Türk yargısı bugün ilk kez bir insanı aynı gün içinde üç ayrı davada yargılıyor.
Yargı İstanbul Belediye başkanımız sayın Ekrem İmamoğlu’ndan aynı gün üç ayrı davada savunma beklerken ‘adalet’ aramıyor.
Maalesef ki adaleti siyasete kurban ediyor.
Bu sınav da dahil olmak üzere Hakimlik ve Savcılık sınavlarında 93 puanla Türkiye 17’ncisi, 92 puanla Türkiye 41’incisi olmama ve defalarca kez derece yapmama rağmen mülakatlarda elediniz.
Benim gibi ilk 50’de ve ilk 100’de yer alan birçok adayı mülakatlarda elerken, 1600-1700’üncü sıralardaki adayları mülakattan geçirdiniz. Liyakat yerine hangi kriterlerin esas alındığı tüm kamuoyunun malumudur.
Kul hakkı yiyen, yenmesine müsaade eden hiç kimseye hakkımızı helal etmiyoruz, etmeyeceğiz.
Her zamankinden daha çok bağımsız, tarafsız ve liyakatli yargı mensuplarına ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde, hakimlik ve savcılık mülakatlarında yaşanan bu rezaleti, Türk milletine şikayet ediyorum.
📢 Deniz Göktaş'ın tutuklanması, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 'diktatörlük' iddiasına tahammül açıklamasını gündeme getirdi
💬 “Ben diktatör olacağım, birisi kalkacak bana ‘diktatör’ diyecek, onun vay hâline!"
💬 "Diktatörlüğün mizacında bu tür şeylere tahammül yoktur. Anında götürürler.”
90 dakikalık bir stand up gösterisinin sosyal medyadaki sekanslarının milli güvenlik, gösterinin sahibinin de dini değerler için tehdit unsuru olduğunu ilan etmemiz umarım atlara bigudi sararak NATO zirvesine gelen ülkelerde oluşturduğumuz güçlü Türkiye imajını zedelemez...
İfade ve basın özgürlüğünün önemini bir gün iktidar destekçileri de anlayacak. Bu ülkede komedyenler, siyasetçiler, gazeteciler hatta sokak röportajında konuşanlar tutuklanıyor. Şakaya gülen bile tutuklanmıştı…
Bu memlekete çok yazık ediyorsunuz çok
#denizgöktaşyalnızdeğildir
Komedyen Deniz Göktaş hakkında, sahne gösterisi gerekçe gösterilerek soruşturma açılması; üstelik kendi iradesiyle yurda dönen bir kişinin havalimanında gözaltına alınıp savcılık açıklamasında “yakalandı” diye sunulması, üstüne de ters kelepçe takılarak görsellerinin servis edilmesi ülkenin ve yargının hali pür melali olmuş.
Kendini hukukun üstünde gören haşmetliler en küçük itirazı, ufak bir mizahı ya da eleştiriyi bile ezilmesi gereken bir böcek gibi görüyor adeta. Cezalandırmak istedikleri insanı önce suçlu ilan ediyor, sonra da hangi maddelerden gözaltına alacaklarına karar veriyorlar.
İsnat edilen suçlar bakımından hukuki çerçeve son derece açıktır. Türk Ceza Kanunu’nun 216/3. maddesinde öngörülen ceza altı aydan bir yıla kadar hapis cezasıdır. Suç için öngörülen cezanın üst sınırı bir yıl olduğundan, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100/4. maddesi uyarınca bu suç bakımından tutuklama yasağı söz konusudur; hakim en fazla adli kontrol tedbirine hükmedebilir. Başka bir ifadeyle, yasa koyucunun açıkça “bu fiil nedeniyle tutuklama olmaz” dediği bir suç isnadı, gözaltı tedbiri üzerinden bir gözdağı mekanizmasına dönüştürülmekte.
Üstelik TCK 216/3 bakımından cezalandırılabilirlik için, fiilin “kamu barışını bozmaya elverişli” olması gerekir. Bu unsur, maddenin uygulanabilmesi bakımından asli bir şarttır. Bir sözün, bir esprinin ya da bir gösterinin bazı kişileri incitmesi başka şeydir; bunun kamu barışını bozmaya elverişli olması ise bambaşka bir şey. İncinmek meşrudur; tepki göstermek, eleştirmek, izlememek, boykot etmek de meşrudur. Ancak incinmiş olmak, ceza hukukunu harekete geçiren bir hak ya da cezalandırmanın otomatik gerekçesi haline getirilemez.
Cumhurbaşkanına hakaret suçu bakımından ise AİHM, AYM ve Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ortada. “Siyasiler, üst düzey kamu görevlileri ve kamuya mal olmuş kişiler, demokratik toplumlarda diğer bireylere nazaran daha ağır eleştirileri tolere etmek zorundadır.”
