Soma Katliamı yaşandığında "O işçiler de AKP'ye oy vermeseydi, bize ne" deselerdi şu anda tutuklu değillerdi.
Sermayeye karşı o işçilerin, ailelerin avukatlığını üstlendiler, mücadele ettiler ve bu yüzden tutsak edildiler. Sınıf siyaseti budur.
Deniz Gezmiş'in idamından sonra ailesine verilen eşyaları arasında not defterine karaladığı son şiirinde şöyle yazıyordu:
"Yenilmişsem,
Elim kolum bağlı,
Boynumda yağlı ip,
Gelip dayanmışsam
darağacına,
Dudaklarımda yarın,
Gözlerim yarınlarda,
Unutmak mı gerek seni?
Kapılar kapalı,
Tutulmuşsa gece,
kapkara yollar...
Sıcacık bir sevgi
sunmayacak mıyım
insanlara?
Bakmayacak mıyım yarınlara?
Seslenmeyecek miyim
insanlara?"
#6Mayıs1972
Silivri’de Bir Gün
Silivri uzak, Silivri soğuk, Silivri herkesin dilinde, Silivri yüksek duvarların arkasında bilinmez bir diyar. Kim bilir nasıl göreceğiz içerideki dostları... Üzgün mü, moralsiz mi yoksa dirençli mi? Mapus çok şey öğretir insana. Ya direncini tamamen kırar, kendine duyduğu güveni sıfıra düşürür ya da seni daha olgun, daha dirençli biri haline getirir ama her iki durumda da eski sen olmaktan çıkarsın
Eski adıyla Selymbria’ya gidiyoruz; Bizans döneminde Silivri’ye böyle deniyormuş. 1346 yılında Orhan Gazi, Bizans İmparatoru’nun damadı oldu burada yapılan düğünle. Kantakuzenos’un dillere destan güzellikteki kızı Theodora’yla evlendi. Bu düğün gece gündüz süren şenliklerle kutsandı.
Ama şimdi biz bir şenliğe değil, cezaevine gidiyoruz. O meşhur Silivri’ye.
Silivri uzak, Silivri soğuk, Silivri herkesin dilinde, Silivri yüksek duvarların arkasında bilinmez bir diyar. Franz Kafka’nın Ceza Sömürgesi geliyor insanın aklına.
Sevgili kardeşim Necati Yağcı’yla yola düştüğümüzden beri içimiz buruk. Kim bilir nasıl göreceğiz içerideki dostları... Üzgün mü, moralsiz mi yoksa dirençli mi? Mapus çok şey öğretir insana. Ya direncini tamamen kırar, kendine duyduğu güveni sıfıra düşürür ya da seni daha olgun, daha dirençli biri haline getirir ama her iki durumda da eski sen olmaktan çıkarsın.
Silivri Cezaevi denilince bir bina gelmesin aklınıza. Kale duvarlarıyla çevrili bir kasaba gibi. 35 binden fazla tutuklu ve hükümlü kalıyor burada. Bir de infaz memurlarını, jandarmaları, yemek, temizlik, ulaşım vs. gibi lojistik gereksinimlerde çalışanları katın, karşınıza dev bir nüfus çıkıyor.
En dışta jandarma güvenliği var. İlk kontrol orada yapılıyor. Sonra arabayla içerilere ilerliyorsunuz. Başka bir binada Adalet Bakanlığı’ndan verilen izne göre kimlikleriniz inceleniyor, gözlerinizin fotoğrafı çekiliyor.
Oradan yine arabayla başka bir binaya gidiyorsunuz. Bekliyorsunuz, bekliyorsunuz; çünkü içeriye girebilmeniz için daha önce gelen ziyaretçilerin teker teker çıkması gerekiyor.
Getirdiğimiz kitaplar ve kimin adına geldikleri teker teker kaydediliyor ve infaz memurlarına veriliyor. Bir memur arkadaş kitap isimlerini alışkın bir tavırla yazarken ‘Zaten sizin kitaplardan çok geliyor buraya’ diyor.
‘Yarın dağıtırız bunları.’
Sonra retina kontrolünden geçiyoruz. Hassas cihazlardan geçerken hiçbir şey ötmüyor. Çünkü daha önce giden ziyaretçi arkadaşlar sıkıca tembihlemiş bizi. Ne kemer var üstümüzde, ne saat, ne yüzük.
