20+ yıllık yönetim ve girişimcilik deneyimi. Güney Yıldızı Turizm Genel Müdürü. İletişimden turizme, tarımdan yatırıma değer üreten projelerin peşindeyim.
MARKO POLO’NUN GÖRDÜĞÜNÜ BİZ NEDEN GÖREMEDİK?
Yumurtalık’ın tarihî geçmişini biraz incelediğinizde insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Dünyanın yüzyıllar önce keşfettiği bir değeri biz nasıl oldu da bugüne kadar gerektiği gibi değerlendiremedik?
Bugünkü Yumurtalık’ın bulunduğu yerde yükselen Ayas, antik çağda ve Orta Çağ’da Akdeniz’in önemli liman ve ticaret merkezlerinden biriydi.
Cenevizli ve Venedikli tüccarlar burada ticaret kolonileri kurmuştu. İpek, yün, hububat ve baharat taşıyan gemiler Ayas Limanı’na geliyordu. Doğu ile Batı arasındaki ticaretin önemli duraklarından biri olan bu kent, Marco Polo’nun seyahatlerinde iki kez ziyaret ettiği kadar önemliydi.
TÜRKİYE’YE ENERJİ VEREN İLÇE, KENDİ EKONOMİSİNİ AYDINLATAMADI
Yumurtalık yıllardır Türkiye’nin enerji haritasında önemli bir noktada yer alıyor.
Büyük enerji santralleri, petrol hatları, limanlar ve sanayi tesisleri bu coğrafyada faaliyet gösteriyor. Milyarlarca liralık ekonomik büyüklük ilçenin sınırları içinde oluşuyor.
Fakat bu büyüklük, ilçe merkezindeki günlük yaşama aynı ölçüde yansımadı.
Türkiye’ye enerji veren Yumurtalık, kendi esnafının ekonomik çarklarını yeterince hızlandıramadı.
Sanayi tesisleri ile ilçe merkezi arasında güçlü bir ekonomik bağ kurulamadı. Bu tesislerde çalışanların barınma, alışveriş, yeme-içme, sosyal yaşam, eğitim ve hizmet ihtiyaçlarını Yumurtalık’tan karşılayabileceği kapsamlı bir şehir düzeni oluşturulamadı.
Sonuçta ekonomik değer ilçede üretildi; ancak bu değerin önemli bir bölümü çevre il ve ilçelere aktı.
Ekonomide buna basitçe “sızıntı” denir.
Bir kişi Yumurtalık’ta çalışıyor fakat alışverişini Adana’da yapıyor, aracını Ceyhan’da tamir ettiriyor, ailesiyle başka bir ilçede yemek yiyor ve sosyal ihtiyaçlarını ilçe dışında karşılıyorsa kazandığı para Yumurtalık ekonomisinde dolaşmıyor demektir.
YAZIN 100 BİN, PLANLAMADA 10 BİN KİŞİLİK İLÇE
Yumurtalık’ın nüfusu yaz aylarında günübirlik ziyaretçiler ve yazlıkçılarla birlikte zaman zaman on binlerce kişiye, yoğun dönemlerde 100 bine yaklaşan bir hareketliliğe ulaşıyor.
Fakat ilçenin hizmet kapasitesi uzun yıllar boyunca küçük bir sahil kasabasının ihtiyaçlarına göre şekillendi.
Dervişiye ve merkez sahili gibi denize sıfır, son derece kıymetli alanlarda ticari hayat birkaç noktaya sıkıştı. Yeme-içme çeşitliliği, nitelikli konaklama, eğlence, alışveriş ve sosyal yaşam seçenekleri yeterince gelişemedi.
Yazının tamamı için aşağıdaki linki tıklayınız👇
https://t.co/lsnb5WQfyB
YUMURTALIK BÜYÜK DÖNÜŞÜME HAZIR MI?
Bu Büyük Dönüşümde Rekabet Değil Güç Birliği, Kavga Değil Ortak Akıl Zamanı
Geçtiğimiz günlerde Adana Hacı Sabancı Organize Sanayi Bölgesi Yönetim Kurulu Başkanı ve aynı zamanda Adana Ceyhan Kimya Endüstri Bölgesi Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Bekir Sütcü’yü ziyaret ettik.
Görüşmemizin ana konusu, Ceyhan–Yumurtalık hattında şekillenen Kimya Endüstri Bölgesi ve bölgemizi bekleyen büyük sanayi dönüşümüydü.
Sayın Bekir Sütcü’nün sanayi alanındaki tecrübesi ve bölgenin geleceğine ilişkin değerlendirmeleri son derece kıymetliydi. Ancak o sohbetten ayrılırken zihnimde tek bir soru vardı:
Yumurtalık, kapısına kadar gelen bu büyük geleceğe gerçekten hazır mı?
Çünkü artık Yumurtalık’tan yalnızca güzel sahilleri, tarihi dokusu, balığı, turizmi ve yaz nüfusuyla söz etmiyoruz.
Bugün Yumurtalık; enerji santralleri, petrol ve doğal gaz hatları, SANKO’nun liman yatırımı, Yumurtalık Serbest Bölgesi, SASA’nın planladığı dev petrokimya ve rafineri yatırımı, Adana Ceyhan Kimya Endüstri Bölgesi ve ÇED süreci başlatılan Doğu Akdeniz Ana Konteyner Limanı Projesi ile Türkiye’nin en stratejik üretim, enerji ve lojistik merkezlerinden biri olma yolunda ilerliyor.
Bu artık bir tahmin veya temenni değil; devletimizin attığı somut adımlarla şekillenen büyük bir kalkınma hamlesidir.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla önce SASA Polyester Sanayi AŞ Yumurtalık Özel Endüstri Bölgesi ilan edildi. Ardından 10 Ocak 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Ceyhan ve Yumurtalık ilçelerini kapsayan yaklaşık 30 milyon metrekarelik alan, Adana Ceyhan Kimya Endüstri Bölgesi statüsüne kavuştu.
