Türk futbolunun en büyük başarısı nedir diye sorsalar, sanırım artık sahadaki sonuçları değil, sonuçlardan bağımsız olarak umut satabilme becerisini söylerim.
Çünkü biz dünyada belki de başarısızlığı bu kadar uzun süre başarı gibi pazarlayabilen ender milletlerden biriyiz.
Her turnuva öncesi aynı filmi izliyoruz. Bu kez farklıyız, bu kez hazırız, çok iyi bir jenerasyon geliyor. Sonra turnuva başlıyor ve birkaç hafta sonra eve dönüyoruz.
Eskiden milli takım kaybettiğinde insanlar gerçekten üzülürdü. Çünkü ortada kaçırılmış bir fırsat vardı. Şimdi ise kaybetmek bile kurumsallaştı. Maç bitiyor, teşekkür mesajları yayınlanıyor, videolar hazırlanıyor. Sanki Dünya Kupası’ndan elenmedik de yeni sezon ürün lansmanını tamamladık. Hatta bazen futbolun kendisi, reklam kampanyalarının arasına sıkışmış küçük bir ayrıntı gibi duruyor. Bir oyuncunun hangi arabaya bindiğini, hangi saat markasıyla çalıştığını, hangi şampuanı kullanıp hangi krakeri yediğini biliyoruz. Ama son üç beş maçta kaç ikili mücadele kazandığını bilmiyoruz. Eskiden başarı para getirirdi, şimdi bazen para başarıdan önce geliyor. Henüz büyük bir şey kazanmadan yıldız gibi yaşamak, kupaya dokunmadan efsane muamelesi görmek mümkün.
Belki de Türk futbolunun en büyük rakibi Almanya, İspanya ya da Arjantin değildir. Belki de en büyük rakibi kendi anlattığı hikâyedir. Çünkü biz futbol oynamaktan çok futbol hikâyesi anlatmayı seviyoruz. Daha ilk düdük çalmadan destan yazıyor, grup aşaması başlamadan yarı final hesapları yapıyoruz. Sonra sahadaki gerçeklik gelip suratımıza tokat gibi çarpıyor. O zaman da dönüp hakemi, çimi, fikstürü, havayı, şansı konuşuyoruz. Bir tek futbolu konuşmuyoruz.
Oysa dünyanın büyük futbol ülkeleri kendilerini olduklarından büyük göstermeye çalışmıyorlar. Çünkü gerçekten büyükler. Biz ise bazen büyük görünmeye çalışırken büyümeyi unutuyoruz. İşin acıklı tarafı şu, Bu ülkede yetenek de var, potansiyel de. Ama bir noktadan sonra formanın ağırlığı yerine reklam sözleşmelerinin ağırlığı hissedilmeye başlanıyor. Futbolun en acımasız tarafı budur. Sahaya çıktığında herkes eşitlenir. Takipçi sayısı, reklam anlaşmaları, mavi tikler, photoshop pozlar, bolca hamaset, bol sıfırlı primler anlamını yitirir. Geriye yalnızca karakter, mücadele, cesaret ve istek kalır. Dünya Kupası da biraz bunun turnuvasıdır. Kim daha çok isterse onun hikâyesi büyür, kim daha çok konuşursa değil. “Vatandaşlarımızdan özür dileriz…” cümlesini yeteri kadar duyduk. Yıllardır hikâyeyi sahada yazmak yerine mikrofonun önünde anlatmaya çalışıyoruz. Belki de sorun budur. Belki de bu yüzden her turnuva sonunda aynı cümleyi duyuyoruz, “Önümüze bakacağız...” Biz yıllardır önümüze bakıyoruz zaten. Belki de artık biraz aynaya bakmanın zamanı gelmiştir.
#BizimÇocuklar
#DünyaKupası2026
#WorldCup
#FifaDünyaKupası
Türk futbolunun en büyük başarısı nedir diye sorsalar, sanırım artık sahadaki sonuçları değil, sonuçlardan bağımsız olarak umut satabilme becerisini söylerim.
Çünkü biz dünyada belki de başarısızlığı bu kadar uzun süre başarı gibi pazarlayabilen ender milletlerden biriyiz.