Pantolonlardaki düğme bile ötüyormuş. Ayakkabılarımızı çıkarıp banda koyuyoruz.
Nihayet içerideyiz. Bizi önce küçük bir odaya alıyorlar. Bekliyoruz. Kimi göreceğimizi bilmiyoruz.
Derken karşıdaki kapı açılıyor ve Mehmet Ali Çalışkan giriyor içeriye. ‘Burada tanışmak nasipmiş’ diyor.
Sarılıyoruz. Gayet rahat bir tavırla ve akademisyen soğukkanlılığı içinde tahliller yapıyor. Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu’ndan konuşuyoruz. Entelektüel her şartta entelektüel işte.
Bu görüşmeden sonra infaz memurları geliyor, Necati’yle beni daha geniş bir odaya alıyorlar. Salon gibi. (Bu arada ilk noktadan başlayarak bütün görevlilerin son derece nazik davrandığını belirtmeliyim.)
Koridordan geçerken camlı bir bölmede Ayşe Barım’ı görüyorum. Sarılıyoruz ve gözyaşlarının fışkırmasına engel olamıyor. İçi dolu. Ortak dostlarımıza selam söylüyor.
Öteki salona alınıyoruz. Bu da diğer oda gibi iki kapılı. Aşık Veysel geliyor aklımıza. Bekliyoruz.
Karşımızdaki kapıdan kimin gireceğini bilemeden bekliyoruz. Bir süre sonra kapı açılıyor ve Tayfun Kahraman giriyor içeri. Zaten ince yapılı ve duyarlılığı, yüzüne, haline hareketine yansıyan bir arkadaşımız.
Üç yıllık hücre onu daha da yormuş gibi. Dertleşiyoruz, dışarıda büyüyen kızı Vera’dan söz ederken gözleri buğulanıyor. Kendime dikkat ediyorum, burada geçen yılları Vera için ömrüme ekleyeceğim diyor.
Bir gün önceki Silivri depreminde çok sallanmışlar. Hücreleri 15 metrekare, her hücrenin 22 metrekarelik bir avlusu var. Gündüzleri oraya çıkabiliyorlar ama depremde o yüksek duvarların dibinde olmak da güvenli değil. Kapılar ise kilitli.
Sonra Rıza Akpolat giriyor o kapıdan. Saçları ve sakalları uzadığı için daha da genç görünüyor ve neşesinden bir şey kaybetmemiş.
O çıktıktan sonra yine kimin geleceğini bilmeden bekliyoruz. Gelenler de kiminle karşılaşacaklarını bilmiyorlar. Hani televizyonlarda araya paravan konulan tanıştırma programları olur ya; sanki onun gibi bir oyunun içindeyiz.
Kapıdan Buğra Gökce giriyor ve her gelen kişide olduğu gibi o da biz de şaşkınlıkla ‘Ooooo!’ deyip sarılıyoruz. Buğra Gökce son derece dirençli, enerjik; siyasette olup bitenlerle ilgili yetkin tahliller yapıyor.
Murat Çalık sanki başkanlığa devam ediyormuş gibi. Son derece sakin ve kendinden emin konuşuyor.
Heyecanların en yoğunu Can Atalay gelince yaşanıyor. Samimiyetini, duygularını güçlü biçimde ortaya koyuyor. Çocukluğunda albümü nasıl ezberlediğinden başlayıp, hayata, sanata, dostluğa dair ne varsa o dar zamana sıkıştırmaya çalışıyor. Coşkulu, özverili, tertemiz bir insan.
Koridorda İmamoğlu ailesini görüyoruz: Dilek, Selim, Semih ve Beren. Biraz konuşup hasret gideriyoruz.
Kimse kimseye ‘Nasılsın’ diye soramıyor. Bu klişe söz ortadan kalkıyor bu durumda. Herkesin nasıl olduğu uykusuz gözlerden, yüzlerdeki derin hüzünden belli.
Necati’yle beni başka bir görüş odasına alıyorlar. Ekrem İmamoğlu orada. Üzerinde temiz ütülü beyaz gömleği ve bir yelek var. Konuşurken bir ara, hücresindeki televizyonda avukatının avukatının da gözaltına alındığını görünce farkında olmadan gömleğinin kollarını sıvamaya başladığını anlatıyor ve anlatırken de refleks olarak aynı hareketi tekrarlıyor. Hep beraber gülümsüyoruz, güncel gelişmelerden söz ediyoruz.