Bu kararlar, devletimizin Türkiye’nin üretim gücünü artırma, yüksek katma değerli sanayiyi geliştirme, ithalata bağımlılığı azaltma ve cari açığı düşürme hedeflerinin bölgemizdeki en önemli karşılıklarından biridir.
SASA’nın Yumurtalık’ta planladığı yatırımın toplam büyüklüğü 25 milyar dolar olarak ifade ediliyor. Üç etapta hayata geçirilmesi planlanan yatırımın ilk aşamasında yıllık 1,2 milyon ton kapasiteli polipropilen tesisi, 13 milyon ton kapasiteli rafineri ve entegre liman bulunuyor.
Bu tesislerde bugün Türkiye’nin milyarlarca dolar ödeyerek yurt dışından satın aldığı petrokimya ürünlerinin ve sanayi hammaddelerinin üretilmesi hedefleniyor. Başka bir ifadeyle Yumurtalık’ta kurulacak tesisler yalnızca bir şirketin yatırımı olmayacak; Türkiye’nin dışa bağımlılığını azaltacak, cari açığın kapanmasına katkı sağlayacak ve ülkemizin üretim gücünü büyütecek stratejik bir millî yatırım niteliği taşıyacak.
Üstelik mesele yalnızca SASA’dan ibaret değil.
Böylesine büyük bir ana yatırımın çevresinde onlarca üretici, yan sanayi kuruluşu, lojistik şirketi, bakım-onarım firması, mühendislik kuruluşu ve tedarikçi şirketin yer alması bekleniyor. Adana Ceyhan Kimya Endüstri Bölgesi de yerli ve yabancı çok büyük yatırımcıları bu bölgeye çekebilecek bir potansiyel taşıyor.
Buna bir de Doğu Akdeniz Ana Konteyner Limanı Projesi eklendiğinde Yumurtalık; üretimin, enerjinin, ihracatın ve uluslararası ticaretin kesiştiği çok önemli bir merkeze dönüşebilir.
Dolayısıyla önümüzde yalnızca birkaç fabrika yatırımı yok.
Önümüzde Yumurtalık’ın ekonomik, sosyal ve demografik yapısını bütünüyle değiştirebilecek tarihî bir dönüşüm bulunuyor.
BU PASTA HERKESE YETER
Böylesine büyük bir dönüşümün siyasi çekişmelere, kişisel hesaplara ve küçük rekabetlere kurban edilmemesi gerekir.
Bu pasta herkese yeter.
Yumurtalık’ın geleceği herhangi bir siyasi partinin, belediyenin, kurumun, kişinin veya grubun tek başına sahiplenebileceği bir mesele değildir. Merkezi yönetim, milletvekilleri, Büyükşehir Belediyesi, Yumurtalık Belediyesi, siyasi partiler, üniversiteler, meslek odaları, iş dünyası ve sivil toplum kuruluşları aynı masa etrafında buluşmalıdır.
Çünkü burada yapılması gereken şey, gelen yatırımları uzaktan seyretmek....
>>>Yazının tamamina aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz
https://t.co/RbUibPZTt2
DİJİTAL ARŞİV
"BAZI YATIRIMLAR GÖZLE GÖRÜNMEZ… AMA GELECEĞİ ONLAR İNŞA EDER"
Bir belediye düşünün…
Yüz binlerce belgesi var ama gerçek anlamda düzenli, planlı bir arşivi yok. İmardan fen işlerine, zabıtadan diğer birimlere kadar kurumun hafızasını oluşturan evraklar neredeyse 50 yıl öncesinin yöntemleriyle saklanıyor.
Yedekleme yok. Dijital tarama yok. Düzen yok.
Aradığınız belge hangi rafta, hangi dosyada, hatta hâlâ var mı; bazen onu bile bilmiyorsunuz.
Geçmişte arşivi su basmış. Pek çok önemli belge kaybolmuş. Vatandaş geliyor, yatırımcı geliyor; eski bir evrak gerekiyor. Bazen saatlerce, bazen günlerce aranıyor.
Bazen de o meşhur cevap geliyor:
“Başkanım, arşivi su basmıştı…”
Öyle bir cevap ki, bir süre sonra aradığınız belgeden önce bu cümleyi buluyorsunuz. 🙂
Erdinç Altıok göreve geldikten sonra Yumurtalık Belediyesi’nin kurumsallaşması adına pek çok önemli adım attı.
Bunların belki de en önemlilerinden biri, çok fazla göz önünde olmayan Dijital Arşiv Projesi.
Yaklaşık 1,5 yıl önce projeye start verildi.
Üstelik maddi imkânları oldukça sınırlı bir ilçe belediyesinde…
Yumurtalık Belediyesi’ne özel yazılım geliştirildi. Yapay zekâ destekli arama ve tarama altyapısı oluşturuldu.
Fiziki arşivde bulunan 1 milyona yakın belge üzerinde çalışıldı, 800 binin üzerinde sayfa tek tek taranarak dijital ortama aktarıldı. Belgeler yedeklendi, kurum hafızası güvence altına alındı.
Artık 10 yıl önceki bir belge için rafların arasında saatlerce dosya aranmayacak.
Dün dosyayı bulmak için raf raf gezerken, bugün birkaç kelimeyi bilgisayara yazmanız yeterli. Yıllar öncesine ait evraklara saniyeler içerisinde ulaşılabilecek.
İşte kurumsal dönüşüm budur.
50 yıl öncesinin arşiv anlayışından, yapay zekâ destekli dijital arşive…
Bazı belediye yatırımlarını gözünüzle görürsünüz.
Bir yol, bir park, bir bina yaparsınız. Fotoğrafını çekersiniz, kurdelesini kesersiniz.
Bazı yatırımlar ise fotoğrafta pek görünmez.
Ama bir kurumun kaderini değiştiren işler çoğu zaman zaten böyle projelerle başlar.
Kurumsallaşmak; vizyon ister, emek ister, çağın gereklerine ayak uydurma cesareti ister.
Unutmayalım; büyük dönüşümler çoğu zaman sessiz sedasız başlar.