Her turnuva öncesi aynı filmi izliyoruz. Bu kez farklıyız, bu kez hazırız, çok iyi bir jenerasyon geliyor. Sonra turnuva başlıyor ve birkaç hafta sonra eve dönüyoruz.
Eskiden milli takım kaybettiğinde insanlar gerçekten üzülürdü. Çünkü ortada kaçırılmış bir fırsat vardı. Şimdi ise kaybetmek bile kurumsallaştı. Maç bitiyor, teşekkür mesajları yayınlanıyor, videolar hazırlanıyor. Sanki Dünya Kupası’ndan elenmedik de yeni sezon ürün lansmanını tamamladık. Hatta bazen futbolun kendisi, reklam kampanyalarının arasına sıkışmış küçük bir ayrıntı gibi duruyor. Bir oyuncunun hangi arabaya bindiğini, hangi saat markasıyla çalıştığını, hangi şampuanı kullanıp hangi krakeri yediğini biliyoruz. Ama son üç beş maçta kaç ikili mücadele kazandığını bilmiyoruz. Eskiden başarı para getirirdi, şimdi bazen para başarıdan önce geliyor. Henüz büyük bir şey kazanmadan yıldız gibi yaşamak, kupaya dokunmadan efsane muamelesi görmek mümkün.
Belki de Türk futbolunun en büyük rakibi Almanya, İspanya ya da Arjantin değildir. Belki de en büyük rakibi kendi anlattığı hikâyedir. Çünkü biz futbol oynamaktan çok futbol hikâyesi anlatmayı seviyoruz. Daha ilk düdük çalmadan destan yazıyor, grup aşaması başlamadan yarı final hesapları yapıyoruz. Sonra sahadaki gerçeklik gelip suratımıza tokat gibi çarpıyor. O zaman da dönüp hakemi, çimi, fikstürü, havayı, şansı konuşuyoruz. Bir tek futbolu konuşmuyoruz.
Oysa dünyanın büyük futbol ülkeleri kendilerini olduklarından büyük göstermeye çalışmıyorlar. Çünkü gerçekten büyükler. Biz ise bazen büyük görünmeye çalışırken büyümeyi unutuyoruz. İşin acıklı tarafı şu, Bu ülkede yetenek de var, potansiyel de. Ama bir noktadan sonra formanın ağırlığı yerine reklam sözleşmelerinin ağırlığı hissedilmeye başlanıyor. Futbolun en acımasız tarafı budur. Sahaya çıktığında herkes eşitlenir. Takipçi sayısı, reklam anlaşmaları, mavi tikler, photoshop pozlar, bolca hamaset, bol sıfırlı primler anlamını yitirir. Geriye yalnızca karakter, mücadele, cesaret ve istek kalır. Dünya Kupası da biraz bunun turnuvasıdır. Kim daha çok isterse onun hikâyesi büyür, kim daha çok konuşursa değil. “Vatandaşlarımızdan özür dileriz…” cümlesini yeteri kadar duyduk. Yıllardır hikâyeyi sahada yazmak yerine mikrofonun önünde anlatmaya çalışıyoruz. Belki de sorun budur. Belki de bu yüzden her turnuva sonunda aynı cümleyi duyuyoruz, “Önümüze bakacağız...” Biz yıllardır önümüze bakıyoruz zaten. Belki de artık biraz aynaya bakmanın zamanı gelmiştir.
#BizimÇocuklar
#DünyaKupası2026
#WorldCup
#FifaDünyaKupası
Ah namaz kılan idareciler ah! Tarih sizi İslam kadınını annelik ve ev hanımlığı dışında tır şöförlüğüne kadar hemen her alanda çalışmaya teşvik ederek aileyi çökerten insanlar olarak hatırlayacak!
Asıl sorun öz eleştiri eksikliğidir.
İçsel eleştiri olmadan, başınıza gelen her şey başkasının suçu olur.
Eşinizle aranız bozulur.
Ailenizle.
Arkadaşlarınızla.
Sonunda yalnız kalırsınız.
Bu özeleştiri eksikliği, kendini bir kurban olarak görmene yol açıyor.
Dünya sana kötü davranıyor.
Hayat adaletsiz.
Çaresiz hissediyorsun. Sanki bir lanet gibi.
