“Nasılsa izlemem,” dediğim bir diziyi mesai yaparken yanda ses olsun diye açtım. İlk bölümün ortasında kendimi diziyi izlerken buldum. İki günün sonunda üç sezonluk dizinin bitmesine iki bölüm kaldı. Ne atladım ne de hızlandırdım. Neden bu kadar sardığına dair en ufak bir fikrim yok.
Her şey o kadar sıradanlaştı ki bir dizide ya da filmde şiir okunduğunda, kasten bir kitap gösterildiğinde mutlu oluyorum. Bir dizide arka plandaki kitapların sansürlendiğini bile görmüştüm.
Bir hikaye daha eklendi.
Cucurella: "Otizmli bir oğlum var. Keşke param olmasaydı ama oğlum sağlıklı olsaydı.
Saçlarımı sevdiği için ve bir gün beni unutursa tanıyabilmesi için uzatıyorum."
Geçen gün "Can Bonomo konserine ihtiyacım var," demiştim Büşra'ya. Bugün Bomonti'de ücretsiz konser var. Diğer taraftan da 4 tane adam akşam CS oynayalım diye demedik laf bırakmıyor. Hanımla keyifli bir Can Bonomo konseri mi yoksa 4 herifle CS girip Faceit'de sinir krizi geçirmek mi? Bu ne yaman çelişki.
Buzluktan çıkardığım kıymayı iki tane çelik tencere tabanı arasına koydum, yirmi dakikada kasaptan alınmış gibi oldu. İlk defa sosyal medyada gördüğüm bir çözüm işe yaramış olabilir. (Bir de nedense poşetle tencere arasına tuz döktüm, içimden geldi)
Ona da bir parantez açayım. Half Life-1 grafikleri yüzünden oynanacak durumda değilken Black Mesa'yı yapıp oynamamızı sağlayan ekibe helal olsun. CS oynamaya alışık olduğum için mekanikler eski hissettirmedi. Hikaye anlatımı kötü değil çünkü yok. Üç beş cümle ve laboratuvar ortamından çıkarımları birleştirip anlamaya çalışıyoruz. Seviye tasarımını, her bölümde eklenen ekipmanları, zamanla yeni mekanikler verilmesini veğendim çünkü düşman çeşitliliği bakımından kısır olsa da oynamayı eğlenceli kılan şeyler çok fazla. Bir de hikaye bölümlerinin gösterilmesini şahsen çok sevdim. Ben daha lab'da sürünürken gelecek bölümlerde gördüğüm o manzaralar beni oynamaya teşvik etti.
Araştırmalara göre bir oyunu keyifli ve oynanabilir kılan en önemli etken zorluk derecesiymiş. Ne oyunu bıraktıracak kadar zor ne de sıkıcı olacak kadar kolay. Bir şeyler başardığını hissettirecek ayarda. Bu konuda en başarılı örneklerden biri bence en sevdiğim oyun olan Elden Ring. İlk oynadığım souls oyunu olmasına rağmen bir defa bile sinirlenmeden bitirdim oyunu. Zordu ama sana kolaylaştırman için enstrümanlar veriyordu. Tercih senin.
Celeste ve Control'de de buna benzer güzel bir özellik vardı. Mesela iki boyutlu platform oyunlarının seviye tasarımını ve hikaye anlatımını incelemek için Celeste oynamaya başlamıştım ama bölümleri geçmek ciddi bir emek istiyor. Keyifli, başarı hissi veriyor ama benim o anki amacım oyun oynamak değil bir nevi araştırma yapmak, ders çalışmaktı. Baktım ayarlarda ölümsüzlük vardı. Hızlı bir şekilde yoluma devam edebildim. Müthiş bir mekanik. Control oyunu da kolay bir oyun olmasına rağmen sabaha kadar oynayıp bu bölümü de bitireyim dediğimde bölüm sonu dövüşünde artık yorgunluktan 2 defa yenildim. Ama bölüm bitirmek de istiyordum. Ayarlardan "tek atış" ve "sınırsız can" özelliklerini açtım. Oyundan soğutmadı, sinirlendirmedi, sadece bunu ekleyenleri tebrik ettim.
