"dizlerim tutmuyor, belim doğrulmuyor; beni uzunca bir ömürle cezalandıran tanrıya yakaracak ses kalmadı ağzımda, kül gibi kor gibi tutuşturdu dilimi sensiz geçen yıllar."
bir sayıydı, günahkarımın kuzeninin sesinden dökülen. bir vakit. bir dilim. ne demişti orenda?
üç yıl, sekiz ay, yirmi dört gün. jeongguk. sürgünü, rusya topraklarına.
"bu koku, çirkin bir varlığa ait olamaz" iİlerledi, burnunu tenimden sürte sürte saçlarıma kadar çıkardı, ardından uzun bir nefesi alıyorken, hızlıca olduğu yerden kayarak şakaklarıma dek indi. tüm yol boyunca çekmişti beni içine, kokumu solumuştu. yabancının duyularındaydım.
"bir defa da burada yenil bana. tanrının evinde, onun karşısında. bundan daha güçlü bir kaybediş olamaz. eğer böylesi de önüne geçemezse arzularının, artık korkun silikleşir. engellerin kırılır, aramıza koyduğun bu şeffaf perde yırtılır, ayaklarımızın dibine düşer..."
"bir daha gömdüm toprağa yüzümü, tanrım merhamet eder de 'dingin uykusunda huzurla bir olmuş çehresinden kısacık bir kesit görürüm' umuduyla gözlerimi yumdum."
babam,kendisine yenik düşecek raddede olan öfkesini kontrol edememiş,kavradığı ipi boynumdan sertçe çekerek koparmış,avucu içine hapsetmişti.uzanmak,ne düşüneceğini önemsemeden saldırmak,parmakları arasında tuttuğu ilk ve tek hediyemi geriye almak istedim.olmadı,cesaret edemedim.
"jeongguk... canımın en güzel parçası." diye fısıldadı boynuma doğru "kokunu sakla benim için, tadamadığım her günün akşamında çocukluğuma yatak olan çölünde biriktir. döneceğim elbet, dönecek günahkârın."