Sıkıntıların varsa bir kenara bırak.
Bir dakika boyunca sadece şu görüntüye bak.
Yakından bak.
Ellerdeki tencerelere bak.
Boş kaplara bak.
Kalabalığa bak.
İnsanların yüzlerine bak.
Sonra dön ve kendi hayatını düşün.
Canını sıkan şeyleri düşün.
Ertelenen planlarını düşün.
Kırıldığın insanları düşün.
Sonra tekrar bu görüntüye bak.
Çünkü burada insanlar hayallerinin peşinde koşmuyor.
Burada insanlar yarınlarının hesabını yapmıyor.
Burada insanlar sadece bugün hayatta kalmaya çalışıyor.
Bir lokma.
Bir tas yemek.
Bir gün daha yaşayabilmek için...
Bazılarımız nimetlerin içinde eksiklerini sayıyor.
Bazıları ise yokluğun içinde bir lokma nimete ulaşmaya çalışıyor.
İşte dünya bazen bu kadar ağır.
Bir tarafta sofraya ne koyacağını düşünenler...
Bir tarafta sofraya koyacak bir şey bulamayanlar...
Ve insan bazen hiçbir şey söyleyemiyor.
Sadece susuyor.
Çünkü bazı görüntüler konuşularak değil, vicdanla izleniyor.
Hasbinallah ve nimel vekil
Hasbinallah ve nimel vekil
Hasbinallah ve nimel vekil
Seri Devam...
BÖLÜM 4
Hasat Zamanı
1897 yılının sıradan bir yıl olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü tarihte bazı yıllar vardır; o yılın insanları bile neyin başladığını anlayamaz. Sonradan dönüp baktığınızda ise her şeyin o noktadan itibaren değiştiğini görürsünüz. İşte 1897 biraz böyle bir yıldı. Osmanlı Devleti dışarıdan bakıldığında yorgundu. Avrupa gazeteleri her hafta yeni bir çöküş senaryosu yazıyor, yabancı diplomatlar sarayın koridorlarında imparatorluğun ne kadar daha ayakta kalabileceğini hesaplıyordu. Fakat devletlerin dışarıdan görünen yüzü ile içeride kurduğu hesap çoğu zaman aynı şey değildir.
Bunu anlamak için küçük bir hikâye anlatayım.
Bir çiftçi düşünün. Tarlaya bakan herkes onun hiçbir şey yapmadığını sanıyor. Günlerce aynı yerde dolaşıyor. Toprağa bakıyor. Bekliyor. Yağmuru izliyor. Komşuları ise onunla alay ediyor. Çünkü ortada ürün yok. Ortada hasat yok. Ortada sonuç yok. Fakat kimsenin görmediği bir şey var. Çiftçi aslında toprağı hazırlıyor. Sonucu değil, zemini inşa ediyor. Hasat geldiğinde insanlar yalnızca çıkan ürünü görüyor. Oysa asıl iş aylar önce yapılmış oluyor.
Devletimiz de böyle çalışır.
1897'nin İstanbul'unda yaşanan bazı gelişmelere bugün baktığımızda, dönemin insanlarının göremediği başka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Çünkü saraylarda alınan bazı kararlar ertesi günün gazeteleri için değil, bazen torunların torunları için hazırlanır.
O gece yağmur yağıyordu.
Bu cümle kulağa önemsiz gelebilir.
Ama tarih bazen böyle başlar.
Bir yağmur gecesi.
Bir masa.
Üç kişi.
Ve açılmış bir harita.
Devletlerin çalışma mantığını bilen herkes şu gerçeği bilir: Büyük kırılmaların öncesinde görünmeyen toplantılar vardır. Sonradan ortaya çıkan sonuçların çoğu aslında yıllar önce verilmiş kararların gecikmiş yansımalarıdır.
İşte bu yüzden bazı tarihçiler olaylara değil, olaylardan önceki hazırlıklara bakar.
Çünkü savaşlar cephede başlamaz.
Darbeler sokakta başlamaz.
