Orta yaşlarımda eskiden bilmediğim bazı şeyleri daha iyi anlar oldum.
Mesela doğru zamanlarda vazgeçebilmenin iyi bir şey olduğunu öğrendim. Ve vazgeçemeyeceğimizi düşündüğümüz bir çok şeyin aslında vazgeçilebilir olduğunu. Bizim de ba��kaları için vazgeçilebilir olduğumuzu.
Bu vazgeçilebilirlik meselesi aslında yaratılış hikayesinin de özünde var.
Şeytanın vazgeçilemez olduğunu düşünmesi ve Yaratıcının ona vazgeçilebilir olduğunu göstermesi gibi..
“Başka bir şehre taşınacağını, ömrünün sonuna kadar dostun olacak insanlarla tanışacağını, aşık olup tamamlanacağını sanırsın… Ama hiçbir sikim tamamlanmaz. En sona kadar.
Kapanış mı? Yok, hiçbir şey gerçekten bitmez..”
During a break from the Valaquenta, mulling the nature of imagined beings, I had a read of Jorge Luis Borges, “The Book of Imaginary Beings”, and particularly the section on dragons. It has sat on the shelf for a while now, neglected. It is more or less a book for children.
Özdağ'ın sadece kitlesel kaçak göçe yönelik toplumsal tepkiyi tetiklemesi bile emek-değer piyasasındaki arz talep dengesinin sermaye lehine kırılmaması yani Türk işçisinin ucuz ve kaçak iş gücüyle daha da ezilmemesi bakımından fiilen bunların tüm zırvalarından daha önemliydi.
have you ever read something so beautifully written that you lowkey get jealous of the author's writing skills? it's like you wish you had a way with words just like them.
Cezaevindeyken birini dövmüştüm. Geçenlerde uzun zaman sonra o meseleden dolayı çağırdılar. Gittim adliyeye kalem biriminin müdürü çocukluk arkadaşımız çıktı. Beni misafir etti. Bir saate yakın oturduk arkadaş hiçbir işe elini vurmadı benle güzel güzel sohbet etti. Çaylar kahveler klimalı sessiz tertemiz ortamlar ki kendisi tekte değil. Odanın içinde bir sürü memur. Asgari ücretli garibanda akşama kadar 60 derece ortam içinde tekstil tozu arasında çalışıp vergi versin de bu tiplerin maaşını ödesin. Gerçekten yazık.