğimizden bile işte o seçim anında özgürleşebiliriz; bu sefer canlandırmayı mı yoksa cansızlaştırmayı mı tercih edeceğimizle.
İnsandaki tüm yaşam destek ünitelerini besleyerek yapılabilecek bir şey bu; onun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını, izzet-i nefsini, zihnini, umutlarını vs.
Birine vurduğunuzda, bağırdığınızda, onun hakkı olanı ondan esirgediğinizde, başkalarının arasında görünmezleştirdiğinizde, hepsinde insandan bir parça yaşamı sökersiniz.
Freud’un meşhur bir düşüncesi vardır; uygarlık, insanın içindeki kendi saldırganlık dürtüsünü ketleyebilmesi üzerine temellenir. “Kültür, bireyin tehlikeli saldırganlık zevkinin üstesinden gelmek için onu zayıflatır, silahsızlandırır ve zaptedilmiş bir şehirdeki işgal gibi, kendi içindeki bir kurumun gözetimine verir." Freud'a göre şiddetin tersine çevrilmiş yeridir vicdan.
Devlet şiddeti de önemli bir konu. İsrail’in, Amerika’nın hem kendi topraklarında hem de başka ülkelerde uyguladıkları şiddet, insanlar için dünyayı daha adaletsiz ve güvenilmez bir yer kılıyor. İnsanın insana karşı savaşı algısını sembolik düzlemde geçerli kılıyor. Güçlü olanın haklı olduğuna dair sapkın bir bilinç yaratıyor.
Şiddetin ayıplandığı, cezalandırıldığı, görüldüğü yerde kontrol altına alınarak hevesinin kırıldığı bir toplumsal mutabakata ihtiyacımız var. Anne babaların çocuklarına bir canı incitmenin kötülüğünü öğretmesi gerekiyor. Televizyon ve dijital platformlarda şiddetin estetize edilerek sunulmasının önüne geçilmeli. Okullar çocuk ve gençlerimize medeni hayatın kurallarını, merhamet ve empati eğitimleriyle, sebep-sonuç ilişkisi kurmayı öğreterek anlatmalı.
Yapılacak çok şey var. Ülkenin ufkunu saran bu 'dud-ı muannid'i, bu inatçı sisi elbirliğiyle, yoğun bir seferberlikle dağıtmalıyız.
ŞİDDET ÜZERİNE NOTLAR
Konuşabilen ve acısını sözle ifade edebilen canlı olarak insan, saldırganlık dürtülerini kontrol edebilir. Erdem ahlakı, bireysel bazda insanı kendini bilen özne haline dönüştürüp şiddetten ve hayvani kökenden uzaklaştırır.
Bunu yapamayan ve daha alt düzey bilinç veya limbik sistem tarafından idare edilen insanlar, bir güç açlığıyla saldırganlaşırlar. İnsanlara, nesnelere, dünyaya bu cansızlaştırma ve sindirme nazarıyla bakarlar.
Öz saygısı düşük insan, kendisinin de önemli ve dikkate alınması gereken biri olduğunu ispatlamak için şiddete yönelebilir. Şiddetle nemrutlaşır, can yakmakla kendisini için için kemiren değersizlik ve acziyet hissini tersine çevirmek isteyebilir.
Şiddet türlü biçimlerde, fiziksel, psikolojik, iktidar enstrümanlarıyla kılcal damarlara kadar yayılıyor. Ailede aşağılama, utandırma, korkutma, çaresiz bırakma, sömürülme, dayak şeklinde; işyerinde mobbing, nesneleştirme, bastırılma ve görmezden gelinme şeklinde, devlet karşısında bireysellik, özgünlük ve kendini ifade hakkının engellenmesi, yoksullukla güçsüz düşürülme şeklinde vs açığa çıkıyor.
Şiddeti norm kabul edip içselleştiren kişi, kendisinin daha avantajsız olduğu durumlarda, kendince dengeyi sağlayabilmek için, bir başkasına kolayca şiddet uyguluyor. Özellikle rekabet alanı gibi görülen trafikte ve narsisizmine tehdit olarak algıladığı durumlarda ev içi şiddet ve meslek profesyonellerine şiddet tırmanıyor.