Son derece enerjik, morali yüksek. Ziyaret kısa sürüyor çünkü aile bekliyor, onların dışında da görüşmek isteyen çok kişi var.
Yine daha önceki odaya gidip, kapının arkasından kimin çıkacağını bekliyoruz.
İçerdekiler birbirini görmüyor, koridorlarda da karşılaşmıyorlar. Ziyaretçileri ve avukatları dışında mutlak bir yalnızlık içindeler. Elektrik paralarını kendileri ödüyorlar ve yine kendi paralarıyla televizyon alabiliyorlar.
Gündüzleri küçük avlularına çıkabiliyorlar ama hava karardıktan sonra buna izin verilmiyor. Saat 17’ye kadar ziyaretçi kabul ediyor, bu saatten sonra da avukatları ile görüşebiliyorlar. Tabii hepsi ziyaretçi odalarında. Hücrelere kimse giremiyor. Saat 12’de kahvaltı ve öğle yemeği birlikte, saat 4’te de akşam yemeği veriliyor. (Bu arada bizim götürdüğümüz çerezlere izin verilmediğini belirteyim.)
Biraz sonra karşıdaki kapı açılıyor ve Resul Emrah Şahan giriyor. O da dirençli ve iyi. Bir sohbet daha. Sanki hapishanede değil de bir kahvehanede gibiyiz.
Daha sonra Ahmet Özer geliyor. Ahmet Hoca iyice rahat ve güvenli. Ziyaret ettiklerimizin büyük bir kısmı gibi onu da ilk kez burada görüyorum. Barış iradesine sahip bir bilim insanı ve siyasetçi olarak dışarıdakilere çözüm dileklerini iletmemizi istiyor.
Ondan sonra odaya, koltuğunun altındaki klasörlerle Ümit Özdağ giriyor ve oturur oturmaz iddianameyi açıp okumaya ve suçlamalara tek tek cevap vermeye başlıyor. İçeride epey zayıflamış.
Saat beşe gelirken görüşmeler hızlanıyor, ben memur arkadaşlara hep Osman Kavala’yı soruyorum.
Hastaneye gitti, gelince görüşürsünüz diyorlar. Sekiz yıldır görmedim Osman’ı. Kim bilir hücrede geçen yıllar nasıl etkiledi onu, nasıl karşılaşacağız? Heyecanlıyım doğrusu.
Kapı açılıyor, Osman giriyor. O da bilmiyor tabii kimin geldiğini. Biraz da şaşkınlık duygusuyla kucaklaşıyoruz. Onu, beklediğimden çok daha iyi buluyorum. Sakalları ağarmış, benim saçlar gibi.
Soğukkanlı, hiçbir yılgınlık belirtisi göstermiyor. Dünyayla yakından ilgili. Filistin’e nasıl yardım edilebileceğini düşünüyor. Bunun yollarını araştırıyor.
Ve dönüş
Akşam Necati’yle kimliklerimizi alıp Silivri’den ayrılırken bir süre ikimiz de konuşamıyoruz. Bir ağırlık çöküyor. Sevgili ve acılı ülkemizin hüznü sarmalıyor bizi.
Her kuşağın payına düşen acıyı çektiği ve bu makus talihin hiç değişmeyeceği gibi bir duygu içindeyken Necati ‘’Farkında mısın, biz onlara değil, onlar bize moral verdiler’’ diyor.
‘’Haklısın’’ diyorum. ‘’Onlar bize moral verdi.’’
Ö. Zülfü Livaneli / 02.05.2025 @GazeteOksijen
14 yıl boyunca Atatürk'ün aşçılığını yapan Mehmet Usta anlatıyor:
- Hatıralarımı soruyorsunuz. Anlatayım size...
- Onda kibir, azamet falan yoktu.
- Devrimler sırasında 36 saat masa başında kaldığını biliyorum. Biz mutfakta çeşit çeşit yemekler hazırlardık. "Bunları yemeyeceğim" diyordu. "Bana bir dilim ekmek verin. Yanında da ayran getirin. Şimdilik bunlar kâfi. Diğer yemekleri yemeyi henüz hak etmedim" derdi.