Müzisyen ve ses eğitmeni Emre Yücelen, Celal Karatüre’nin sesini analiz etti:
- Sanki eski İstanbul’da sahneye çıkan meddahlar gibi hem gülümsersin hem de kıssadan hisse alırsın.
- İlahi söyleyen modern bir meddah, hakikaten orijinal bir karakter.
@ogretmenlersyfs Sayın hocam; fedakarlık demek çoluk-çocuğa kendimizi maskara etmek demek değildir. Elbette büyük bir kinle hareket etmek doğru değil ama ceza da eğitimin bir parçasıdır. Ve o da eğitir, öğretir. Öğretmenlik vakarını korumak adına şikayetçi olmalıydınız. Siz bilirsiniz.
Papa II. Urbanus, 27 Kasım 1095'de Clermont Konsili sırasında din adamlarından ve halktan oluşan büyük bir kalabalığa hitap etti. Ortaçağ'ın en etkili konuşmalarından birini yaparak, Avrupa'daki bütün Hristiyanları, Kutsal Toprakları geri almak için Müslümanlar'a karşı savaşa çağırdı. “Deus vult!” yani “Tanrı bunu istiyor!” haykırışıyla bitirdiği konuşması 200 yıl sürecek Haçlı Seferleri'ni başlattı. Haçlı Seferleri sonucunda yüzbinlerce Müslüman, Hristiyan ve Yahudi katledildi. Haçlılar'ın Ortadoğu'da kurduğu devletler, Türkler'in birkaç asır süren mücadelesi sonucunda yokedildiler.
Papa 14. Leo bir tesadüf eseri olsa gerek Haçlı seferlerini başlatan konuşmanın 930. yıldönümünde 27 Kasım'da ülkemize geldi
İHH Başkanı Bülent Yıldırım:
"Cemaatlere sesleniyorum. Binlerce mensubunuz var. Okullarınız var, kurslarınız var. Yahu bunları bir kez indirin meydana
Meydanlara inmesini bilmeyen cemaatler hesabını vereceksiniz
Meydanlara inmesini bilmeyen STK'lar hesabını vereceksiniz
Gazzeyi yalnızlaştıranlar hesap vereceksiniz"
Bir kadın cenazeler hakkında konuştu:
“Anneni kaybedeli üç gün olmuş içerden bir tanesi diyor ki benimkine tatlı koyma.
Ülkemizin bazı kültürel adetlerden vazgeçmesi gerektiğini düşünüyorum.”
@ogretmenlersyfs Kontenjanlar sınavdan önce belirlenmeli. İlk 50’ye giren atanacağım diye sevinirken kontenjan açıklandıktan sonra büyük yıkım yaşıyor. Sınava hazırlık en az 1 yıl sınav sonrası atamayı bekleme süresi nerdeyse 2 yıl sonuç hüsran. Yazık giden (en az) üç yıla, umutlara, emeklere..
#AbdurrahmanBalci Bu devirde sokak ortasında, sırf biraz sessiz olun diye uyardı diye bir genci organize bir şekilde öldürmek ne demek ya? Adalet geç kalmamalı ve gereken karar acil çıkarak suçlular cezalandırılmalıdır!
12 yıllık zorunlu eğitimde ısrar edilirse gelecekte köyde çiftçi, şehirde usta, zanaatkar, esnaf kalmayacak. Bu sektörü düzensiz sığınmacılar dolduracak. Zorunlu eğitimden geçen çobanlığı, çiftçiliği, zanaatkarlığı kendisine yakıştıramıyor. Bu sektörleri Sığınmacılar dolduruyor.
12 yıllık zorunlu eğitim, 12 yıllık sorunlu eğitim oldu. Yeni eğitim modeli 1+5+3+3 olmalı, ortaokuldan sonra zorunlu eğitim kaldırılmalı, mesleki ve teknik eğitim, çıraklık eğitimi verilmelidir. Herkese lise ve üniversite eğitimi vermek, sürdürülebilir bir uygulama değildir.
Öğretmen dövüldüğünde, tartaklandığında, öldürüldüğünde gerekli tepkiyi veremeyenler, imamın dizindeki çizikle bir bardakta fırtına koparıyorlar. Yazıklar olsun.