AKP ve MHP OYLARIYLA REDDEDİLDİ — Irak’a 1,47 milyar dolar tazminat ödenmesine ilişkin tahkim kararının araştırılması için Meclis’e sunulan araştırma önerileri, AKP ve MHP oylarıyla reddedildi.
— Türkiye, Irak’a 1.471.000.000 Dolar tazminat ödeyecek.
Değerli dostlar,
Çocuk eğitimiyle ilgili aşağıdaki video ve program çok önemli.
Maalesef X’te görünürlük kısıtlaması var, hedef kitleye ulaşamıyoruz. Lütfen, retweetleyerek, beğenerek ve yorum yazarak çalışmalarımızı destekler misiniz? Belki vesilenizle bir çocuk kurtulabilir.
Yeni evliler ve küçük çocuğu olanlar, hem ebeveynliğe hazırlık hem de çocuğunuzu gelişim dönemlerine göre nasıl terbiye edeceğinizi öğrenmek ister misiniz? Respect Ebeveynliğe Hazırlık ve Çocuk Gelişimi programı tam size göre. Geniş bilgi ve kayıt için:
https://t.co/XMCso91DYF
SAHABE NEDEN ÖNEMLİ?
Sahabenin faziletini dile getirmek, onları tarih üstü ve hatasız varlıklar olarak göstermek değil; Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ortaya koyduğu ölçüler çerçevesinde, onların İslâm’ın kuruluşunda üstlendikleri eşsiz sorumluluğu, gösterdikleri fedakârlığı ve sahip oldukları iman şuurunu hakkıyla takdir etmektir. Nitekim Kur’ân, Muhacirler ve Ensar’dan İslâm’da öncü olanlarla onlara güzellikle tâbi olanları Allah’ın rızasına mazhar olmuş kimseler olarak anmakta ve onlar için cennetler hazırlandığını bildirmektedir (Tevbe 9/100).
Hudeybiye’de ağaç altında Resûlullah’a biat eden müminlerden Allah’ın razı olduğunu haber vermesi de bu takdirin açık örneklerinden biridir (Fetih 48/18). Dolayısıyla sahabenin faziletinden söz etmek, sonradan ortaya çıkmış bir övgü geleneğini sürdürmek değil, öncelikle Kur’ân’ın ortaya koyduğu bir hakikati teslim etmektir.
Sahabeyi ayrıcalıklı kılan, yalnızca Hz. Peygamber’le aynı dönemde yaşamış olmaları değildir. Onlar, vahyin inişine şahit olmuş, Resûlullah’ın rehberliğinde yetişmiş, İslâm’ın tebliği ve yerleşmesi uğruna yurtlarını, mallarını, alışkanlıklarını ve kimi zaman hayatlarını feda etmişlerdir. Muhacirlerin Allah’ın lütfunu ve rızasını arayarak yurtlarından çıkarıldıklarını, Ensar’ın ise kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile kardeşlerini kendilerine tercih ettiklerini bildiren Haşr sûresinin 8-9. ayetleri, bu neslin fedakârlık ve îsâr ahlâkını gözler önüne sermektedir. Hz. Peygamber’in, “İnsanların en hayırlısı benim neslimdir; sonra onların ardından gelenler, sonra da onların ardından gelenlerdir” buyurması da sahabenin faziletini açıkça ortaya koymaktadır (Buhârî, Fezâilü ashâbi’n-nebî, 1; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 210). Bu üstünlük, basit bir tarihî yakınlıktan değil; iman, sadakat, fedakârlık ve İslâm’ın tebliğindeki öncü rollerinden kaynaklanmaktadır.