Devrimler meydanlarda başlamaz.
Hepsinin görünmeyen bir hazırlık dönemi vardır.
Osmanlı'nın son yüzyılında da durum farklı değildi.
İmparatorluk küçülüyordu.
Toprak kaybediyordu.
Borçlarla mücadele ediyordu.
Fakat aynı dönemde devlet aklı başka bir hesap yapıyordu.
Çünkü bazı yöneticiler günün sorunlarını çözmeye çalışırken, bazıları yüz yıl sonrasını düşünüyordu.
Bugün kulağa abartılı geliyor olabilir.
Ama tarihte bunun örnekleri çoktur.
Mesela Çin.
Yüzlerce yıl boyunca bazı hanedanlar kendilerinden sonraki nesiller için kayıtlar tuttu. Bugün kullanılan birçok devlet geleneği aslında onları oluşturan insanların göremeyeceği kadar uzak geleceğe bırakılmış miraslardır.
Aynı şeyi Roma yaptı.
Aynı şeyi İngilizler yaptı.
Aynı şeyi Ruslar yaptı.
Ve büyük devletlerin ortak özelliği hep aynı oldu.
Kendilerinden sonraki dönemi düşünmeleri.
İşte tam da bu yüzden 1897 yılında yazılan "Miras Planı" fikri var.
İlginç olan defterin kendisi değil.
İlginç olan zihniyet.
Çünkü bir devlet kendisini seçim dönemleriyle değil de yüzyıllarla ölçmeye başladığında ortaya bambaşka bir oyun çıkar.
Bugün yaşadığımız birçok gelişmenin kökeni de aslında burada yatıyor.
Çünkü insanlar olaylara bakıyor.
Devletler ise süreçlere.
İnsanlar sonuçları görüyor.
Devletler ise zamanın içindeki yönü görüyor.
Belki de bu yüzden tarihin bazı sayfaları ilk bakışta anlamsız görünür.
Ama yıllar geçtikçe parçalar yerli yerine oturmaya başlar.
Ve bir gün gelir...
Yüz yıl önce yazılmış sıradan bir notun bile aslında hiç de sıradan olmadığını fark edersiniz.
İşte o zaman insanın aklına şu soru gelir:
Acaba bazı hikâyeler gerçekten yaşanırken mi başlar?
Yoksa onlar çok daha önce mi yazılmıştır?
İşte burada ilginç bir soru aklınıza geliyordur.
1897 yılında bir saray odasında konuşulan şeylerin bugünle ne ilgisi olabilir?
Normal şartlarda hiçbir ilgisi olmaması gerekir.
Çünkü arada bir imparatorluk yıkıldı.
Savaşlar yaşandı.
Haritalar değişti.
Milyonlarca insan öldü.
Yeni devletler kuruldu.
Yeni nesiller geldi.
Eski nesiller toprağa karıştı.
Mantık bize şunu söyler:
Bu kadar büyük değişimin yaşandığı bir yerde yüz yıl önceki hesapların hiçbir önemi kalmaz.
Ama tarih bazen mantığı sevmez.
Çünkü tarihte bazı olaylar vardır, yaşandığı gün önemsiz görünür. Sonradan dönüp baktığınızda ise aslında bütün hikâyenin orada başladığını fark edersiniz.
Mesela bugün birçok insan Osmanlı'nın son dönemine baktığında yalnızca çöküş görüyor.
Borçlar.
İsyanlar.
Savaşlar.
Toprak kayıpları.
Gazete manşetleri.
Avrupa'nın baskıları.
Fakat gözden kaçan başka bir şey var.
Devletler yalnızca yükselirken plan yapmaz.
Bazen en büyük planlar geri çekilirken hazırlanır.
Bir satranç oyuncusunu düşünün.
Rakibi taşlarını toplamaya başlamış.
Seyirciler maçın bittiğini sanıyor.
Fakat oyuncu tahtanın tamamını görüyor.
Bugün kaybedeceği bir taşı, yarın kazanacağı oyunun bedeli olarak hesaplıyor.