Son dönemde erkekliğin kendi tümgüçlülük algısını yitimesine paralel olarak, incel denilen nefret suçlularının sayısında bir artış var. Kadınların özgür irade ve güç sahibi varlıklar olarak yani kendileri gibi bir insan olarak reddetme hakkının olmadığı, seçilen ve itaat eden zevk nesneleri olması gerektiği inancı, hiçbir takdir edilecek niteliği olmayan hınç dolu ve gelecekten ümitsiz genç erkekler arasında giderek yayılıyor. Bu da sözlü şiddetten, sosyal medyadaki nefret söyleminden fiziksel şiddete hatta öldürmeye kadar bir saldırganlığa dönüşüyor.
Keza tıp personeline, öğretmenlere, avukatlara dönük şiddet de aynı güçsüzlük duygusundan neşet ediyor. Aşağılık duygusuyla kıvranan kişiler, kendilerini yeniden önemli hissetmek, iz bırakmak için fiziksel üstünlüklerini tıpkı bir hayvan gibi kullanarak denge kurmaya çalışabiliyor.
Şiddet eylemlerinin ya hiç ya da önemsiz cezalarla karşılık bulması da buna çanak tutuyor. Tutuklu yargılamama, ceza evinde kısa süreli tutma yönündeki devlet iradesi, devletin en asli kuruluş amacı olan adaleti tesis etme vazifesini bireylerin üzerine yıkmasına, insanı yeniden insanın kurdu kılmasına yol açıyor.
Bazıları şiddete daha meyilli oluyor. Özellikle aile içerisinde şiddete maruz kalan, sevgi ve şefkat gibi temel ihtiyaçları karşılanmayan çocukların duygularını ifade etmekte zorlandığı, incinmişlik, kızgınlık, hayal kırıklığı ve öfke sorunları yaşadığı, aynı motifi kendi yetişkinliklerinde de tekrarladıkları görülüyor. Şiddeti bir iletişim ve sorun çözme yöntemi olarak benimsiyor bu insanlar. Ancak kadınların, daha yoğun olarak şiddetin her türüne maruz kalmalarına rağmen, açık şiddeti daha az uygulamaları başka faktörlerin de amil olduğuna işaret ediyor. Kadınlarda özdeğer ve birey bilincinin toplumsal cinsiyet rolleri doğrultsunda zayıf bırakılması nedeniyle, bu kızgınlık, hayal kırıklığı ve incinmişliği öz şiddet olarak yaşadıkları, bu nedenle psikosomatik hastalıklara daha fazla maruz kaldıklarını düşünüyorum.
Bir şekilde iktidar ensterümanlarını kullanabilenler de (erkeğin yakını olarak kaynanalık- görümcelik, iş yerinde amirlik, sınıf anneliği,, meslek profesyonelliği vs) elbette daha zayıf durumdakilere gerek örtük (entrika, dedikodu, mobbing, yıldırma vs) gerek açık şekilde şiddet uyguluyor.
Şiddeti öğrenmiş ve normalleştirmiş insanlar başkalarının tavırları hakkında da çok çabuk düşmanlık ve tehdit yanılgısına düşerler.
Ergenler bir grup kimliği edinme, grup üyeleri tarafından onaylanma ihtiyacını daha çok duyumsuyorlar ve daha kolaylıkla şiddeti yöntemselleştirebiliyorlar. Aile ilişkileri daha yoğun ve sıcak olan ergenler bu yoksunluğu daha az hissediyorlar.
Şiddet hakkındaki eski tarihli bir yazıdan bir bölüm: Fromm, kronik şiddetin “yaşam karşıtlığı” niteliğini, öldürme değil fakat cansızlaştırma (inorganikleştirme) üzerinden çok ince bir yerinden tarif eder : “Sadizmin özü başkalarına acı vermek değildir. Sadizmin gözlenebilen tüm değişik türleri tek bir nesnel dürtüye dayanır. Başka birisinin üzerinde tam egemenlik kurmak, onu isteklerimizin çaresiz nesnesi durumuna sokmak, onun tanrısı olmak, onunla istediğimiz gibi oynayabilmek... Sadizmin amacı insanı bir nesneye, canlı birşeyi cansız bir şeye dönüştürmektir... Ödünleyici şiddet tepkisel şiddet gibi yaşamın hizmetinde değildir; yaşamın yerini alan hastalıklı bir şeydir; onun sakatlığının boşluğunun kanıtıdır.”