Elbette sahabenin faziletini kabul etmek, onların insan olduklarını ve beşerî kusurlardan bütünüyle uzak bulunmadıklarını inkâr etmek anlamına gelmez. Onlar da insan tabiatının imkân ve sınırları içinde yaşamış, bazı meselelerde farklı düşünmüş, içtihatlarında yanılabilmiş ve aralarında ihtilaflar meydana gelmiştir. Ancak tek tek olayları ve şahısları değerlendirirken bir neslin bütününe Kur’ân ve Sünnet’in verdiği değeri göz ardı etmek de doğru değildir. Nitekim Resûlullah, “Ashabıma sövmeyin!” buyurmuş; ardından, kendisinden sonra gelen bir kimsenin Uhud Dağı kadar altın infak etse bile sahabeden birinin yaptığı infakın bir müddüne, hatta yarısına ulaşamayacağını ifade etmiştir (Buhârî, Fezâilü ashâbi’n-nebî, 5; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 221).
Buradaki ölçü yalnızca yapılan işin miktarı değil, o işin yapıldığı şartlar, üstlenilen riskler ve gösterilen samimiyettir. Dolayısıyla sahabenin tarihî şartlarını, fedakârlıklarını ve üstlendikleri sorumlulukları hesaba katmadan onları sonraki nesillerle aynı ölçüde değerlendirmek, tarihî adaleti zedeler.
İslâm ilim geleneğinde sahabenin genel olarak adalet sahibi kabul edilmesi de onların hiçbir zaman yanılmadıkları veya her davranışlarının eleştiriden uzak olduğu anlamına gelmez. Hadis usulündeki adalet kavramı, özellikle rivayetlerin güvenilirliği bakımından önem taşır; masumiyet veya hatasızlık iddiası değildir. Ehl-i sünnet âlimleri, sahabe arasındaki ihtilafları değerlendirirken hem onların faziletini hem de insan olmanın getirdiği sorumlulukları birlikte gözetmişlerdir. Bu sebeple sahabenin üstünlüğünü savunmak, tarihî olayları araştırmaktan veya belirli davranışları ilmî ölçülerle incelemekten vazgeçmeyi gerektirmez. Asıl mesele, tekil hadiseleri bütün bir nesli değersizleştirmenin gerekçesine dönüştürmemek ve değerlendirmelerde adalet ölçüsünü korumaktır.
Sahabenin önemini ortaya koyan en temel hususlardan biri de Kur’ân’ın bize ulaşmasındaki tarihî rolleri ve taşıdıkları sorumluluktur. Bugün elimizde bulunan Kur’ân, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) indirilen vahyin onun rehberliğinde öğrenilmesi, ezberlenmesi, yazıya geçirilmesi, Hz. Ebû Bekir döneminde cem edilmesi ve Hz. Osman döneminde çoğaltılarak farklı bölgelere gönderilmesiyle şekillenen tarihî sürecin ürünüdür. Bu süreçte sahabe, vahyin ilk muhatapları, taşıyıcıları, öğreticileri ve sonraki nesillere aktarıcıları olarak belirleyici bir rol üstlenmiştir. Elbette Kur’ân’ın korunmasını yalnızca şahısların güvenilirliğine indirgemek doğru değildir; yazılı kayıtlar, ezber, toplu nakil ve nesiller arası aktarım birbirini destekleyen unsurlardır. Bununla birlikte, Kur’ân’ın ilk muhatapları ve nakil sürecinin temel aktörleri olan sahabenin güvenilirliğini toptan reddetmek, Kur’ân’ın tarihî aktarımını açıklamayı da ciddi bir problem haline getirir.
Şu halde, sahabenin tamamını veya büyük çoğunluğunu güvenilmez sayan bir yaklaşımın, bugün elimizdeki Kur’ân’ın hangi tarihî ve naklî temeller üzerinde güvenilir kabul edildiğini de tutarlı biçimde açıklaması gerekir. Kur’ân’ın bize ulaşmasında vazgeçilmez bir rol üstlenen nesli bütünüyle güvenilmez ilan edip aynı neslin aktardığı Kur’��n’ın güvenilirliğini hiçbir sorun yokmuş gibi savunmak, izaha muhtaç ciddi bir tutarsızlık doğurur.