Tıpkı bir binanın temeli gibi…
Tonlarca demir, beton ve emek harcanır. Dışarıdan baktığınızda ortada hâlâ bir bina yoktur.
Ama bina görünmeden önce, geleceğini belirleyecek temel çoktan atılmıştır.
Yumurtalık Belediyesi’nde bugün yapılan da biraz bu.
Dijital arşiv, atılan bu kurumsal temelin önemli parçalarından yalnızca biri.
Bugün belki bir bina yükselmiyor, bir kurdele kesilmiyor.
Ama geleceğin temeli atılıyor.
Çünkü gerçek kurumsallaşma, bugünü kurtarmak değil; sizden sonra da çalışmaya devam edecek sistemler bırakmaktır.
#yumurtalik #yumurtalikbelediyesi #dijitalarsiv #kurumsallasma #SezerinKaleminden
SEZER’İN KALEMİNDEN… ✍️
Malum, bir ara Ceyhan’dan kalemimizi kırmışlardı.
Hatta arkadaşlar üşenmeyip özel gazete basmış, köy köy dağıtmışlardı.
Manşet:
“Sezer’in kalemi kırıldı.”
E hâliyle “Sezer’in kalemi” deyince bir beklenti oluştu toplumda.
Biz de dedik ki; madem kalemimiz bu kadar şöhret sahibi oldu, birkaç satır karalayalım; hakkını verelim.
Söz uçar, yazı kalır.
Devletimizin hafızası kuvvetlidir; yapılanı da, yapanı da kaydeder. İyiyi de kötüyü de bilir. Zaman da gerçeği mutlaka ortaya çıkarır.
Biz de tarihe kendi notlarımızı düşelim…
Yumurtalık’ta yapılanları, değişenleri ve geleceğe bırakılan izleri kendi penceremizden anlatalım.
Yeni bir seri başlıyor:
SEZER’İN KALEMİNDEN
İlk yazı yarın.
Kalemimizin şöhretine şöhret katan
“Ceyhan Senfoni Orkestrası’na” ithafen… 🙂
PERDE ARKASI #5
KEL GAZETECİ ÇOCUĞUN DRAMI
Bir sermaye–basın ilişkileri trajikomedyası
Kel gazeteci çocuğa kızmayın.
Vallahi kızmayın.
Çünkü bu hikâyenin sonunda ona üzülebilirsiniz.
Teknoloji ilerledi.
Telefonlar akıllandı.
Yapay zekâ çıktı.
Bir tek bizim reklamcılık biraz tersine evrildi.
Artık sermaye gazeteciye:
— Beni anlat.
— Beni öv.
— Projelerimi yaz.
demiyor.
Çünkü anlatılacak tarafı kalmamış olabilir.
Takke düşmüş, kel görünmüş.
Buradaki “kel” tamamen deyimdir.
Gazeteci çocuk alınmasın.
Yeni sistem çok daha pratik.
Sermaye telefonu açıyor:
— Alo evladım.
— Buyur abi.
— Bizi anlatma boşver. Sen bizim rantımızı kesenleri yaz.
— Ne yazayım abi?
— Bir şey bul.
Kel gazeteci çocuk araştırıyor.
Bir gün, iki gün…
Üçüncü gün arıyor:
— Abi, bir şey bulamadım. Ruhsata baktım, ihaleye baktım, evraklara baktım… Bir şey yok.
— Bulamıyorsan türet evladım.
— Neyi?
— Maaşını yaz.
— Maaşını biliyor muyuz?
— Bilmiyoruz.
— E nasıl yazacağız?
— Tahmin et. Üçle çarp.
— Abi çok olmaz mı?
— O zaman beşle çarp.
Kel gazeteci çocuğun alnında ilk ter damlası beliriyor.
Gazetecilik zor meslek.
Özellikle haber yoksa.
Bir süre sonra yine telefon çalıyor:
— Evladım, ne yaptın?
— Maaşı yazdım abi. Röportaj da yaptım sarı sıcağın altında. Güneş kafama geçti, ben bile inandım anlattıklarıma.
— Yetmez. Bir şey daha bul.
— Abi yok ki.
— Tangut abin?
— Konuştum.
— Sazcı arkadaş?
— Sazının telleri kırılmış, kendi derdinde.
— Kaçak teyze?
— O da sekiz aydır aynı şeyleri anlatıyor.
— E daha ne istiyorsun evladım? Aynı maynı malzeme önünde işte.
Kel gazeteci çaresiz:
— Ama abi bunları doğrulatmamız gerekmez mi?
Telefonun diğer ucunda sessizlik.
— Neyi?
— Hani karşı tarafa soracağız. Belge isteyeceğiz. Araştıracağız…
— Evladım sen gazeteci misin, müfettiş misin?
Kel gazeteci susuyor.
Haklı.
Araştırırsan bir şey bulamayabilirsin.
Araştırmazsan önünde sonsuz ihtimal var.
Haberle gerçek arasında bağlantı mı yok?
Kel alaka.
Zaten bağlantı olsa araştırma sayılır. 😂
Aslında bütün mesele burada başlıyor.
Bir zamanlar bir yerlerde çok güzel bir düzen varmış.
Öyle anlatıyorlar.
Deniz manzaralı parsel…
Şak ruhsat, hop bina.
Yanındaki parsel…
Yine şak, yine hop.
İnsan bunları Monopoly oynuyor zannediyor.
Tek farkı, kutunun üzerinde “2–6 oyuncu” yazmıyor.
Tek oyuncu yıllarca gayet güzel oynuyor.
Sonra bir gün masaya başka biri oturuyor:
— Bir dakika. Bundan sonra kurallara göre oynayacağız.
İşte bütün kavga burada çıkıyor.
Çünkü bazı insanlar kurallardan nefret etmez.
Kuralların kendilerine de uygulanmasından nefret eder.
Dürüst müteahhit geliyor.
Evrakı mevzuata uygunsa işi çözülüyor.
Arsalar kralı sermaye geliyor.
— Bu olmaz.
— Niye?
— Mevzuata uygun değil.
