Rasûlullah'ın (sav) yanına bir adam geldi ve "ben çok unutkan biriyim yâ Rasûlallah" dedi. Efendimiz de "her gün üç kere şu duayı oku (o zaman unutmazsın)" buyurdular:
"Allahümmec'al nefsî mutmeinneten tü'minü bi-likâike ve tekna'u bi-'atâike ve terdâ bi-kazâike"
(Mesâbîh)
Her gün kuşluk namazından sonra, "kuşluk senindir, güzellik senindir, nimet senindir. eğer rızkım gökte ise yere indir. uzakta ise yaklaştır. haram ise helâl et. dar ise genişlet ve elime ilet." diye dua edelim.
Kim Yâsîn Suresi’nin ilk dört âyetini
şu anlatacağım okursa, ona zenginliğin kapısı açılır, fakirliğin kapısı kapanır ve bereket hazinesi ona verilir.
Unutmamak için kaydedin.
"Yâ Sîn… Allah’ım! Sen bir çekirdeğe ağacı, bir damlaya insanı sığdıransın. Bu iki harfin sinesine sakladığın sırlar hürmetine, benim için de rahmetinin saklı hazinelerini aç. Azımı çok eyle.
Vel Kur’ânil Hakîm…
Hikmet dolu Kur’ân’a yemin olsun.
Allah’ım! Bize Seni tanıtan, bizi bize tanıtan, kabir karanlığının arkasında ebedî bir sabah bulunduğunu haber veren, ölümü yokluk olmaktan çıkarıp Sana kavuşmanın kapısı yapan ve
Gökyüzünü bir kitap gibi önümüze açan; güneşi bir kandil, yıldızları birer âyet, yeryüzünü rahmetinin bir sofrası gibi okumayı öğreten hikmetli Kur’ân hürmetine…
Hayatımdaki düğümleri hikmetinle çöz. Rızkımın önündeki engelleri kaldır.
İnneke le minel murselîn…
Sen gönderilmiş peygamberlerdensin.
Allah’ım! Efendimizin dünyaya gelişiyle yetimlerin başını okşayan merhamet, günahkârlara açılan tövbe kapısı, yolunu kaybedenlere doğan hidayet güneşi hürmetine, Çöllerin ortasından doğup asırları aydınlatan o Şems-i Hidayet hürmetine, benim beklediğim hayırları rahmetinden bana gönder.
Alâ sırâtın mustakîm…
Dosdoğru bir yol üzerindesin.
Allah’ım! Bütün yollar birbirine karıştığında sırât-ı müstakîmi gösteren Sensin.
Kuşları gökyüzünde yollarından şaşırtmayan, balığı denizin karanlığında rızkına ulaştıran, karıncayı toprağın altında nasibine götüren Sensin.
Güneşi her sabah doğacağı yere, nehirleri denize, bulutları susamış toprağa ulaştıran Sensin.
Beni de rızkıma ulaştır. Rızkımı da bana ulaştır. Yanlış kapılarda bekletme. Ey yolların sahibi! Beni doğru yoldan ayırma.
Ve Allah’ım Bu dört âyet hürmetine darlığımı genişliğe, fakirliğimi berekete, korkumu emniyete, hüznümü sürura çevir. Göğün hazineleri Senin, yerin hazineleri Senin. Veren Sensin, çoğaltan Sensin, bereketlendiren Sensin. Bana zenginliğin kapılarını aç."
Bu 4 âyeti 7 gece, 21 kere bu manalarla tesbih gibi çekin.
Allah size zenginliğin kapısını açar.
Sâliklerin (manevî yolculuk yapanların) deneyip de doğruluğunu tecrübe ettikleri hususlardan biri de şudur ki: Her kim "Yâ Hayyu Yâ Kayyûm, Lâ İlâhe İllâ Ente" sözünü çokça tekrar ederse, bu o kişiye kalp ve zihin canlılığı kazandırır.
-İbn Kayyım
Allah bir kulunu zengin etmek isterse karşısına bu duayı hiç çıkarmış.
Çünkü Süleyman (as) bu duayı yaptı ve Allah onun emrine rüzgârları ve cinleri verdi. Kuşların dilini öğretti ve benzeri görülmemiş bir ilim, hikmet ve kudret verdi. Ona hiç kimseye verilmemiş çok büyük bir zenginlik nasip etti.
Dua şu: "Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk bahşet! Şüphesiz Sen çok bahşedicisin!” (Sâd Sûresi 35)
Teheccüd vakti kalkın. Bu duanın sonu olan: "İnneke ente’l-Vehhâb.” ayetini 33 kere zikir gibi çekin. Peşine duanın tamamını yapın.