Dışarıdan bakınca yeniliyor gibi görünüyor.
İçeride ise başka bir hesap dönüyor.
İşte Osmanlı'nın son dönemine bakarken insanların kaçırdığı şey biraz bu.
Çünkü o yıllarda devletin karşısındaki güçler yalnızca İstanbul'u konuşmuyordu.
Boğazları konuşuyorlardı.
Ortadoğu'yu konuşuyorlardı.
Petrolü konuşuyorlardı.
Hindistan yollarını konuşuyorlardı.
Akdeniz'i konuşuyorlardı.
Yani aslında bir imparatorluğun kaderini değil, gelecek yüzyılın haritasını tartışıyorlardı.
Ve ilginç olan şu.
Bugün haberlerde duyduğunuz birçok başlık da neredeyse aynı yerlerde dönüyor.
Karadeniz.
Doğu Akdeniz.
Kafkasya.
Suriye.
Irak.
Boğazlar.
Enerji yolları.
İnsan ister istemez düşünüyor.
Yüz yıl geçtiyse neden aynı coğrafya hâlâ dünyanın merkezinde?
Neden dünyanın en büyük güçleri hâlâ aynı bölgelerde hesap yapıyor?
Belki de cevap sandığımızdan daha basit.
Çünkü coğrafya değişmiyor.
Teknoloji değişiyor.
Silahlar değişiyor.
Liderler değişiyor.
Ama harita yerinde duruyor.
İşte bu yüzden bazı devletler seçim takvimiyle düşünürken bazıları haritayla düşünür.
Harita ise acele etmez.
Bazen yüz yıl bekler.
Bunu anlamak için küçük bir hikâye anlatayım.
Yaşlı bir bahçıvan varmış.
Her gün aynı ağacın dibine gider, toprağı düzenler, budama yapar, kökleri kontrol edermiş.
Bir gün torunu sormuş:
"Dede, bu kadar uğraştığın ağacın meyvesini sen yiyemeyeceksin ki."
Yaşlı adam gülmüş.
Sonra şöyle demiş:
"Ben de çocukken aynı soruyu kendi dedeme sordum."
İşte bazı işler böyledir.
Sonucu göreceğin için yapılmaz.
Gerektiği için yapılır.
Tarih boyunca güçlü devletlerin ortak özelliği de buydu.
Kendileri için değil.
Kendilerinden sonrakiler için çalışmaları.
Bu yüzden bazen bir dönemin insanları yapılan hazırlıkları anlamaz.
Hatta çoğu zaman yapılan hazırlıklarla alay eder.
Bugün dönüp arşivlere baktığınızda bunun yüzlerce örneğini görürsünüz.
Demiryolları yapılırken gereksiz denildi.
Barajlar yapılırken para israfı denildi.
Fabrikalar kurulurken boş yatırım denildi.
Limanlar büyütülürken ihtiyaç yok denildi.
Yıllar geçti.
Aynı yatırımlar ülkenin omurgasına dönüştü.
Çünkü büyük planların en büyük sorunu şudur:
Meyvesi hemen çıkmaz.
Ve insanların çoğu yarını görmek ister.
Yirmi yıl sonrasını değil.
Belki de bu yüzden tarihin bazı sayfaları yanlış okunuyor.
Çünkü insanlar sonuçlara bakıyor.
Süreçlere değil.
Mesela bir devletin büyümesi dediğimiz şey tam olarak nedir?
Tank sayısı mı?
Ekonomi mi?
Nüfus mu?
Toprak mı?
Yoksa bunların hepsinden daha farklı bir şey mi?
Çünkü tarihe baktığınızda bazı devletlerin çok güçlü ordulara sahip olup yok olduğunu görüyorsunuz.
Bazılarının devasa ekonomileri vardı.
Onlar da dağıldı.
Bazılarının nüfusu yüz milyonları aşıyordu.
Onlar da tarihe karıştı.
Demek ki mesele yalnızca güç değil.
Asıl mesele süreklilik.