— Ne demek olmaz! Eskiden oluyordu.
İşte Türk idare tarihinin en tehlikeli cümlelerinden biri:
“Eskiden oluyordu.”
İnsan yıllarca açık kapıdan geçmişse kapıya kilit takılmasını kişisel hakaret sanabiliyor.
Sonra sermaye yine kel gazeteci çocuğu arıyor:
— Evladım!
— Buyur abi.
— Bunlar hâlâ çalışıyor.
— Evet abi.
— Sahiller düzeliyor.
— Evet.
— Güney Yıldızı parlıyor.
— Öyle abi.
— İnsanlar memnun.
— Maalesef abi.
— E SEN NE İŞE YARIYORSUN LAN!
Kel gazeteci hemen bilgisayarın başına geçiyor.
Başlık lazım.
Ama ortada haber yok.
Olsun.
Başlık varsa haber sonradan bulunur.
Bulunamazsa hayal gücü neden var?
Biraz kurgu.
Biraz duyum.
Bir tutam “iddia edildi”.
İki kaşık “kulislerde konuşuluyor”.
Üzerine bolca ünlem.
FLAŞ! FLAŞ! FLAŞ!
Haber hazır.
Ben kel gazeteci çocuğa kızmıyorum.
O gariban bir emekçi.
Sabah kalkıyor beni düşünüyor.
Öğlen Erdinç Başkan’ı düşünüyor.
Akşam yine beni düşünüyor.
Ceyhan’da “zehir gibi” gündem varken adamın aklı Yumurtalık’ta ve bende.
Ben bazen kendimi bu kadar düşünmüyorum.
Bu kadar ilgi insanı mahcup ediyor.
Neredeyse:
— İyi misin? Bir şeye ihtiyacın var mı?
diye arayacağım.
Sonra vazgeçiyorum.
Profesyonel ilişkiye duygusallık karıştırmayalım.
Kel gazeteci çocuğun kabahati yok.
Gazeteciliği bilmemesi onun suçu olabilir mi?
Yöntem biraz eski olabilir.
Biraz ilkel olabilir.
Hatta bazı kötü niyetliler:
— Bu gazetecilik hem kel hem ilkel!
diyebilir.
Ama onu gazeteci diye ortaya sürenlerin hiç mi sorumluluğu yok?
Çocuğa bir görev verilmiş:
— Karala, çamur at!
— Ama abi ortada bir şey yok.
— Bul lan!
— Belge yok.
— Karala lan!
— Karşı tarafa sormadık.
Sermaye sandalyesine yaslanıyor.
Gülümsüyor.
— Evladım…
— Efendim abi?
— Parasıyla değil mi?
Kel gazeteci klavyeye bakıyor.
Doğruyu da yazabilir, yalanı da.
Patronunu düşünüyor.
Alacağı parayı, faturaları, borcu, taksitleri düşünüyor.
Sonra başlıyor:
“Yumurtalık’ta şok iddia… Kulisler çalkalanıyor. Kalemi kırıldı, silgisi parçalandı, kalemtıraşının bıçağı köreldi. Güney Yıldızı Genel Müdürü…”
O yüzden kızmayın kel gazeteci çocuğa.
Onun hikâyesi aslında biraz hüzünlü.
Çünkü bazı gazeteciler haberi bulur.
Bazıları haberin peşinden gider.
Bazıları da…
Sermaye ne derse çaresiz onu yapar.
Biz ise işimize bakarız.
Çünkü çamur atmak birkaç dakika.
Bir ilçeyi güzelleştirmek yıllar sürüyor.
Bırakalım onlar yazsın, biz yapalım.
Nasıl olsa gerçeğin bir huyu var:
Eninde sonunda ortaya çıkıyor.
Hem de reklamsız, sponsorsuz…
Dipnot: Bu yazıda geçen olaylar, kişiler, yerler, gazeteciler, sermayedarlar, teyzeler, saz ekipleri, telefon konuşmaları ve kel kafalar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi ve kurumlarla benzerlik kurulması okuyucunun kendi hayal gücünün eseridir.
PERDE ARKASI #4
ARŞİVİ SU BASMIŞ, FARELER DE DOSYAYI YEMİŞ
Belediyede henüz ilk haftalar.
Toplantıdayız.
Sabah saat 9.
Esneyen esneyene.
Erken saatte gelmek, bir de toplantı yapmak…
Alışık değil bazı bünyeler.
Duruma adapte olmaya çalışıyorlar.
Başkan bir şey sordu, cevap geldi hemen.
— Bunun eski belgesine bakmamız lazım Başkanım.
Müdür memuru aradı.
Memur işçiyi aradı.
İşçi arşivdeki arkadaşı aradı.
— Falanca yıl, filanca konuyla ilgili belge lazım. Başkan bekliyor.
Arşiv sorumlusu kalktı gitti.
Gidiş o gidiş…
Toplantı devam ediyor.
Başka konular konuşuldu.
Çaylar içildi.
Toplantı bitti.
Belge yok.
— Arkadaş nerede kaldı?
Aradılar.
— Arşivde, bakıyor. Bulunca getirecek.
Ben hâlâ meseleyi anlamıyorum.
— Arşiv bilgisayarda değil mi?
Bir sessizlik…
— Yok abi.
— Nerede?
— Koridorun sağında, gri kapılı oda.
Merak ettim, gittim.
Kapıyı açtım.
Ben hayatımda çok arşiv gördüm ama bunun için arşiv demek biraz iyimser kalıyor.
Burası daha çok deprem sonrası enkaz alanı gibi.
Karanlık bir oda.
Toz.
Paslı metal raflar.
Bazı raflar devrilmiş, ötekine dayanmış.
Altından geçiyorsun, son geçişin olabilir. Allah muhafaza…
Bir de tavanda tek lamba…
O da titreye titreye yanıyor.
Arşiv değil, korku filmi seti.
Raflarda dosyalar.
Yerde dosyalar.
Dosyaların üstünde dosyalar.
Odanın öbür ucunda da dosyaların arasından bir kafa görünüyor.
