Bu kadınla ilgili bi hikayem var, toplanın anlatıcam.
İş için Londra'dayım, kadına yönelik ekonomik şiddete karşı ilk ve tek vakfın açılışı. Akşam yemekte yanıma tatlı bi kadın oturdu. Ne iş yaparsınız, siz ne iş yaparsınız falan filan small talk yapıyoruz. Ben aktörüm dedi. Ben tabi beklemiyordum bu yanıtı. İsmim Monica Dolan dedi. Vakfın elçisi olmuş, ününü bu gibi konular için kullanıyormuş. Sonra dedi ki, birkaç aya sahnem var, All About Eve'i oynuyorum. Ben o an ben olmaktan çıktım, çünkü aylar önce hayatımda ilk kez tiyatroya bilet almışım, bi sonraki ziyaretime denk getirmişim, ve çocukluk aşkım Gillian Anderson'ı başrolde izleyeceğim. Sahne arkasına gel, seni Gillian'la tanıştırayım dedi. Ben o an zaten cennetteyim.
Neyse ben seyahatten döndüm. Ev iş hayat... Birkaç hafta sonra hastaneden aradılar, ameliyat tarihi kesinleşti dediler. Çocukken bi kazada yırtılan kulak zarım, beni sol kulağımda sağır bırakmış, ve 30 yıldır hiçbir doktoru yanıma yaklaştırmamışım korkudan. Ve sonunda bir cerrahı gözüme kestirmişim, ve o bana sadece bir günü seçenek olarak verebiliyor. Verdiği tarihin ertesi günü başka bi yere taşınıyor. Başka bi doktora güvenemem. Erteleyemem. Tamam, dedim. Ameliyatta kafamın yarısı kazınmış, kafamın başka yerlerinden kesilen dokularla kulağım taaa köküne kadar yeniden inşa edilmiş. Bana yepyeni bi kulak hediye edilmiş. Nem, yağmur, banyo, rüzgar, hoplamak, zıplamak, otobüs, uçak her şey yasak. Dokuların tutması için mal gibi hareketsiz oturmam lazım 3 ay boyunca. Yani iş seyahati iptal, tiyatroya gitmek iptal, Gillian hayallerim iptal. Monica'ya email attım, durumu anlattım. Elimle mektup yazdım, bunu ona iletir misiniz size yollasam dedim. FBI ajanı Dana Scully, çocukluğumun aşkı, bu mektup sana!
Birkaç ay sonra, eve tam 2 metre dev bi kargo geldi. Ben 2 metre ne almış olabilirim ki, dedim. Açtım, kocaman bi çerçeve ve elle yazılmış bi mektup. Ben onun oyununa gidemediğim için, Gillian bana oyununu getirmiş. Sahnede 3 buçuk ay boyunca asılı olan portrelerden birini bana göndermiş. En büyük duvarıma asılı o günden beri. Her zamanki gibi güzeller güzeli. Çokkk seksi. Kulağıma gelince, %90 duyuyor artık. Her sene kontrole gidiyorum, gören doktorlar diyor ki, bu kulağı kim ameliyat ettiyse, mucize yaratmış. Kulağım var, Gillian yanıbaşımda, I win at life.
Sinemada korku türü, her zaman kült bir konuma sahip olmuştur. Türün kökeni, insanın bilinmeyenle kurduğu kadim ilişkiye dayanırken, sinema tarihi boyunca korku; dönemsel kaygıların, bastırılmış arzuların ve toplumsal travmaların en berrak yansımalarından biri haline gelmiştir.
1920’li yıllarda sinemanın teknik ve anlatısal olarak gelişmeye başlamasıyla birlikte stüdyolar, korku türündeki anlatıları beyazperdeye taşımaya başladı. Bu dönemde Nosferatu, Frankenstein ve Dracula gibi yapımlar, yalnızca sinema tarihine değil, popüler kültüre de kazınarak halk arasında tanınan figürlere dönüştü. Korku, bu dönemde somut canavarlar üzerinden tanımlanıyor; “öteki” olan bedenler aracılığıyla toplumsal korkular temsil ediliyordu.
1960’lı yıllara gelindiğinde ise Alfred Hitchcock, korku türüne köklü bir bakış açısı kazandırdı. Psycho, korkunun dışsal bir tehdit olmaktan çıkıp insan zihninin derinliklerine yerleşebileceğini gösterdi. Paranoya, suçluluk ve bastırılmış dürtüler artık başlı başına birer korku unsuruydu. Bu yaklaşım, Rosemary’s Baby ile daha da belirginleşti. Böylece korku, metaforik olarak “insanların evine girmişti.” Güvenli alan olarak kabul edilen mekanlar, tehditkar ve tekinsiz hale gelmişti.
Bu noktadan sonra korku türü, yalnızca canavarlarla ilgili olmaktan çıktı. Tür, bireyin iç dünyasındaki karanlık odaların alegorik bir aynasına dönüştü. Korku, artık dışarıdan gelen bir saldır�� değil; içeride büyüyen bir huzursuzluktu.
1980’li yıllarda ise korku sineması giderek ticari bir formül haline geldi. Stüdyolar, kendi ikonlarını yarattı. Halloween ve A Nightmare on Elm Street gibi yapımlar, popüler kültürün vazgeçilmez parçaları oldu. Her ne kadar bu dönem izleyici için eğlenceli ve akılda kalıcı olsa da, korku türü büyük ölçüde “kan ve jumpscare” öğeleri arasına sıkıştı. Tür, derinlikten çok tekrar ve şok etkisine dayanan bir anlatı yapısına büründü.
2010’lu yıllara gelindiğinde ise korku sineması yeniden biçim değiştirdi. Tanıdık imgelerden ve klişelerden uzaklaşan; insan psikolojisini, aile yapısını ve toplumsal dinamikleri merkeze alan yapımlar ön plana çıktı. Alt metni güçlü, metaforik anlatılar geniş bir izleyici kitlesi tarafından benimsendi.
Hereditary, aile travması ve kuşaklar arası aktarımı merkeze alırken; Get Out, korkuyu politik bir eleştiri aracı olarak kullandı. Midsommar ise kültler, yas ve bastırılmış arzular üzerine kurduğu anlatıyı alışılmadık biçimde gündüz çekimleriyle sunarak türün görsel kodlarını ters yüz etti.
Günümüzde korku sineması, artık izleyiciyi ani sesler ve kısa süreli şoklarla korkutmaktan ziyade; insanların yüksek sesle dile getirmekten çekindiği korkularla yüzleştiriyor. Toplumu, karanlık bir aynayla baş başa bırakan bu anlatılar, korkuyu bir kaçış değil, hesaplaşma alanı haline getiriyor.
Bu bağlamda Sinners, korku türünü kullanarak tarih boyunca zulüm görmüş toplumlara yönelik güçlü bir saygı duruşu niteliği taşıyor. Film, yalnızca bireysel değil, kolektif hafızaya seslenen bir korku anlatısı kuruyor.
Ve bugün gelinen noktada, 98 yıllık Akademi Ödülleri tarihinde 16 adaylıkla en fazla adaylık toplayan yapımın bir korku filmi olması tesadüf değil. Sinners, korku sinemasının artık yalnızca bir tür olmadığını; sinemanın merkezinde, en güçlü anlatı biçimlerinden biri haline geldiğini açıkça gösteriyor.
Larry David, with Jerry Seinfeld nearby, was asked to pose on the red carpet at the SNL 50th anniversary show last night. It went exactly how you would expect.