Sahabenin konumuna yönelik eleştiriler ele alınırken de aynı ilmî hassasiyet gösterilmelidir. Bazı oryantalist çalışmalarda sahabenin güvenilirliği ve İslâm tarihindeki rolü sorgulanmış; Şiî düşünce geleneğinin bazı kollarında ise belirli sahabilere yönelik ağır eleştiriler ve suçlamalar dile getirilmiştir. Elbette ne bütün oryantalist çalışmaları aynı bakış açısına indirgemek ne de Şiî düşünce içindeki farklı yaklaşımları birbirine eşitlemek doğrudur. Bununla birlikte, bu çevrelerde ortaya konulan iddiaları kaynaklarını, tarihî bağlamlarını ve ilmî dayanaklarını incelemeden benimsemek, farkında olmadan sahabenin konumunu tartışmalı hale getiren tek taraflı anlatıları yeniden üretme sonucunu doğurur. Özellikle sahabenin kusurlarını araştırma iddiasıyla sürekli onların aleyhinde konuşmak, faziletlerini görmezden gelmek ve bütün bir nesli itibarsızlaştırmaya yönelmek, ilmî tenkit sınırlarını aşarak İslâm’ın tarihî hafızasına zarar verir.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Sahabe hakkında yapılan değerlendirmelerin amacı gerçekten tarihî hakikati ortaya çıkarmak mıdır, yoksa baştan benimsenmiş bir hükmü destekleyecek örnekleri seçip öne çıkarmak mıdır? Bir neslin bütününü değerlendirirken yalnızca ihtilaflarını, hatalarını ve tartışmalı hadiseleri gündemde tutmak; imanlarını, fedakârlıklarını, Resûlullah’a bağlılıklarını ve İslâm’ın insanlığa ulaşmasındaki rollerini görmezden gelmek, tarafsız bir tarih okuması sayılamaz. Üstelik böyle bir yaklaşım, kişi kendi başına araştırma yaptığını düşünse bile onu başkalarının geliştirdiği tek taraflı anlatıların takipçisi haline getirir.
Sahabenin faziletini görmezden gelerek sürekli aleyhlerinde konuşmak, bazı oryantalist yorumların ve sahabeye yönelik sert eleştiriler içeren Şiî söylemlerin tezlerine dolaylı biçimde hizmet eden bir sonuç doğurur.
Öyleyse sahabeyi sevmek ve onların hakkını teslim etmek, geçmişi eleştiriye kapatmak değil; İslâm’ın bize ulaşmasında üstlendikleri tarihî sorumluluğu, gösterdikleri sadakati ve yaptıkları fedakârlıkları hakkaniyetle değerlendirmektir. Resûlullah’ın Ensar’ı sevmenin imandan, onlara buğzetmenin ise nifak alametlerinden olduğunu bildirmesi de sahabeye yönelik tutumun sıradan bir tarih tartışmasından ibaret olmadığını gösterir (Buhârî, Fezâilü’l-Ensâr, 1; Müslim, Îmân, 74).
İlmî sorumluluk, ne sahabeyi eleştiriden bütünüyle uzak tutmak ne de onları sürekli mahkûm etmeye çalışmaktır. Sorumluluk; Kur’ân’ın övgüsün��, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uyarılarını, tarihî gerçekleri ve rivayetlerin güvenilirliğini birlikte değerlendirmektir.
Sahabeye vefa, tarihî gerçekleri örtmek değil; onları adalet ve insafla değerlendirmektir. Onların hatalarını konuşurken faziletlerini unutmamak, ihtilaflarını incelerken fedakârlıklarını yok saymamak ve tekil olaylardan hareketle bütün bir nesli mahkûm etmemek gerekir. Çünkü sahabenin faziletini teslim etmek, yalnızca geçmişe gösterilen bir saygı değil; Kur’ân’ın ve Resûlullah’ın ortaya koyduğu ölçülere bağlı kalmanın da bir gereğidir.
“Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz” rivayeti, hadis âlimlerinin önemli bir kısmı tarafından zayıf kabul edilmiştir. Bu sebeple onu kesin olarak Hz. Peygamber’e (s.a.s.) nispet etmek ilmî açıdan doğru olmayabilir. Bununla birlikte, rivayetin sıhhatinin tartışmalı olması, sahabenin örnekliğini ortadan kaldırmaz. Zira onların iman, sadakat, fedakârlık, tebliğ ve Resûlullah’a bağlılık bakımından üstün konumları, bu rivayetten bağımsız olarak Kur’ân ayetleri, sahih hadisler ve tarihî gerçeklerle sabittir. Ancak sahabenin örnekliğini kabul etmek, her bir sahabinin bütün görüş ve davranışlarını hatasız görmek veya her içtihadına şartsız uymak anlamına gelmez. Dolayısıyla rivayetin Hz. Peygamber’e aidiyeti tartışmalı olsa da sahabenin örnekliği tartışmalı bu rivayete bağlı değildir; onların fazileti, Kur’ân ve sahih sünnetin ortaya koyduğu sağlam deliller üzerinden temellendirilmelidir.
Gerçekten de sahabe, iman ve teslimiyette, İslâm’ı yaşama ve yaşatmada, fedakârlıkta, tebliğde, hakikate bağlılıkta ve Resûlullah’ı her türlü tehlikeye rağmen koruyup desteklemede kendisinden sonraki nesillere ışık tutan bir topluluktur. Onlar, yalnızca Peygamber’i görmüş insanlar değil; onunla birlikte yürümüş, onun uğruna bedel ödemiş, onun getirdiği hakikati hayatlarına taşımış ve sonraki nesillere ulaştırmış insanlardır. Bu yönleriyle onları yıldızlara benzetmek, tartışmalı bir rivayeti mutlaka sahih kabul etmeyi gerektirmez. Sözün rivayet olarak sıhhatini tartışabiliriz; fakat sahabenin hayatlarında ortaya koydukları iman, sadakat ve fedakârlık örnekliğini sırf bu rivayet zayıf diye yok sayamayız.
Üstelik bir an için bu sözün hiç söylenmediğini varsaysak bile, sahabenin örnekliği ortadan kalkar mı? Elbette kalkmaz. Çünkü onların değeri, yalnızca kendileri hakkında nakledilen övgü ifadelerinden değil, bizzat ortaya koydukları tarihî şahitlikten, ödedikleri bedellerden ve Kur’ân’ın övgüsüne mazhar olan tutumlarından kaynaklanmaktadır. Bir sözün sıhhatiyle, o sözün işaret ettiği anlamı destekleyen bağımsız delillerin varlığı birbirinden farklı meselelerdir.
Ben, kimin arkasından gideceğime karar verirken yalnızca bugünün tartışmalarına, ideolojik yönlendirmelerine veya başkalarının peşin hükümlerine bakmam. Resûlullah’ın (s.a.s.) arkasından yürümek için yurtlarını terk eden, mallarını ortaya koyan, canlarını tehlikeye atan ve onun getirdiği hakikati sonraki nesillere ulaştıran insanlara bakarım. Başkalarının peşine takılacağıma, Peygamber’in izinden yürümek için her şeyini ortaya koyan sahabenin izinden yürümeyi tercih ederim. Çünkü onlar, yalnızca bir Peygamber’in çağdaşı değil, o çağrının hayat bulmasında öncü olmuş bir nesildir.
Hayatını eğitim, diyalog ve insanlığa hizmete adamış Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’yi vefatının ikinci yıl dönümünde rahmetle yad ediyoruz. Şefkat ve barış içinde bir arada yaşama çağrısı, insanlığa ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
Açıklamamız: https://t.co/8NwBGp7wb9
On yıldır bu kelimeyle hayatımızdan, işimizden, yurdumuzdan olduk.
Ama bu kelimeyi kimin icat ettiğini hiç merak ettiniz mi?