Arşiv sorumlusu.
Bedeni yok.
Sadece kafa.
Yaklaşmaya çekiniyorum.
Ortam öyle bir ortam ki adam elinde belgeyle mi çıkacak yoksa testereyle mi belli değil.
— Abi bulabildin mi?
Dosyaların arasından bir ses:
— Bakıyorum…
Kolay gelsin deyip çıktım.
Adamı rahatsız etmek istemedim.
Sonuçta 2024 yılında, bir kamu kurumunda, 2014 yılına ait bir belgeyi fiziksel olarak arıyordu.
Hem de enkaz arasında.
Konsantrasyon gerekir.
Bu arada aklıma geliyor; ben 2004 yılında özel sektörde çalışırken arşivimiz dijitaldi.
Klasörü açardık.
Arama yerine iki kelime yazardık.
Şak.
Belge karşında.
Aradan 20 yıl geçmiş.
Sene 2024.
Teknoloji ilerlemiş.
Yapay zekâ çıkmış.
Arabalar kendi kendine gidiyor.
Uzay istasyonu yörüngede dönüyor.
İnsanlık Mars’a gitmeyi tartışıyor.
Kaçak teyze bile o küçücük aklıyla, bilgisayar, tripod, yapay zeka filan kullanıyor.
Midesinden konuşan Tangut Abi desen Facebook ve Instagram hesapları açmış, akıllı telefonda surf yapıyor.
Ama gel gör ki bizim arkadaş paslı bakkal raflarının arasında 2014 yılı klasörünü arıyor.
Bir gün geçti.
Belge yok.
İki gün geçti.
Belge yok.
Üçüncü gün artık arşiv sorumlusunun halini merak ettim.
Adam arşive girdiğinden beri eve gidebildi mi belli değil.
Sonunda geldi, saçlar beyazlamış, sakallar uzamış.
— Abi yok.
— Nasıl yok?
— O belge yok.
— Nereye gitmiş?
Sağ göz bebeği ile yukarı bakarak biraz düşününce hatırladı.
— Arşivi zamanında su basmış.
Hah.
Kamu arşivciliğinde ikinci aşamaya geçtik.
Biraz araştırdık mevzuyu.
Essahtan da zamanında öyle bir hadise olmuş.
Yalnız burada çok enteresan bir doğa olayı var.
O yıla ait başka belgeler duruyor.
Bizim aradığımız belgeyi sel götürmüş.
Sel de seçici.
Her belgeyi almıyor.
Bir başka gün başka bir eski belge gerekti.
O da yok.
— Ona ne olmuş?
— Fare yemiş olabilir.
Ben burada belediyeciliğin yanında zoolojiyle de ilgilenmeye başladım.
Çünkü bizim arşivdeki fareler de enteresan.
Her belgeyi yemiyorlar.
Gereksiz evraklara dokunmuyorlar.
Ne zaman önemli bir belge lazım olsa…
Fare onu yemiş.
Mübarek hayvanın mevzuat bilgisi var.
Başkan sonunda talimatı verdi:
— Arkadaşlar, yeter. Dijital arşive geçiyoruz.
Çalışma başladı.
Aylarca süren hummalı bir çalışma…
Yaklaşık 1 milyon belge tarandı.
Birkaç kamyon dolusu kâğıt dijital ortama aktarıldı, sınıflandırıldı, yedeklendi.
Üstelik sistem yapay zekâ destekli.
Artık vatandaş eski bir proje için geldiğinde memur günlerce klasör karıştırmayacak.
Aradığı şeyi yazacak.
Şak.
PDF karşısında.
Hatta yanlış yazsa bile sistem:
— Sen bunu arıyor olabilir misin?
diyecek.
Burada benim için küçük bir problem var tabii.
Şimdi yine diyecekler ki:
— Bunu da yapay zekâ yapmış.
Vallahi talimatı Başkan verdi.
Belgeleri arkadaşlar taradı.
Yapay zekâ sadece ararken yardımcı oluyor.
Benim bu konuyla da herhangi bir akrabalığım yok. 🙂
Fakat mevzu burada bitmedi.
Tangut Abi dijital arşiv işinden biraz rahatsız olmuş.
Malum, Tangut Abi’nin bir CİMER Filarmoni Orkestrası var.
Tangut Abi notayı veriyor…
Türkiye’nin dört bir yanından konser başlıyor.
Gaziantep’ten biri yazıyor:
— BÜYÜK VURGUN! YAZILIMA MİLYONLAR ÖDENDİ!
Konya’dan diğeri giriyor:
— BİLGİ İŞLEM ADI ALTINDA HORTUM!
Bir başkası başka şehirden devam ediyor.
Şikâyetleri yan yana koysan sanırsın belediye dijital arşiv kurmadı, NASA’yı satın aldı, uzaya roket gönderecek.
Neyse…
Onlar yazdı.
Ekip taradı.
Onlar CİMER’e gönderdi.
Ekip yedekledi.
Onlar “vurgun” dedi.
Ekip bir kamyon daha evrak taradı.
Sonunda dijital arşiv tamamlanmak üzere.
Yaklaşık bir milyon belge artık kaybolmayacak.
Su basmayacak.
Fare yemeyecek.
Bir memur ömrünün üç gününü paslı rafların arasında geçirmeyecek.
Vatandaş bir belge için günlerce gelip gitmeyecek.
Ama son günlerde başka bir şey duyuyoruz.
Meğer dijital arşivden herkes memnun değilmiş.
Eskiden rahatmış bazıları.
“Bulunamadı.”
“Arşiv karışık.”
“Su basmış.”
“Fare yemiş.”
Şimdi kötü oldu.
Çünkü arama yerine iki kelime yazıyorsun…
Şak.
Belge geliyor.
Duyduğuma göre bazıları tedirginmiş.
“Ya bulunursa?”
diye.
Hatta içlerinden;
“Ulan keşke arşivi bir kere daha su bassaydı…”
diye hayıflananlar bile varmış.
Yangın seçeneğini düşünen olmuş mudur bilmiyorum.