Bunu yaptığınızda, hazineleri sonsuz olan Allah size ummadığınız yerlerden rızıklar ihsan edecek.
Siz yeter ki samimiyetle isteyin, inanarak, kalben hissederek isteyin.
İnneke ente’l-Vehhâb…
İnneke ente’l-Vehhâb…
İnneke ente’l-Vehhâb…
Rabbim, bu dua hürmetine Süleyman (as)'a bahşettiği hükümdarlıktan size de nasip ederek sizi nimetlerine mazhar eylesin.
Yarın Çarşamba. İkindiye yarım saat kala bir dua vakti var. Efendimiz sav hendek savaşında pazartesi salı ve Çarşamba günleri dua etmiş ve çarsamba günkü ikindi vaktine doğru ettiği duası kabul olmuştu. Sahabe efendilerimizde daha sonra kendilerininde bu vakitte dua edip dualarına icabet edildiğini rivayet etmişler. İkindiye yarım saat kala 2 rekatlık hacet namazı( ilk rekatta subhaneke Fatiha 3 Ayetel kürsi, ikinci rekatta fatiha İhlas-Felak-Nas okunur) kılınarak dua edilebilir. Fırsatları değerlendirmek lazım.
Stanford üniversitesince yapılan araştırmada okula bir yıl geç başlamanın çocuğun dikkat ve hareketlilik düzeyini çarpıcı biçimde değiştirdiği bulunmuş. Buna göre bir yıllık erteleme dikkatsizlik/hiperaktivite görülme ihtimalini yüzde 73 oranında azaltıyor ve “anormal” düzeyde görülme olasılığının neredeyse silinmesi anlamına geliyor.
Çocuk psikiyatristi olarak uyarıyorum;
Çocuklarınızı ilkokula 72 aydan önce başlatmayın
sahîh-i buhârî’de rivayet edilen bir hadiste resûlullah ﷺ şöyle buyurur: “müminin misali, taze bir ekin gibidir. rüzgâr onu bir tarafa eğer, sonra yine doğrultur…” bu müminin hâlini anlatan ne kadar latif bir misaldir. dikkat edin, resûlullah ﷺ mümini dimdik duran bir dağa yahut yerinden oynamayan bir kayaya benzetmemiştir. taze bir ekin, rüzgâr estiğinde eğilir, bazen neredeyse yere değecek kadar bükülür. fakat kökü sağlam olduğu için yeniden doğrulur. mümin de böyledir. başına gelen musibetler karşısında hüzünlenebilir, yorulabilir, gözyaşı dökebilir. zaman zaman yükü ağır gelebilir. bunların hiçbiri imanının zayıflığını göstermez. asıl mesele, kalbinin kökünün nerede olduğudur. kökü Allah’a bağlı olan gönül, eğilse de kopmaz. sarsılsa da yerinden sökülmez. bugün insanlara, kendi güçlerine güvenmeleri telkin ediliyor. nefislerine dayanmayı, her şeyi tek başlarına başarabileceklerine inanmayı öğretiyorlar. hâlbuki müminin kuvveti, nefsinde değildir. kul, kuvvetini acziyetini bildiği gün bulur. kendi gücüne güvenen yorulur. rabbine güvenen ise yükünü ona havale eder. bunun içindir ki resûlullah ﷺ, “lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” zikrini cennet hazinelerinden bir hazine olarak haber vermiştir. bu söz, kulun bütün kuvvet iddiasından vazgeçip, gerçek kudret sahibine sığınmasıdır. Allah Teâlâ da şöyle buyurur: “sabret. senin sabrın ancak Allah’ın yardımıyladır.” sabrı veren de odur, dayanma gücünü ihsan eden de odur, kulunu düştüğü yerden kaldıran da odur. mümini ayakta tutan, Allah’ın lütfudur. kalp bu hakikati ne kadar derinden idrak ederse, o kadar sükûnet bulur. kul, rabbine olan ihtiyacını ne kadar çok hissederse, Allah da ona o kadar kuvvet, sebat ve yakîn ihsan eder. çünkü hakiki kuvvet, Allah’a dayanmayı öğrenen kalplere verilir.
Resulullah (sas) şöyle buyurdu.
Dağın tepesinde koyun güden çobanın ezan okuyup, kendi başına namaz kılması Rabbinin pek hoşuna gider de şöyle buyurur: “Şu kuluma bir bakın! Ezan okuyup namaz kılıyor, benden de korkuyor. Ben bu kulumu bağışladım, onu mutlaka cennetime koyacağım.