Biz, yalnızca genetik ve biyolojik bagajlarımızdan değil, artık değiştiremeyeceğimiz geçmişimizin travmalarından hatta yaşam yolumuzdan, şimdiye kadar hep seçmiş olduğumuz şeylerin dağladığı kimliğimizden bile işte o seçim anında özgürleşebiliriz; bu sefer canlandırmayı mı yoksa cansızlaştırmayı mı tercih edeceğimizle.
İnsandaki tüm yaşam destek ünitelerini besleyerek yapılabilecek bir şey bu; onun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını, izzet-i nefsini, zihnini, umutlarını vs.
Birine vurduğunuzda, bağırdığınızda, onun hakkı olanı ondan esirgediğinizde, başkalarının arasında görünmezleştirdiğinizde, hepsinde insandan bir parça yaşamı sökersiniz.
Freud’un meşhur bir düşüncesi vardır; uygarlık, insanın içindeki kendi saldırganlık dürtüsünü ketleyebilmesi üzerine temellenir. “Kültür, bireyin tehlikeli saldırganlık zevkinin üstesinden gelmek için onu zayıflatır, silahsızlandırır ve zaptedilmiş bir şehirdeki işgal gibi, kendi içindeki bir kurumun gözetimine verir." Freud'a göre şiddetin tersine çevrilmiş yeridir vicdan.
Devlet şiddeti de önemli bir konu. İsrail’in, Amerika’nın hem kendi topraklarında hem de başka ülkelerde uyguladıkları şiddet, insanlar için dünyayı daha adaletsiz ve güvenilmez bir yer kılıyor. İnsanın insana karşı savaşı algısını sembolik düzlemde geçerli kılıyor. Güçlü olanın haklı olduğuna dair sapkın bir bilinç yaratıyor.
Şiddetin ayıplandığı, cezalandırıldığı, görüldüğü yerde kontrol altına alınarak hevesinin kırıldığı bir toplumsal mutabakata ihtiyacımız var. Anne babaların çocuklarına bir canı incitmenin kötülüğünü öğretmesi gerekiyor. Televizyon ve dijital platformlarda şiddetin estetize edilerek sunulmasının önüne geçilmeli. Okullar çocuk ve gençlerimize medeni hayatın kurallarını, merhamet ve empati eğitimleriyle, sebep-sonuç ilişkisi kurmayı öğreterek anlatmalı.
Yapılacak çok şey var. Ülkenin ufkunu saran bu 'dud-ı muannid'i, bu inatçı sisi elbirliğiyle, yoğun bir seferberlikle dağıtmalıyız.
Dostluk tanıklıktır, ‘bu hayat macerasında ben seni gördüm ve hissettim arkadaşım’ diyebilmek. Senin içini gördüm, sen olmak neye benzermiş bunu bildim ve seninle yürüdüm. İkimizden birisi olmasa yürümek çok daha zor olacaktı. Birbirimize yaslanarak ağrıyan yerlerimizi unuttuk.
Çevremizdeki insanların mutluluğundan sevinç duyabilmek, iyi bir kalbin işaretidir. Kararmış kalpler, başkasının mutluluk ve sevincini sanki kendilerinden çalınmış zanneder. Haset, yüreğin kuduzudur.
Acının dindiği, öleyazan insanlığın dirildiği, haysiyetin yeniden baş tacı edildiği bir yıl olması temennisiyle. İyilik ve merhametin aydınlığı zulmün karanlığını kovsun, insan yaşasın.
‘Bir hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor’
M. Akif Ersoy
‘Durdular ite çakala karşı yarin kapısında���
C. Zarifoğlu
‘Türkiye ağır yüktür kemiği çatırdatır Kırılan kirişleri Dağlıca’da biz tuttuk Aktütün’de, Eruh’ta, varsıl değil bey değil İnledik derin derin İstanbul’u uyuttuk’
S. Çobanoğlu