O kadarını da artık eğitimli farelere sormak lazım.
Ama fareler de işsiz kaldı.
Dosyayı yeseler fayda etmiyor.
Server’ı yeseler yine kurtarmıyor.
Artık bulutu yemeleri lazım.
Dijital dönüşümün mağdur ettiği kesimler de oldu sonuçta. 🙂
Yumurtalık Belediye Başkanımız Erdinç Altıok ile birlikte, Adana Hacı Sabancı Organize Sanayi Bölgesi Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Bekir Sütcü’yü ziyaret ettik.
Yumurtalık’ın geleceği için sanayi, yatırım ve yerel yönetim iş birliğini çok kıymetli buluyoruz.
Nazik ev sahipliği için Sayın Başkanımıza teşekkür ederiz.
@erdincaltiok@yumurtalikbeltr@adanaosb
🎬 PERDE ARKASI 3 / Mizah ile İzah…
GÜNEY YILDIZI’NDA BALIK YAPAY ZEKÂ İLE Mİ PİŞİYOR?
Aynı kahvehane… Ben yokum. Ama gündem yine ben.
“Sezer o yazıları kendi yazmıyor.”
“Kim yazıyor?”
“Yapay zekâ.”
Masadakiler de ikna oluyor.
Çünkü onlara göre insan yazı yazabilir ama güzel yazamaz.
Hayatında ChatGPT açmamış, prompt nedir bilmiyor ama teşhisi üç saniyede koyuyor.
Birkaç gün sonra belediyeyle ilgili yanlış bilgiler yazılan bir paylaşıma tek tek, belgeli cevap verdim.
Bir dakika geçmeden yorum geldi:
“Boşuna uğraşma… Onu da yapay zekâ yazıyor.”
O an anladım.
Memlekette yeni bir meslek doğmuş:
Yapay Zekâ Uzmanlığı.
Yazı mı yazdın?
Yapay zekâ.
Proje mi ürettin?
Yapay zekâ.
Peki son iki yılda belediyede yapılanları da yapay zekâ mı yaptı?
Ayas sahilinde yıllarca kaldırımlar mangalın, semaverin, çadırın işgali altındaydı.
Zor oldu ama düzen sağlandı.
Kaldırımlar yeniden yayaya kaldı.
“Kesin bunu da yapay zekâ yaptı.”
Şezlonglar metre metre dizildi.
Drone havalandı.
Ortaya jilet gibi bir sahil çıktı.
“Fotoğraf gerçek değil.”
“Yapay zekâ.”
Hiç unutmuyorum…
Uzun zamandır Yumurtalık’a gelmeyen bizim kaçak teyze de aynı teşhisi koymuştu.
“Yumurtalık’ta böyle sahil yok. Başka yerin fotoğrafını paylaşmışlar.”
Vallahi fotoğraf gerçekti.
Sorun sahilde değil, eski sürüm çalışan zihindeydi.
400 kilometre öteden duyumla hüküm verince böyle oluyor.
Duydum ki drone da kabusu olmuş.
Uçak sanıyormuş.
Durumu ağır diyorlar. 🙂
Neyse…
Başkan sabah köyde, öğlen esnafta, akşam cenazede, gece düğünde ya da sahilde.
“Bu kadar yere yetişemez.”
“Kesin yapay zekâ.”
Sonra Güney Yıldızı’na geliyor aynı uzman.
Seyfi Usta’nın levreğini yiyor.
Bir lokma…
İkinci lokma…
İçinden geçiriyor:
“Kesin bunu da yapay zekâ pişirdi.”
Bazıları yapay zekâyı sihirli değnek sanıyor.
Oysa yapay zekâ senin yerine düşünmez.
Hayal kurmaz.
Mücadele etmez.
Gece yarısı aklına gelen fikri kaybolmasın diye saatlerce bilgisayar başında çalışmaz.
Sabahın ilk ışığında mesaiye başlamaz.
Güneşin altında ter dökmez.
Bel altı saldırılara rağmen hedefinden vazgeçmez.
Bir hayale bütün kalbiyle inanmaz.
İşin sırrı ekrandaki yapay zekâda değil… O ekranın arkasındaki kafada.
🎬 PERDE ARKASI 2
TANGUT ABİ VE SAZ EKİBİ
Şirin bir sahil ilçesi…
Denizi var. Kumsalı var. Koyları var. Tarihi var. Turizmi var. Sanayisi var.
Yıldız olmaması için hiçbir sebep yok.
“Burayı Güney’in Yıldızı yapacağız,” diyor Erdinç Başkan.
Başlıyoruz.
Projeler. Toplantılar. Kurumsallaşma. Marka çalışmaları. Sahiller. Mavi Bayrak. Kafe. Restoran. Kart sistemi. Dijital dönüşüm.
Sabah belediye. Gece belediye. Hafta sonu yine belediye.
Kızım diyor ki:
“Baba evi bulamıyor musun, konum göndereyim mi?”
Bazen uzun aradan sonra fırsat bulup evime uğrayınca,
“Lavabo ne taraftaydı hanım?” diyorum.
Gelmeye gelmeye unutuyor insan.
Yani demem o ki:
İlçeye fayda sağlayalım diye gece gündüz kafa patlatırken, evin yolunu bile unutuyoruz.
Bu kadar emekten sonra herhalde birileri…
“Elinize sağlık” “İlçe değişiyor”
…falan der diye bekliyorsun.
Neredeee…
Meğer başka bir toplantı daha varmış merkezde.
Kahvehanede “Rantları Kesilenler Strateji Kurulu” toplanmış.
Gündem:
“Bu hafta Sezer’e ne diyelim?”
Biri diyor:
“Hırsız diyelim.”
Öteki:
“Yok, onu geçen hafta dedik”
“Doğru…”
“O zaman bu hafta rüşvetçi olsun”
“Bayram arefesinde de mafya deriz”
Bir başkası atlıyor:
“Bence bayram arefesinde katil diyelim. Kurbana da uygun olur”
“Bayramdan sonra pavyon sahibi yaparız”
“Uyuşturucu bağımlısı da olur.