(Nesai)
Bu net benim ya. Canımın içi seviyor diye pilavın her türlüsünü, güneydoğu mutfağını öğrenip yapıyorum. İlk tadım anlarına bayılıyorum. O şaşırdıkça yeni tarifler denemek istiyorum 🫶🏻
Meryem validemiz, “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim” dediğinde; iffet ve hayânın hayatın kendisinden daha kıymetli olduğunu anlatıyordu.
Mûsâ عليه السلام ise bir kızın mehri olarak ömrünün on yılını harcadı. O kız Allah Teâlâ tarafından anlatılırken boyu, güzelliği veya görünüşü değil; “utangaç bir şekilde yürüyerek geldi” diye vasfedildi. Çünkü onun en değerli ziyneti hayâsıydı.
“Hayâ etmezsen dilediğini yap.” Böylece bize hayânın, bu zamanda en çok ihtiyaç duyduğumuz ve ne yazık ki en fazla kaybettiğimiz değerlerden biri olduğunu öğretti.
Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu, güler yüzlü bir bey yanıma geldi:
“Hocam, elinizi öpmek istiyorum.” dedi.
El öptürmekten pek hoşlanmadığım için, “Yanaktan öpüşelim.” dedim. Öpüştükten sonra merakla sordum:
“Hayrola, neden elimi öpmek istedin?”
“Hocam, üç yıl önce verdiğiniz bir seminere katılmıştım. O seminerden sonra hayatım değişti. Artık daha mutlu bir ailem var. Size teşekkür etmek için elinizi öpmek istedim.”
“Ne oldu, nasıl değişti hayatın?” diye sordum.
Bir süre düşündü, ardından anlatmaya başladı:
“Şirketimizin düzenlediği iki günlük seminerin sonunda şöyle demiştiniz:
‘Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir anne ve babanın en önemli görevi, çocuğunun çocukluğunu doya doya yaşayabilmesine imkân sağlamaktır.’
Hatta daha da ileri giderek:
‘Bir milletin en önemli görevlerinden biri, çocuklarının çocukluğunu doyasıya yaşayabileceği bir ortam oluşturmaktır.’ demiştiniz.
O an kendime şu soruyu sordum:
‘Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşayabilmesi için ne yapıyorum?’
Dokuz yaşındaki oğlum, ben işten eve geldiğimde beni görmemeye ve benden kaçmaya çalışıyordu. Çünkü onu görür görmez ilk sorum hep aynı oluyordu:
‘Oğlum, bugün ödevini yaptın mı?’
Gözlerini kaçırır, yapmadığını belli ederdi. Ben de hemen kızar, söylenir ve ‘Neden ödevini yapmıyorsun?’ diye çıkışırdım. Aramızda sürekli tartışmalar yaşanır, sonunda bütün aile huzursuz olurdu.
Seminerden çıktıktan sonra İstanbul’dan Kayseri’ye dönünceye kadar düşündüm. Otobüste bütün gece kendime şu soruyu sordum:
‘Ben nasıl bir babayım?’
Sonunda eşimle konuşmaya karar verdim. Ona:
‘Oğlumuz isterse beş yıl sınıfta kalsın ama çocukluğunu doya doya yaşasın. Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşaması için bilinçli bir çaba göstermedik. Gel, bundan sonra bunu değiştirelim.’ dedim.
Eşim hayretle yüzüme baktı:
‘Bu nasıl seminer böyle? Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken diğer çocuklar sınıflarını geçip ilerleyecek. Öyle şey olmaz!’ dedi.
Ama pes etmedim. Üç gece boyunca eşimle konuştum. Sonunda bana:
‘Peki, ne hâlin varsa gör.’ dedi.
Ertesi sabah eşofmanımı ve spor ayakkabılarımı kapının yanına bırakarak işe gittim. Akşam eve geldiğimde oğlumun gözlerinin içine baktım ve ilk kez:
‘Oğlum, bugün doya doya oynadın mı?’ diye sordum.
Hayretle yüzüme baktı ve “Hayır.” anlamında başını salladı.
‘O hâlde hazırlan, birlikte dışarı çıkıp oynayacağız.’ dedim.
Eşofmanlarımı giydim ve oğlumla birlikte sokağa çıktım. Bizi pencereden gören arkadaşları da aşağıya indiler. Akşam altıdan sekiz buçuğa kadar hep birlikte oynadık.