Yani değişen dünyaya rağmen ayakta kalabilmek.
Belki de 1897'nin asıl sırrı burada saklı.
Çünkü o yıllarda dünyanın en büyük sorusu Osmanlı'nın ne zaman çökeceğiydi.
Bugünün insanı için bu sorunun cevabı belli.
Ama o günün insanı geleceği bilmiyordu.
Ve işte tam burada çok ilginç bir ayrıntı ortaya çıkıyor.
Bir devletin son döneminde yaşayan insanlar genellikle ikiye ayrılır.
Bir grup her şeyin bittiğine inanır.
Diğer grup ise her şeyin düzeleceğine.
Fakat tarihin ilginç tarafı şudur.
Bazen ikisi de yanılır.
Çünkü tarih düz çizgi halinde ilerlemez.
Çöküş gibi görünen şey dönüşüm olabilir.
Zafer gibi görünen şey ise başlangıçtaki son hata olabilir.
İşte bu yüzden bazı dönemler yıllar sonra yeniden okunur.
Bugün 1897'ye baktığımızda yalnızca bir tarih görmüyoruz.
Bir zihniyet görüyoruz.
Kısa vadeyle uzun vadenin mücadelesini görüyoruz.
Günü kurtarmak isteyenlerle geleceği hazırlamak isteyenlerin mücadelesini görüyoruz.
Ve belki de en önemlisi şu soruyla karşılaşıyoruz:
Gerçekten büyük olan nedir?
Bugünü kazanmak mı?
Yoksa yüz yıl sonra bile etkisi devam edecek bir adım atmak mı?
Bu sorunun cevabı kişiden kişiye değişebilir.
Ama tarihin cevabı oldukça nettir.
Bugün isimlerini hatırlamadığımız binlerce insan yaşadı.
Dönemlerinin en güçlü isimleriydiler.
Gazeteler her gün onlardan bahsediyordu.
Meydanlar onların adını konuşuyordu.
Fakat bugün kimse onları hatırlamıyor.
Buna karşılık bazı insanlar vardı.
Onlar manşetlerde değildi.
Kalabalıkların önünde değildi.
Hatta yaşadıkları dönemde çoğu kişi isimlerini bile bilmiyordu.
Ama kurdukları sistemler, attıkları temeller ve bıraktıkları miras hâlâ yaşamaya devam ediyor.
İşte insanın aklına takılan soru tam da burada başlıyor.
Acaba tarihte gerçekten görünen kişiler mi oyunu oynuyordu?
Yoksa görünmeyenler mi?
Çünkü bazen perde önündeki hikâye başka olur.
Perde arkasındaki hikâye ise çok başka.
Ve tarihin en ilginç tarafı da budur.
Perde kapanmadan hangisinin gerçek olduğunu asla bilemezsiniz.
(devam edecek)
....
İnsanlar devleti hep aynı yerlerde arıyor.
Makamlarda.
Karargâhlarda.
Bakanlıklarda.
Gizli toplantılarda.
Oysa kimse asıl soruyu sormuyordu.
Devlet kimi izliyordu değil...
Devlet kimi yetiştiriyordu?
Çünkü devlet bazen sizin aklınıza dahi gelmeyecek insanları kullanıyordu.
Hatta isimlerini duysanız bile inanmayacağınız insanları.
Tam da bu yüzden dosyada gerçek isimler yoktu.
Sadece kodlar vardı.
KOD: KARTAL
KOD: FENER
KOD: SAHNE
KOD: YANKI
KOD: PUSULA
KOD: REJİSÖR
KOD: AKSİYON
KOD: MİRAS
İlk bakışta hiçbir anlam ifade etmiyorlardı.
Fakat her kodun altında onlarca yıllık kayıt bulunuyordu.
Bazıları tek bir şehirde görev yapmıştı.
Bazıları kıtalar arasında dolaşmıştı.
Bazıları ise milyonlarca insanın gözünün önünde yaşamıştı.
İnsanlar onları tanıyordu.