“Paravan şirket sahibi”
“Poşet faturacı”
Diğeri düzeltiyor:
“Poşet değil lan!”
“Naylon fatura.”
“Ha doğru…”
“Onu da geçen gün bizim deli tEyze kullanmıştı ama”
“Sen bunları not al”
“Akşam Tangut Abi’ye gösterelim.”
“Tangut Abi bunlara bayılır.”
Tam o sırada Tangut Abi kahveye giriyor.
“Beyler…”
“Aklıma süper fikir geldi.”
“Gazete bastıralım.”
“Köy köy dağıtalım.”
Üç gün sonra gazete çıkıyor.
Birinci sayfa…
Ben.
İkinci sayfa…
Yine ben.
Sakallı fotoğraf, sert bakış.
Üçüncü sayfa…
Araya iki reklam…
Dönerci…
Buzdolapçı…
Elektrikli motosiklet kralı…
Bir hava durumu…
İki köşe yazısı…
Komşu belediyenin olağanüstü başarıları…
Dördüncü sayfa…
Sürpriz…
Yine ben.
Sakallar aynı…
Bakış yine sert…
Yine tam sayfa.
Namıma yakışır şekilde.
Güzel gazete yapmışlar.
Sağ olsunlar.
Takdire şayan.
Bu kadar reklamı para versen yaptıramazsın.
Sosyal medya sayfalarımda kuyruk oluşmuş.
Millet merak ediyor tabii.
“İki buçuk yıldır bu işleri çevirip de hâlâ o koltukta oturabilen yiğit kim?” diye merak ediyorlar…
Tam o günlerde şehir dışından bolca misafir geliyor ilçeye.
Yüz kilometre uzaktan gelen adam diyor ki:
“Yahu Yumurtalık ne kadar değişmiş. Sahili görünce inanamadım.”
İki yüz kilometre uzaktan gelen diyor ki:
“Buralar eskiden mezbelelikti. Sahil resmen cennete dönmüş. Allah razı olsun Erdinç Başkan’dan.”
Üç yüz kilometre uzaktan gelen diyor ki:
“Şurada denize nazır kumar oynanıyordu. Gece ondan sonra buradan geçmeye korkardık. Zifiri karanlıktı. Şimdi ışıl ışıl olmuş. Resmen lunapark gibi.”
Adamın üç yüz kilometre öteden gördüğünü…
Tangut Abi ve doğru düzgün saz ekibi…
Burnunun dibinden göremiyor.
Düşünmeden edemiyorsun.
“Bunlar hipermetrop mu acaba?”
Gerçi…
Yok.
Bunlar olsa olsa…
Hiper mikrop.
Domestos dökmek lazım üstlerine ama vereceğin paraya yazık.
Tam o sırada Ceyhanlı kel gazeteci çocuğun sesi geliyor kahvehanenin oradan:
“Yazıyor yazıyor”
“Sezer Katkay’ın vurgunları yazıyor”
Ne yapsın…
O da ekmek parası.
Yoksa bu sıcakta o kadar dolaşır mı çocuk…
İşte o gün anladım.
Bazıları ilçeye yatırım yapıyor.
Bazıları dedikoduya.
Biz sahile ışık döşüyoruz.
Biz vizyon döşüyoruz.
Yumurtalık’ta tarih yazmaya çalışıyoruz.
Menfaati kesilenler kahvehanede Tangut Abi’yle senaryo yazıyor.
Herkes kendi yatırımını yapıyor.
Herkes kendine yakışanı yapıyor.
Fakat hiç sıkıntı yok.
Çünkü tarih dedikodu yapanları, boş laf üretenleri değil iş yapanları yazar.
Belki Tangut Abi ve avareleri bugün bunu anlamaz.
Ama onların torunları…
Bir gün bu sahillerde yürürken bu emeklerin değerini mutlaka anlayacaktır.
Not: Bu yazıda geçen olaylar tamamen mizah amaçlıdır. Gerçek kişilerle benzerlik kurulursa, o artık benim değil, okuyanın hayal gücünün başarısıdır.
İlginç bir ayrıntı…
Yumurtalık’ta şezlong ve şemsiye fiyatları günlerce eleştirildi. “Bu kadar pahalı olur mu?” denildi.
Ama Adana’da deniz, sahil veya yaz turizmiyle ilgili bir haber yapılacağı zaman kullanılan fotoğrafların büyük bölümü yine Yumurtalık’tan… Üstelik bu yıl çekilmiş, düzenli şezlongları, tertemiz plajı ve estetik görüntüsüyle Ayas Plajı’nın fotoğrafları tercih ediliyor.
Bunun sebebi aslında çok açık.
Düzen, estetik ve kalite kendini gösterir. Güzel görünen kareler tesadüf değildir; emek, yatırım ve hizmetin sonucudur.
Kimse şezlong veya şemsiye kiralamak zorunda değil. Sahiller herkesindir. Ancak bu fotoğrafların tercih edilmesi bile yapılan düzenlemenin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor.
Bazen en güçlü cevap, uzun açıklamalar değil; herkesin kullanmayı tercih ettiği tek bir fotoğraftır…
Sezer KATKAY
“İş konuşur”
🎬 Jenerik Akarken: Bu bölümde geçen olaylar, kişiler, diyaloglar, kameralar, tripodlar, köpekler, teyze, tırlar, pavyonlar, seralar, zaman yolculukları, paralel evrenler ve diğer tüm unsurlar anlatımı güçlendirmek amacıyla kurgusal ögeler içerebilir. Gerçek kişi ya da olaylarla benzerlik kurulursa, bu tamamen okurun yorumudur. Perde Arkası'nın amacı ifşa etmek değil, yaşanmışlıkları tebessüm ettiren bir dille anlatmaktır.
🎬 PERDE ARKASI #1
BEN ŞOFÖR MÜYDÜM?
