Ne kaçabileceğim bir yer var ne de geride bıraktığım bir ev. Kendi hayatımın dışında kalmış gibiyim; zamanla artan bir hevessizlik ve yaprak bile kıpırdamayan bir durgunluk var üzerimizde
Akademisyenlerin geneli inanılmaz kıskanç. Meslektaşlarının başarısını duyunca yüzü düşünler var. Kendisinden fazla okuyan öğrenciye karşı antipati geliştiren hocalar olduğunu biliyorum (otorite kurmak zorlaşıyor çünkü). Daha vahimi korkunç derecede dedikoducular. Sevmedikleri hocaları sever gözükürler. Kendi konumlarını idealleştirmek ve yüceltmek adına meslektaşlarının çalışmalarını küçümserler. Ekol adı altında mikro cemaatleşirler. Birbirlerine haddinden fazla değer ve önem atfetmeyi severler. Hiç ihtiyaçları olmasa dahi öğrencilerinin makalelerine isimlerini yazdırmaktan asla çekinmezler. Görünür olmayı çok severler (kim sevmez ki), ama her yerde aksini iddia ederler. Ve daha bir sürü şey... akademideki krizi akademisyenlerin "suç ortaklığıyla" düşünmek zorundayız. Yoksa şairin bir şiirinde belirttiği gibi "katil de bilmiyor öldürdüğünü" mevzusuna döner olay.
Tanrı birini göğe çıkarmadan önce, onu yerin en dibine çeker. Çünkü yükseğe taşıyacağı ruhun önce hafiflemesi, ar��nması gerekir. Üzerindeki tüm fazla yükleri, sahte dostları, kibirli hayalleri, ben yaptım dediğin her şeyi tek tek söker alır. Bir bakarsın tutunacak dalın kalmamış, dizlerinin bağı çözülmüş. Her şey bitti dersin, dağıldım dersin. Oysa bu düşüş bir ceza değil, ilahi bir ayıklanmadır. Seni küçültmek için değil, asıl büyüklüğe hazırlamak için küçültür. Paramparça olman gerekir ki içindeki gerçek cevher, saklı gücün ortaya çıksın. Ve Tanrı seni o enkazın ortasında, bu kez yıkılmayacak, sarsılmayacak şekilde yeniden kurar. En derin kırılışın, en yüksek yükselişinin başlangıcıdır.
ben sanmıştım ki insan bir kapıya iyi niyetle giderse bulacağı karşılık da iyilik olur. seversem sevilirim, saygı gösterirsem saygı görürüm. alma verme terazisi hiç şaşmaz. gül alırım gül veririm sanırdım. ama gül sundum diken buldum. kendi kurduğum bahçeden çıktım. dünyanın çorak gerçeğine tosladım. anladım ki insan dünyada ne dilediğini bulurmuş ne de umduğunu. bazı şeylerin karşılığı yokmuş. verilen emekler verildiği yerde kalırmış. yalnızca payına düşen kadarını yaşar, başına gelene rıza gösterir, biraz eksilerek biraz sessizleşerek çekilirmiş kenara. hem ne yapacak ki verilmeyeni zorla mı alacak? gönlü sana temayül etmeyene zorla mı bahar olacak?
@MhsnBeyy Deprem yaşamış ve depremde çok kaybı olan biri olarak keşke o ruhsuz dediğiniz ülkede yaşasaydım da bunca acıyı deneyimlemeseydin,depremden sonra da canımı,malımı ve namusumu zor kurtardım ben,bahsettiğiniz hesapsız insani sıcaklık nerede acaba ben göremiyorum bu ülkede
İnsanların ölüleri ne kadar çabuk unuttuğunu anladığım gün, başkalarını etkilemek için yaşama derdim bitti. Bir zamanlar alkış bekleyen, onay arayan tarafım sustu. En çok sevilenler bile bir süre sonra soluk bir isme, duvarda bir fotoğrafa dönüşüyor. O yüzden artık vitrin için değil, içim için yaşıyorum. Kimse görmese de doğru bulduğum, sessizce sevdiğim ve bana iyi gelen şeyler için. Madem sonunda hepimiz unutulacağız, bari yaşarken kendime ihanet etmeyeyim. Kendim olarak, iz bırakmadan değil, kendime sadık kalarak yaşayayım. Bu, alkıştan çok daha gerçek, çok daha huzurlu ve tamamen bana ait. —Emre Valez
İnsanoğlu sınanmadıklarının "bülbülü" sınandıklarının ise dilsizidir.
Boşuna dememişler:
Söylemesi kolay yaşamayana
Yaşasın bakalım zikri aynı mı?
Her yük hafif gelir taşımayana
Taşısın bakalım fikri aynı mı?
Öyle işte...
seni sevmis olmak midemi bulandirdi. sana değer vermis olmak midemi bulandirdi. sana emek harcamis olmak midemi bulandirdi. kocaman bir mide bulantisisin