Güvenini kaybetmiş bir toplum mutlu olabilir mi?
Bir gün insanlar birbirlerine bakmayı bıraktılar. Göz göze geldiklerinde umut değil, şüphe gördüler. Her yeni haber, her yeni iddia, her yeni kavga, güven denilen görünmez bağı biraz daha aşındırdı.
Eskiden insanlar fikir ayrılıkları yaşardı; şimdi aynı ideali savunanlar bile birbirinden korkuyor. Dün omuz omuza yürüyenler bugün birbirlerini sorguluyor. Herkes haklı olduğunu düşünüyor ama kimse huzurlu değil.
Bir felaket yaşandığında insanlar vicdanlarıyla koşuyor, ellerindekini paylaşıyor. Sonra öyle iddialar, öyle tartışmalar çıkıyor ki geriye sadece şu soru kalıyor: “Kime güveneceğiz?” İşte en büyük yıkım da burada başlıyor. Çünkü güven çöktüğünde sadece kurumlar değil, insanın içindeki iyilik de enkaz altında kalıyor.
Sonra hayatın kendisi bitmek bilmeyen bir savunmaya dönüşüyor. Sabah uyanıyorsun; geçinmek için mücadele, adalet için mücadele, doğrularını korumak için mücadele, çocuklarının geleceği için mücadele… Gün bitiyor ama mücadele bitmiyor.
Oysa insan ömrü bunun için fazla kısa.
Bilimin peşinden koşacak zamanı olmalıydı insanın. Sanata dokunacak, yeni fikirler üretecek, sevdiklerine daha çok sarılacak vakti olmalıydı. Hayatı sadece hayatta kalmak için değil, gerçekten yaşamak için tüketmeliydi.
Ama distopyalarda insanlar yaşamaz; sadece ayakta kalmaya çalışırlar. Bir lokma ekmeği, biraz güveni, biraz huzuru büyük bir lütuf gibi görmeye alıştırılırlar. Ve en korkuncu da budur: Zamanla buna alışırlar.
Belki de asıl soru şudur:
Yaşamak, yalnızca nefes alabilmek midir?
Yoksa insanın, korkmadan güvenebildiği, üretebildiği, düşünebildiği, sevebildiği ve onuruyla yaşayabildiği bir dünyaya sahip olması mıdır?
Çünkü güvenini kaybetmiş bir toplum, yalnızca birbirini değil; geleceğini de yavaş yavaş kaybeder.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
İnsan gerçekten anlamakta zorlanıyor.
Yıllarca CHP’de belediye başkanlığı yapmış bir ismin, bugün siyasi bir tercih yapıp Cumhurbaşkanı’nın sözlerini paylaşması elbette kendi kararıdır. Ama bu tercihin, o partiye emek veren binlerce insanın duygularını inciteceğini de bilmesi gerekir.
Biz rozetimizi iktidara selam çakmak için değil; demokrasiye, adalete ve Cumhuriyet’in temel değerlerine sahip çıkmak için taşıyoruz.
Siyasette herkes tercih yapar. Ama her tercihin de bir siyasi anlamı ve bir bedeli vardır.
Ve unutulmamalı;
‘Hafızası güçlü toplumlar, ilkesiz siyasetin en büyük korkusudur.’
Adlarımız farklı, soyadımız Türkiye.
Maltepe’de görev yaptığımız on yıl boyunca bu anlayışla hareket ettik. Kimseyi ötekileştirmeden, halka hizmeti Hakk’a hizmet bilerek çalıştık.
Bugün Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın aynı ruhu yansıtan “Adlarımız ne olursa olsun, soyadımız Türkiye Cumhuriyeti’dir.” sözü; birlik, beraberlik ve kardeşliğimizin en güçlü ifadesi olmuştur.
Ayrıştıran değil birleştiren, ötekileştiren değil kucaklayan bir anlayış; 86 milyonun ortak vicdanını, ortak hedefini ve ortak geleceğini temsil etmektedir.
Bölgesinde lider, dünyada söz sahibi, güçlü Türkiye’ye yakışan da; köklerini Devlet-i Aliyye ruhundan alan bu birlik, beraberlik ve kardeşlik anlayışıdır.
Teşekkürler Maltepe.
Teşekkürler Türkiye.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin seçilmiş Birinci Bölge İlçe Başkanları olarak; partimizin kurumsal kimliğini, örgütümüzün iradesini ve halkımızın umudunu korumaya kararlılıkla devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz.
Bugünün özeti;
Mansur Yavaş’ın sözleri:
‘‘İnsanların umudunu tüketecek durumda olmaktansa siyaseti dahi bırakacağımı söyledim.
Bizim insanlarımızın umudunu yeşertmemiz gerekiyor .
Bu insanların değişim umudu,
daha güzel bir ülkede yaşama umudu benim kişisel vefa duygumun çok üzerindedir.’’
Altına imzamı atarım.
Siyaset halk için yapılır.
Halkın desteğini kaybeden bir makamın gücü yalnızca kâğıt üzerindedir.
Çünkü siyasetin gerçek gücü makamdan değil, halkın güveninden gelir.
O güven bittiğinde geriye sadece boş bir koltuk kalır.
Beyhude gamlanma divane gönül…
Cümle âlemin rızkını veren vardır.
Yaptığın hatayı görmüyor sanma;
Kalpte gizlenen en derin sırrı bilen vardır.
Malına, mülküne güvenme,
“Arkam var” deyip dayanma…
Bir gün insanı sırt üstü yere seren de vardır.
Derdime vakıf değil canan,
Beni handan bilir…
Söylesem tesiri yok,
Sussam gönül razı değil.