Bir önceki yazıda "İşin Görünmeyeni" nden bahsetmiştim. Kamuda marka oluşturmanın ne kadar zor olduğunu... Perde arkasında yaşananlar bambaşka bir dünya.
Çok şükür, bugüne kadar güzel başarılara imza attım. Yıllar içinde yaşadıklarım bana öyle bir tecrübe kazandırdı ki, yöneticilik konusunda adeta yüksek lisans yapmış gibiyim.
Krizler gördüm.
Zorluklarla karşılaştım.
Çözüm üretmeyi öğrendim.
Günün sonunda kendi kendime diyorum ki...
"Allah'ın izniyle burada da güzel işler yaparız."
Çünkü insan yıllar içinde öyle bir idman kazanıyor ki... Kendini adeta komando gibi hissediyorsun.
"Aşamayacağım engel yok." diyorsun.
Sonra...
Kamudaki ilk gün geliyor.
Tabii heyecan yüksek.
Enerji yüksek.
Kendimi, 76. dakikada oyuna girecek futbolcu gibi hissediyorum.
Taç çizgisinin kenarında...
Bir o yana.
Bir bu yana.
Isınma turları...
Göz hakemde.
Düdük bir çalsın...
Girecem oyuna,
Bam!
Doksana çakacam.
Motivasyon zirve.
Kafamın içinde projeler yarışıyor.
Kurumsallık...
Marka kimliği...
Sahiller...
Turizm...
"Güney'in Yıldızı" vizyonu...
Kapılarda X-Ray cihazları...
Güler yüzlü personel...
Vatandaş memnuniyeti...
Yirmi yıllık damıtılmış özel sektör tecrübesi...
"Haydi başlayalım." diyor.
Eksik o kadar çok ki ilçede...
Sanki Big Bang'den beş dakika önceyiz.
Ortam bomboş.
Yapılacak iş saymakla bitmiyor.
Değişim ve yenilik şart.
Plastikten vites topuzu üretiyorsun...
Ortam seni 7 ileri DSG otomatik şanzıman sanıyor.
Tam gaz devam.
Derken.
Uzakta dişi bir köpek havlıyor.
"Ya..." diyorum.
"Bu köpekler toplanacaktı (!)"
Tam onu düşünürken...
Bir teyze tezgâhı kurmuş, konuşuyor.
Asrın gazetecisi edasıyla anlatmaya başlıyor.
Kulak kesiliyorum.
O da ne...
"Bu adam kaçıp buraya sığınmış"
"Tır şoförüymüş"
"Getirip genel müdür yapmışlar"
İlk düşüncem.
"Herhâlde isim benzerliği"
Bir daha bakıyorum.
Yok...
Fotoğraftaki benim.
Bir an duruyorum.
"Lan..." diyorum.
"Ben tır şoförlüğü de mi yaptım?"
İnsan bir süre sonra kendi öz geçmişinden şüphe ediyor.
Tam onu düşünürken.
Başka bir videoda bu kez pavyon sahibi oluyorum.
Öz geçmiş büyüyor.
Ben izledikçe öğreniyorum.
Bu da bitmiyor.
Sekiz yıl önce Venedik'te ailemle çektirdiğim bir fotoğraf düşüyor ekrana.
Altına da yazmış:
"Belediyenin parasını Avrupa'da yiyor"
Bir daha duruyorum.
Fotoğraf sekiz yıl önce.
Belediyeye geleli daha dün.
Kafanın içinde tuhaf sorular dolaşmaya başlıyor.
"Acaba..."
"Belediyenin parasını alıp zaman makinesiyle geçmişe mi gittim?"
Tam onu çözmeye çalışırken...
Yıllar önce kurduğum seralar çıkıyor.
"Belediyenin parasıyla sera kurmuş."
Kendi kendime hesap yapıyorum.
"Yahu..."
"Ben bu seraları altı yıl önce kurmadım mı?"
Derken...
Yeni bölüm geliyor.
"Gaziantep'te eski eşinin üzerine paravan şirket kurmuş."
"Milyon milyon naylon faturayla belediyeyi hortumluyor."
İşte tam burada...
Devreler yanıyor.
Eski eşim vardı da benim neden haberim olmadı? Bizi niye kimse tanıştırmadı?
İnsan bu kez başka ihtimalleri düşünmeye başlıyor.
"Acaba bu benim doğmadan önceki hayatım mı?"
"Reenkarnasyon falan mı var?"
Çünkü normal mantıkla açıklayabileceğin yer çoktan geride kalıyor.
Kafamı toparlayıp eşraftan bir ağabeye soruyorum.
"Abi..."
"Bu abla ne anlatıyor?"
Ağabey çayından bir yudum alıyor.
Gayet sakin.
"Gençken sevgilimdi."
"Sonra masalarda çalışmaya başladı."
"Bir gün masadan kafasının üstüne düştü."
"O gün bugün böyle."
"Ee..." diyorum.
"Tedavisi yok mu?"
"Var"
"Ama tedavi olmak istemiyor"
"Eskiden buraları hortumlayan tombalaklar para gönderiyor"
"Onların gönderdiği parayla da bunları anlatıyor."
"Sen de para gönderirsen susar"
Bir an düşünüyorum.
"Yok abi"
"Ben para vermeyeyim."
"Konuşsun"
"En azından Yumurtalık'ta ücretsiz eğlence hizmeti devam etsin"
"İnsanların neşesini de almayalım."
Aradan onca zaman geçiyor.
Tripod aynı.
Kamera aynı.
Heyecan aynı.
Adres aynı.
Biz de canımız sıkıldıkça açıp izliyoruz.
İnsan bazen kendi hayatını başkasından dinleyince...
Kendini bile yeniden tanıyor. 🙂
Bu daha ilk perdeydi...
Devamı gelecek.
BURASI YUMURTALIK...
Yıllarca hak ettiği ilgiyi göremedi. Ama tüm güzelliğiyle dimdik ayakta kaldı. Şimdi ise hak ettiği değere kavuşma yolunda yeni bir hikâye yazıyor...
📍 Ayas Merkez Plajı
@erdincaltiok@yumurtalikbeltr