Fakat gerçekte kim olduklarını bilmiyordu.
İşte dosyanın en ürkütücü kısmı da buydu.
Çünkü bazen en görünmez kişi...
Herkesin tanıdığı kişidir.
Bazı sayfaların üstünde geleceğe ait tarihler var.
Bazılarının yanında ise kırmızı mühür bulunuyor.
AÇILMAYACAK.
BEKLENECEK.
AKTİF DEĞİL.
Dosyaların ise sonunda yeni bölümler var.
Daha önce kimsenin açmadığı bir bölümler.
Kapağın üzerinde yalnızca üç kelime yazıyor.
UYUYAN DOSYALAR LİSTESİ
Devamı yarın...
Normalde kimse iki yıl sonrasının biletini bugün kesmez.
Hele ki tren çok yakında kalkmayacaksa.
Garip olan bilet değil.
Gişenin bu kadar erken açılması.
Çünkü bazı yolculuklar hareket ettiğinde değil, hazırlık başladığında başlar.
Ama bazı istasyonlarda yıllar konuşulur.
Bazı peronlarda ise sadece dört anons kalmıştır.
4....
Yani; Takvimin on birinci kilidi.
Kış kapıyı çalmadan hemen önce.
Son yaprağın düşeceği günü bekle.
Bunu bugün yazıyorum.
Çünkü 2027'de herkes zaten konuşuyor olacak.
Şu an yürüyen sürecin adı kamuoyunda başka.
Masalarda başka.
Televizyonlarda gördüğünüz tartışmaların büyük bölümü dikkat dağıtmak için değil...
Ama asıl konunun yanında çok küçük kalıyor.
Çünkü gerçek plan seçim kazanmak değil.
Gerçek plan seçimlere ihtiyaç duymayacak kadar güçlü bir sistem kurmak.
Bunun için üç ayrı çalışma yıllardır eş zamanlı ilerliyor.
Birincisi kadro.
İkincisi veri.
Üçüncüsü koordinasyon.
Çoğu insan hâlâ siyasetin konuşmalardan ibaret olduğunu sanıyor.
Oysa son dönemde konuşanlar değil, rapor hazırlayanlar yükseliyor.
Mikrofon tutanlar değil.
Dosya tutanlar.
Bu yüzden önümüzdeki dönemin en etkili isimlerinin yarısını halk ilk kez duyacak.
Çünkü onlar ekranlarda değil.
Sistemin içinde büyüdüler.
Asıl hazırlık da burada.
İnsanlar bir sabah uyandığında her şeyin aniden değiştiğini düşünecek.
Oysa değişim çok önceden başlamış olacak.
Bazı kurumların neden büyütüldüğü...
Bazı yetkilerin neden toplandığı...
Bazı isimlerin neden sessizce öne çıkarıldığı...
Ancak geriye dönüp bakıldığında anlaşılacak.
Bugün herkes sonucu tartışıyor.
Ben sürecin kendisinden bahsediyorum.
Kapılar açıldı.
İnsanlar hâlâ koridorda olduklarını sanıyor.
Oysa bazıları çoktan bir sonraki odaya geçti.
Gazze'de çocuklarımız okula giderken çantalarında ağır bir şey taşıyor.
Ölüm ihtimalini.
Kimi yetim.
Kimi öksüz.
Kimi hem yetim hem öksüz.
Gökyüzünde drone sesi var.
Her an bir füze düşebilir.
Her an son anları olabilir.
Ama yine de okula gidiyorlar.
Çünkü korkularından daha büyük bir şeyleri var.
İnançları.
Biz hayata tutunmak için sebepler ararken, onlar enkazların arasında Allah'ın verdiği söze tutunuyor.
Rahman onlara bir söz verdi.
Cennet.
Belki bu yüzden dünyanın en ağır yükünü taşıyan çocuklar,
en dik yürüyen çocuklar oluyor.
Gerçekleştikten sonra bir olaya yorum yapmak kolaydır.