- Yemeğe çok düşkün değildi. Öğlen ve akşam mutlaka çorba yerdi. Yemek listesini ekseriyetle ben hazırlardım. Bazen canının istediği şeyleri söylerdi.
- Bir gece geç vakit yaveri mutfağa geldi. Paşamız aşure istiyor, dedi. Nasıl olur, gece yarısı aşure pişmez, dedim. Yaver, paşamızın yanına döndü. "Mehmet usta buraya gelsin" demiş. Kalktım gittim. "Ben aşure istiyorum Mehmet usta" dedi. "Paşam emredersiniz ama aşure bu ha deyince pişmez, zaman ister hazırlaması" dedim. "Ben yapılıncaya kadar beklerim" dedi ve bir pazarlığa giriştik. Ben, "Hiç olmazsa 1,5 saat müsaade buyurun" dedim. "Hayır, olmaz" dedi. 45 dakikada mutabık kaldık.
- Köşkte olsun, trende olsun, vapurda olsun daima ihtiyatlı davranırdık. Bir yere gittiğimiz zaman oranın yemeğini yemesi icap ederse ben gider her şeyi kontrol ederdim.
- Yemeği önce ben tadardım. Ödüm kopardı içine bir şey atarlar diye. Yemeğin başından bir dakika ayrılmazdım. Tencerenin kapağını kimseye açtırmazdım. Aylığım 200 lira idi. Benim için para mevzubahis değildi. Atatürk’e hizmet etme şerefine nail olmuşum parayı kim düşünür.
- 200 lira yetmezse "Benim param bitti paşam derdim." Hemen bir pusula yazar 500 lira hediye ederdi.
- Atatürk çok alçak gönüllü idi. Mutfağın telefonu çalardı. Telefonu açardım ve onun kimsin diye sesini duyardım. Mehmet Usta derdi, "Ben acıktım." "Peki paşam" der telefonu kapatırdım. Biraz sonrada mutfağa gelirdi. "Mehmet usta çok acıktım bana şuracıkta bir şeyler hazırlayıver" derdi bir çocuk gibi. Yemeğini yerken bazen bizi imtihan ederdi. Biz şaşırınca sorduğu sorunun cevabını kendisi verirdi.
- Yemeğini yedikten sonra "Eh bakalım Mehmet Usta bir kahve yap birde sigarandan ver" derdi. Sigara ve kahvesini içer, "Sağ ol Mehmet Usta, iyice doydum, Allahaısmarladık" der, giderdi.
- Atatürk seyahatine beni almadan çıkmazdı. Ben "Hazırız" dedikten sonra yola çıkardık.
- Bir vaka anlatayım. Balkan Antantı'nın imzalandığı sıralardı. Soğuk bir gece Kırşehir’e hareket ettik. Yolda kar fırtınasına tutulduk. O kadar çok zorluk çekiyorduk ki zaman zaman otomobilimizi kardan mandalar kurtarıyordu. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Atatürk bir ara otomobilinden indi ve yanıma geldi. "Aşçıbaşı, ben acıktım bana yemek ver" dedi. Yanımda söğüş bir şeyler vardı. Hepsini saydım. "Kuru fasulye ile pilav isterim" dedi.
- En düşkün olduğu yemek kuru fasulye ve pilavdı. "Paşam kuru fasulye yapmadım" diye cevap verince "Öyleyse hemen pişir" dedi. Paşam, dedim, "Yanımda yok hem burada pişirmek çok zor olacak." Durdu, yüzüme baktı. "Doğru aşçıbaşı. Hakkın var. Canım isteyiverdi işte. Aldırma. Yarın yaparsın" diye birde beni teselli etti.
- Atatürk katiyen yemek ısmarlamazdı. Yalnız bazen yapacağım yemekleri sayarken, "Usta peki ne kadar zamanda yapacaksın" diye sorar bende bir iki saat deyince pazarlık ederdi. Asgari müddeti söylediğimde de "Nasılmış Mehmet Usta ya" diye adeta çocuk gibi sevinirdi.