Dolayısıyla Göktaş’ın şovundaki ifadeleri hiçbir şekilde Cumhurbaşkanına hakaret suçu kapsamında değerlendirilemez.
İfade özgürlüğünün gerçek anlamı da tam burada ortaya çıkar. Özgürlük, yalnızca hoşumuza giden, bizi onaylayan ya da rahatsız etmeyen sözler için değil; rahatsız eden, sarsan, hatta öfkelendiren düşünceler için de vardır. Kimseyi rahatsız etmeyen bir ifadenin zaten korumaya ihtiyacı yoktur. Asıl mesele, toplumun bir kesiminin hoşuna gitmeyen, yerleşik kanaatleri zorlayan ya da sınayan sözlerin de hukuk güvencesi altında olup olmadığıdır.
Bu nedenle, ifade özgürlüğü kapsamında suç oluşturmayacak ifadeler nedeniyle gözaltı tedbirine başvurulması ve kendi iradesiyle ülkeye dönen bir kişi için “yakalandı” dilinin tercih edilmesi, sahneye çıkacak, yazı yazacak, konuşacak, eleştirecek herkese yöneltilmiş açık bir mesajdır: Sus. Bedelini ise yalnızca hakkında işlem yapılan kişiler değil, düşünce ve mizah alanı her geçen gün biraz daha daraltılan toplumun tamamı öder. En ağır bedeli de, nefes alacak bir kamusal alan arayan gençler öder.
Bugün ülkesinden umudunu kesen, valizini toplayıp gitmeyi düşünen gençlerin önemli bir kısmı yalnızca ekonomik sebeplerle değil; baskıdan, keyfilikten ve sürekli daraltılan özgürlük alanlarından bunaldığı için gitmek istiyorlar. Çünkü insanlar yalnızca geçim değil, aynı zamanda haysiyetli bir hayat yaşayabilecekleri, nefes alabilecekleri ve söz söyleyebilecekleri bir memleket arıyorlar.
Deniz Göktaş’a takılan ters kelepçe hepimizin beynine de takılıyor. Düşünmeyelim, eleştirmeyelim, konuşmayalım istiyorlar. Beynimizde onların kelepçesiyle yaşayalım istiyorlar.
Genel Kurul'da bugün görüşülmeye başlanacak olan kanun teklifi şu anlama gelmekte: 👇🏼
“İdare Mahkemesi’nin bir KHK’lı için ‘bu kişi haksız yere işinden atılmıştır, görevine iade edilsin’ kararına rağmen bu kişi işine dönemeyecektir. Karar kesinleşinceye kadar, yani on yıla yakın bir süre beklemek zorunda kalacaktır.
Anayasa’nın 138. maddesi gayet açıktır. Devlet, mahkeme kararlarına uymak zorundadır ve bu kararların uygulanmasını hiçbir şekilde geciktiremez. Bu teklif ise Anayasa’nın açıkça yasakladığı geciktirmeyi bizzat kanun maddesi haline getirmektedir.”
https://t.co/UKo95khzqd
Türkiye,
80 milyon nüfuslu, 783.000 km2 yüzölçümü olup da,
10 milyonluk Yunanistan işgal edecek diye gerilen,
Her isteyenin bölebileceği korkusu duyulan,
Espiriyi güvenlik endişesi ile yasaklayan,
Özgüven problemliler için cennet gibi bir ülke.
Bunun altında nesiller boyu süren, çocukluk travmaları var. Kimse birey yerine koyulmamış, herkes farklı seslere en yüksekten tepki vererek grubun makbul üyesi olmaya çalışıyor.
Egosu yüksek ama kırılgan, özgüveni düşük, koca bir toplum.
Deniz Göktaş'ın tutuklanması yönündeki kampanyaya istinaden bir hatırlatma: Türkiye'de ifade özgürlüğü 2000'li yılların ilk yarısında Avrupa ortalamasına yakın iken bugün 12 Eylül dönemiyle benzer bir seviyede.
Deniz Göktaş'ın son gösterisi hepimize "insan ne için yaşar?" sorusunu sordurduğu için bu kadar güçlü bir etki yarattı bence. Toplumun konuşmaktan çekindiği, üzerine kalın perdeler çekilmiş cıss konuları, Harbiye gibi devasa bir sahnede en çıplak haliyle anlatıyor. Sanırım bu hepimizde hem bir rahatlama yarattı hem de yalnız olmadığımızı hissettirdi. Baskıcı ve gri iklimlerde birinin çıkıp kralın çıplak olduğunu en yalın haliyle söylemesi toplumun üzerindeki o görünmez ölü toprağını söküp atıyor ve bunu mizahın hafifletici gücüyle yapıyor. Oxford davetinde Ali Babacan ile Ümit Özdağ arasında kalma hikayesine çok güldüm, en son ikisi arasında kalan alevinin hali ortada dedi😅