Eve döndüğümüzde ikimiz de toz toprak içindeydik. Birlikte duş aldık. Onu havluyla kurularken ikimiz de çok mutluyduk.
O günden sonra her akşam oğlumla oynamaya başladım. Her gün, hiç aksatmadan…
Aradan yedi sekiz gün geçmişti. Bir gün banyodan çıktıktan sonra onu havluyla kurularken kolumu tuttu, gözlerimin içine baktı ve:
‘Baba, ben seni çok seviyorum.’ dedi.
Hocam, o an nefesim kesildi. Gözlerim doldu, konuşamadım. Çünkü oğlumun bana daha önce hiç ‘Seni seviyorum.’ demediğini fark ettim. Daha da kötüsü, bunu hiç fark etmeden belki de ömür boyu yaşayabilirdim.
Ne büyük bir tehlikeymiş!
İki hafta sonra okuldan veli toplantısı için davet geldi. Önceki toplantılarda öğretmeni sürekli oğlumdan şikâyet ederdi:
‘Oğlunuz akıllı bir çocuk ama ödevlerini özensiz yapıyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itip kakıyor. Lütfen onunla ilgilenin.’ derdi.
Bu nedenle toplantıya gitmekten çekiniyordum. Eşime birlikte gitmeyi teklif ettim ama kabul etmedi. Tek başıma gittim. Mahcup olacağımı düşündüğüm için diğer velilerin öne geçmesine izin verdim. Öğretmenle yalnız konuşmak istiyordum.
Sonunda sıra bana geldi. Öğretmen yüzüme baktı, gülümsedi ve:
‘Siz bu çocuğa ne yaptınız?’ diye sordu.
Başımı öne eğdim. Çok kötü şeyler duyacağımı düşünüyordum.
‘Çok mu kötü, öğretmenim?’ diye sordum.
‘Hayır, tam tersine… Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor. Ödevleri düzeldi, dikkatli ve özenli çalışıyor. Tam istediğim öğrenci oldu. Siz bu çocuğa ne yaptınız?’ dedi.
Öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. Kulaklarıma inanamıyordum. İçimden sürekli:
‘Ah evladım, biz sana bugüne kadar neler yapmışız…’ diyordum.
Eve döndüğümde gözlerim ağlamaktan kıpkırmızıydı. Eşim yüzüme baktı ve:
‘O kadar mı kötü?’ diye sordu.
Cevap veremedim. Sadece ağladım. Bir süre sonra yaşananları ona da anlattım.
İşte bunun için elinizi öpmek istedim, Hocam. Oğlumun, küçük kızımın ve bütün ailemin hayatını değiştirdiniz.
Gerçekten de insanın ana vatanı çocukluğuymuş. Ana vatanı mutlu olan bir çocuk; okuluna, derslerine ve hayatına bütün gücüyle sarılıyormuş.”
“Gel, seni bir kez daha kucaklayayım.” dedim.
Kucaklaştık…
Çocuklar gülsün diye yaşayalım. Çünkü insanın ana vatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek ve oynayarak büyürse, gelecekte büyükler de güler. Büyükler mutlu olduğunda ise bütün ülke, hatta bütün insanlık gülümser.
Çocukların yüzündeki tebessüme hizmet eden herkese selam olsun…
Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Haklı bile olsa çekişip didişmeyen kimseye cennetin kenarında bir köşk verileceğine ben kefilim.
Şakadan bile olsa yalan söylemeyen kimseye cennetin ortasında bir köşk verileceğine kefilim.
İyi huylu kimseye de cennetin en yüksek yerinde bir köşk verileceğine kefilim.”
(Ebû Dâvûd, Edeb 7. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 58; İbni Mâce, Mukaddime 7)
@aykiri Televizyonda sosyal medyada gördüğümüz hayatları değil de var olan şartları kabul ederek çocuk büyütülebilir sanırım. Kral ve kraliçenin prenses ve prens çocuğu değil de dümdüz insan olabilmeyi kabul edebilmek belki de. Yoksa kazananı olmayan yarışa kurban edilmiş hayatlar oluyor
Dertli bir grup müslüman, Delail'ul Hayratın mobilden kolayca okunabilmesi için böyle bir uygulama geliştirmiş. Diğer uygulamalardan farkı daha kolay bir arayüzü olması bence. Yakın bir zamanda okunma usulüne dair eklentiler de olacakmış. Mevla Teala muvaffak eylesin. Bu güzel işi rtlerseniz sizin vesilenizle indirenlerden sebeplenirsiniz.