Ben merak ettim. Aydınlık grubu ile Rejimin ortaklığını tarih tarih, belge belge keşfettim. 👇 https://t.co/d5hyzIvueO
Anadolu’nun bağrından çıkmış;
ömrünü ilme, irfana ve insanlığa adamış;
ilminin derinliğini gönlünün enginliğiyle, inancını evrensel insan sevgisiyle taçlandırmış büyük bir alimin aramızdan ayrılışının ikinci yılı…
Fethullah Gülen Hocaefendi’yi rahmetle anıyoruz.
O, Allah ve Peygamber sevgisini gönlünde taşımanın bir gereği olarak, bütün insanlara şefkat ve merhametle yaklaşmayı;
barışı, adaleti ve hukukun üstünlüğünü hayatın vazgeçilmez değerleri arasında görmeyi savundu.
Farklı din, inanç ve düşüncelerden insanlarla görüşmeyi bir tehdit değil, birbirini tanımanın, anlamanın ve ortak bir insanlık vicdanında buluşmanın imkanı olarak gördü.
Gönüllere ektiği muhabbet tohumlarının, bir maya gibi insanlığın vicdanında tutmasını;
iyilik, merhamet ve kardeşlik adına yeni filizler vermesini temenni ediyoruz.
Rabbimiz kendisine rahmetiyle muamele etsin. Sevenlerine sabır ve metanet versin.
Ardında bıraktığı ilim, muhabbet, barış ve insanlık mirasının gönüllerde yaşamaya devam etmesini nasip etsin.
Fon vurgununun ana aktörlerinin yamyamlıklarında stratejik bor madeni ve Eti Maden dosyasını açıyorum. Hangi AKÇocukların cebine yüz milyonlarca dolar enjekte edildi?
Vurgunun Amerika, Rusya, Afrika, Finlandiya, Lüksemburg ayağında kimler var?
https://t.co/Ea59eIjbFO
Odatv'ciler 'ulen biz yıllardır fütü fütü diyoruz, dünyanın dört bir yanından saygın akademisyenler neler anlatmış öyle' şokunu yaşıyor muhtemelen.
Gülen'e Gandhi, Mandela, King sosu: Belgeselde kimler var https://t.co/zs0MUgvz2E
Ruşen Çakır için kendi mahallesinden olmayanlar yoktur, hiç olmamıştır. İpek Medya, Zaman ve Samanyolu gasp edilip kapatılırken 'temizlik kolay olmayacak' demeçleri veren 'cemaat uzmanı' şimdi 'böyle bir sansür dalgası görmedim' diyor.. Kendi mahallesine uğramasa sorun olmayacaktı demek ki !
Yaklaşık 2 ay önce Erenköy cemaatinin önde gelenlerinden muhterem Abdullah Sert Hocaefendi’nin hanımı şüpheli bir kamyon kazasıyla vefat etti, kendisi ve kızı ölümden döndü. Şimdi Hüdayi Vakfı hükümetle arasına mesafe koyan bir bildiri yayınladı. Dini Cemaatler üzerinde Aydınlıkçıların rehberliğinde oynanan derin bir oyun var. Allah basiret ve firaset lütfetsin.
15 Temmuz yargılamalarında muhalefette basın da yoktu. İmamoğlu davasında kendi partisi hariç muhalefet yok neyse ki basının bir kısmı var.
Payzın @sirintg soruyor; “Haber değeri yok mu” diye.
Kendisi de gazeteci ama 15 Temmuz davalarını takip ettiğini görmedim.Haber değeri yok muydu?
Karanlığa bir günde gelmedik.
Bazı dostlarım, Ahmet Dönmez’in “mor odalar”dan birinde, 5 Haziran 2024’te ziyaret ettiğimiz Fethullah Gülen Hocaefendi’nin güya “bizi tanımadığını” söylediğimi iddia ettiğini aktardı. Bu kesinlikle doğru değil.