- Çok alçak gönüllü idi. Bir gün öğlen saat 2 olmuştu ve paşa hala öğlen yemeğine gelmemişti. Biraz sonra mutfağa geldi "Mehmet Usta, ben yol yapan amelelerle beraber yemek yedim adamların soğanlarını bitirdim sen onlara bir şeyler hazırla da götür" dedi. "Paşam siz doymamışsınızdır, size de bir şeyler hazırlayayım" dedim. "Amma da yaptın Mehmet Usta. Soğan, ekmek, zeytinden daha iyi yemek olur mu" diye cevap verdi. Atatürk bilhassa Türk yemeklerini çok severdi. "Bizim en kötü şeyimiz onların en iyisinden daha iyidir" derdi.
- Nihayet Atatürk hastalandı. Fransız doktor geldiği zaman beni de çağırttı. Bana doktorun söylediklerini anlattı. "Mehmet usta" dedi, "Ben iyi dinledim, sende iyi dinle, bundan sonra asıl doktorum sen olacaksın."
- Fransız doktor tarafından verilmiş bir yemek listesi vardı. Listeye göre tereyağı, süt, yoğurt, haşlanmış tavuk, külde patates gibi hafif yemekler yemesi gerekiyordu. Doktoru Neşet Ömer Bey yemek listesini bana verdi. Ondan sonra odasına girdim. Elini öptüm.
- "İnşallah geçti artık paşam" dedim. "Mehmet usta ben çok acıktım canım istedi bana bir fırın makarna yap" dedi. "Paşam fırın makarnayı doktorlar müsaade etmiyor ben size başka bir şey yapayım" dedim. Hiç unutmam. Dalgın dalgın durdu. "Canım istedi sen yapıver işte" dedi.
- Zaman ilerledikçe doktorların dediklerine aldırmamaya başladı. Mütemadiyen hamur işi kızartma ve dondurma istiyordu. Ben de olduğu halde vermiyordum. Yüzüme önce sert bakıyor, sonra yumuşak bir ifade ile "Mehmet Usta bana neden istediğim yemekleri göndermiyorsun" diyordu.
- Ben, "Paşam bunları doktorlar yasak ettiler" diyordum. "Doğru söylüyorsun aşçıbaşı hakkın var ama ne yapayım benimde bunları canım istiyor" diyordu.
- Ah ah... Hele ölmeden birkaç gün önceye ait şu hatırayı bir türlü unutamıyorum. Beni yanına çağırdı. Yüzü ve bakışları iyiden iyiye solmuştu. "Gel Mehmet Usta" dedi ve sordu. "Acaba yaşayacak mıyım?" "Tabi yaşayacaksınız, hastalığınız geçecek" dedim. "Haberin yok. Benden ne kadar su aldılar biliyor musun? Tam 11 kilo. Mehmet usta, dile kolay. Yaşayacağımı hiç ummuyorum."
Kaynak:
Cumhuriyet Gazetesi, 10 Kasım 1948, Sayfa 1-4
Türk - Sovyet dostluğunun henüz canlı olduğu 1930'lu yıllarda Ekim Devrimi, Türkiye Cumhuriyeti'nde nasıl anılmış, gazetelerde nasıl yer almış? Yıl yıl ve gazete gazete bakalım:
Bugün Attilâ İlhan'ın ölüm yıldönümü. Şiirlerinden onlarca şarkı üretilen şair, "Mâhur Beste" şiirini de, Denizlerin idamı üzerine yazmıştı. Şiir, Ahmet Kaya'nın bestesiyle birlikte geniş kitlelere ulaştı.
Bu zincirde şiiri Attilâ İlhan'a ait şarkılardan bir seçki paylaştım.
abd savaş gemileri İzmir’e demirlemiş. 2013’te eski ve güncel ortakları akp’nin marifetiyle ülkeye Patriot sokmaya çalışan emperyalistleri komünistler İskenderun Limanı’nda “karşılamıştı”. Erkan Baş’ın eylemde yaptığı konuşmayı buldum.
6. filoyu denize dökenlerin ruhu ayaktadır.
■ İKTİDAR HIRSI KATLİAMI
■III. Murat 1595’de öldü.
■Ayasofya Camisi avlusunda 54 mezar vardır!
■Bunlardan 20’si oğlu, 23’ü kızıdır.
⛳️Peki 1595’de ne oldu?.. Saraya kıran mı girdi?..
⛳️Hayır, salgın da olmadı, kıran da girmedi…