Bir başka böyle hayat kurtaran özellik ise kesinlikle quick save. Özellikle Baldur's Gate 3'te bu özelliğin olması farklı stratejiler kullanabilmenizi, yeni aksiyonlar deneyebilmenizi sağlıyor ve sizi olası bir yenilgi durumunde en başa gitmekten kurtarıyor. Müthiş bir şey. Black Mesa oynarken de çok sık kullandım bu özelliği.
Özdemir Asaf'ın Sabaha Kadar şiirindeki "O kadar da fenayım ki ben/Delice niyetlerimle" dizelerini okuyunca uzun zamandır düşündüğüm bir konuda bir yapboz parçası daha yerine oturdu. Aklından kötü düşünceler geçen insan kötü müdür? Anladığım kadarıyla insanı insan yapan yine zihnine, nefsine, duygularına, aklına karşı verdiği mücadele. Aklımızdan kötü düşünce geçmemesiyle değil, buna ne kadar karşı koyduğumuzla doğru orantılı insanlığımız. Eskiden insanlara çok ütopik bakardım, bilhassa yazarlara. Sanki tek dertleri insanlıkmış, boş işlerle meşgul olmazlarmış, zihinleri tertemizmiş gibi. Bu yüzden yıllarca, eğer benim zihnimden kötü bir şey geçtiyse kalemden, kitaptan uzak dururdum. Buna layık değilim diye. Durum hiç de öyle değilmiş. Herkesin zihni kötü düşüncelerle savaşır, kimi kazanır, kimi onu eyleme ya da söze dökerek kaybeder.
GTA Online’da da şöyle bir etkinlik olsa keşke. Griffith’in önüne arabaları çekip açık havada izlerdik. Rockstar gidip etkinlik konusunda Fortnite’tan ilham alsa keşke diyeceğim de o kadar para kazanıp bir de bununla tabii ki uğraşmaz.
Watched LA LA LAND at the Griffith Observatory tonight, for a 10th anniversary event. Wonderful to be reminded why I adore this film, and at one of LA’s most emblematic landmarks no less. Sometimes this city of stars does feel like it’s shining just for you (only sometimes) 💜
Dost hep aynaya benzetilir. Ben de öyle düşünüyordum. Fakat ayna sadece o anı olduğu gibi gösterir, dost ise seni sana olduğun gibi, aslını gösterir. Mesela fondötenle yüzündeki bir yarayı kapatabilirsin ve ayna sana yüzünü pürüzsüz gösterir. Ayna bilmez onun altında ne olduğunu. Dost ise bilir ve çok uçarsan “Benim yaram yok, mükemmelim,” diye, sana yaranı hatırlatır ama mükemmel olman için de hep yanında olur. Yani bence öyle.
A minor adjustment.
Celebrate the 10th anniversary of #LaLaLand in @Dolby Cinema at @AMCTheatres. Experience the film back on the big screen beginning August 16. Get tickets now: https://t.co/tr7cs5HYz7
I do not have a very strong opinion on this, but this is a very interesting take. What intrigues me is the parallel to how small vile acts by politicians and leaders that go unpunished then start changing norms and institutions, and get amplified. Think of the US today.
Evlilikte 6 yılımızı doldurduk. Bir mesele var ki halen alışamadım ve her defasında sorulara boğuyorum kendimi. Evliklikten önce 6 yıllık bir beraberliğimiz vardı ama %95 uzak mesafeydi. O kadar hasretin içinde insan sevdiğinin bir saç telinin kıymetini anlıyor. O saç teli için ömründen yıllar vermeye razı oluyor. Sonra evlenince o saç telini süpürgeye çekip atıyor. Bu nasıl bir çelişki? Çelişki mi yoksa hayata ayak uydurmak mı? Toplayıp saklayayım desen, takıntı olur belki de. Yoksa çoklukta azı görmeyi mi unutuyoruz? Saygısızlık gibi hissettirmiyor ama olması gerekir gibi de düşündürüyor. Fakat o dalından düşmüş bir yaprak ve artık toprağa karışmalı. "Saç teline zarar gelmemesi," bir deyim, bir metaforken bu durum bu kadar ciddiye alınmalı mı? Acaba bir gün buna da alışıp "Niye bu kadar düşünmüşüm," deyip kendimle dalga geçer miyim?