Gazeteci arkadaşlarım Adem Yavuz Arslan ve Metin Yıkar’la birlikte yaptığımız ziyaretin amacı, Hocaefendi’nin öldüğü veya kaçırıldığı yönündeki iddiaların doğru olup olmadığını araştırmaktı. O günlerde kaldığı mekana giderek kendisini ziyaret ettik; fotoğraf ve videolarla hayatta olduğunu ve kaçırılmadığını kamuoyuna duyurduk. İzlenimlerimizi anlattığımız ortak yayınımız burada: https://t.co/bPpiXev8VB
Daha sonra başlayan vasiyet tartışmaları bağlamında bu ziyarete farklı anlamlar yüklendi. Dönmez, vasiyet belgesini sormak için beni aradığında bu ziyareti de sordu. Yukarıda paylaştığım yayında ne anlattıysam, aynısını söyledim. Gülen'in hayatta olduğunu ve kaçırılmadığını gözlerimizle gördüğümüzü, sağlık sorunlarının zaten bilindiğini, kendisiyle selamlaşıp duasını alarak ayrıldığımızı ifade ettim.
Kendisine refakat edenlerin, ziyaretimizden önceki günlerde Gülen'in daha iyi olduğu değerlendirmesini paylaştım. Bizim ziyaretimiz sonrasında, Osman Şimşek ve başka isimlerin Gülen'le görüşmelerini yansıtan videolarda oldukça sağlıklı diyalogların yaşandığını hatırlattım.
Bütün bunlara rağmen Dönmez’in aynı konuyu farklı platformlarda tekrar tekrar gündeme getirmesini ve üstelik söylemediğim bir sözü bana atfetmesini en hafif ifadeyle ayıplıyorum.
Hatırlayacaktır, yıllarca aynı kurumda çalıştığım Dönmez’e, Cemaat’le ilgili haberlerinin çizgisini OdaTV’nin bu konudaki takıntılı ve önyargılı yayınlarına benzettiğimi söylemiştim. “Hakkımda böyle düşünmenize sebep olan haberlerimden, ifadelerimden örnek verir misiniz?” diye sorduğunda, bunun için bir çetele tutmadığımı söylemiştim.
Ziyaretle ilgili sözlerimi çarpıtılması, maalesef bu değerlendirmemi doğrulayan yeni bir örnek oldu.
Üzüldüm, keşke haksız çıksaydım. Dilerim, bu yanlışlardan ders çıkarır, tekrar etmez.
Hemen size devredebilirim, hocam. Bunun için Ahmet Dönmez'in yalan söyleyip söylemediğini itiraf edebilecek kadar cesaret yetiyor. Veya yakın dostunuzun arkadaşının evine çöküp çökmediğini itiraf etmek de yardımcı olabilir. @profsamikarahan
Really, @cerenkenar? “shut up, Fetö’cü”
A journalist’s job is to challenge claims with facts, evidence and context; not to reproduce the vocabulary of power whenever scrutiny becomes inconvenient.
This is such a familiar modus operandi among Turkey’s “independent” journalists: when an argument becomes uncomfortable, don’t answer it…
just reach for the most politically loaded label available and use it to disqualify the person making it.
That reflex is revealing:
once you mark someone as illegitimate, you no longer have to engage with what they actually said.
And that is precisely where you fail.
You can disagree with @ademyarslan . You can challenge his reporting. You can prove him wrong.
But “shut up, FETÖ’cü” does none of that.
It simply replaces argument with stigma.
And when stigma is all that is left, the audience can usually see exactly what is missing: an answer.
And, Ceren, this is beginning to look less like an occasional lapse and more like a familiar playbook: when people do not want to seriously engage with the reporting of @cevheritv, @TarikToros , or @ademyarslan@ahamitbilici , the easier route is to reach for the same old label.
No need to rebut the investigation. No need to challenge the evidence. No need to explain what is factually wrong.
Just say “FETÖ,” and hope the stigma does the argumentative work for you.
That may still work inside Turkey’s exhausted political echo chambers. But it looks very different to an international audience. Outside that ecosystem, attaching a terrorism label to a journalist does not magically invalidate his reporting. Just saying.