Asıl imkansız olan, henüz ortada hiçbir gelişme yokken yaklaşan süreci dile getirebilmektir.
Temmuz 2026 dönemi sonrası dünya YUNANİSTAN / TÜRKİYE savaşı ile çalkalanacak.
Gerekli uyarıları yapmamıza rağmen İsrail’in kuklası olan Yunanistan geri adım atmadı.
(devam edecek)
Daha önce sizlere bir sancaktan söz etmiştim...
Tarihin tozlu raflarında unutulmuş bir sancaktan değil; yüzyılları aşan bir iradeden, aynı kıbleye dönmüş yeminlerin bıraktığı izlerden bahsetmiştim.
Emevilerden Osmanlı'ya uzanan o çizgi... Kimi zaman görünür, kimi zaman sessizdi. Fakat hiçbir zaman tamamen kaybolmadı.
Sonra önümüze tabloyu koyduk.
Sonuç; Suriye...
Sonuç; Irak...
Sonuç; Yemen...
Sonuç; Libya...
Ve Afrika'nın sessiz kalan birçok köşesi...
Bazı yerlerde süreç tamamlandı, bazı yerlerde ise temizlik hâlâ devam ediyor.
Bugün ise dikkatlerinizi başka bir noktaya çevirmek istiyorum.
İç cephe...
Asıl mesele de zaten budur.
Hatırlayın...
TBMM'deki gizli oturum öncesinde neler anlattığımı bir kez daha hatırlayın.
O gün söylenenler birçok kişiye uzak geldi.
Birileri ihtimal dedi.
Birileri senaryo dedi.
Birileri sessiz kaldı.
Fakat geçen zaman, sözlerin sahibi değildir.
Geçen zaman, hakikatin şahididir.
Ve geçen zaman konuştu.
Bugün dönüp baktığınızda, o gün işaret ettiğim başlıkların birer birer gündeme geldiğini görüyorsunuz.
Şimdi ise yeni bir eşiğin önündeyiz.
Son hazırlıklar...
Son planlamalar...
Son hesaplaşmalar...
Her şey kamuoyunun önünde yaşanmaz.
Bazı gelişmeler manşetlere düşmeden önce şekillenir.
Bazı kararlar duyulmadan önce alınır.
Bazı yollar görünmeden önce yürünür.
İnsanlar olayı gördüğünde konuşmaya başlar.
Ekranlar açılır.
Uzmanlar çoğalır.
Yorumlar yapılır.
Fakat ben size başka bir şeyi hatırlatıyorum.
Herkes olay olduktan sonra konuşur.
Biz ise işaretleri olay olmadan anlatmaya çalışıyoruz.
Çünkü hakikat bazen gürültünün içinde değil...
Sessizliğin içinde yürür.
Esselamu aleyküm hakikatin izini süren kardeşlerim.
Kimi insanlar yaşananlara bakar. Kimi insanlar ise yaşananların neden yaşandığını anlamaya çalışır.
Bu makale serisini okumaya başlamadan önce sizden tek bir şey istiyorum; gündelik tartışmaları, televizyon ekranlarını ve size gösterilen resmi bir kenara bırakın.
Çünkü okuyacağınız satırlar; görünenin değil, görünmeyenin izlerini sürüyor.
Bazı olaylar vardır, yaşanır ve unutulur...
Bazı olaylar vardır, yaşanır ama arkasında yüzyılların hesabını taşır.
İşte bu makale de tam olarak bunun içindir.
Bir haberden fazlasını...
Bir manşetten derinini...
Bir olayın perde arkasındaki yürüyüşü anlamak isteyenler için...
Kalbinizle okuyun.
Çünkü bazen tarih, bağırarak değil...
Fısıldayarak gelir.
(devam edecek)
Gazze’de tanıdığım küçük bir kız...
İsmi Lian.
Çocukların, yıkılan bir evin enkazının altından arkadaşlarını kurtarmalarına yardım ettikleri bir sahneyi resmetmiş.
"Evimiz yıkılsa bile, el ele tutuşursak, binada yalnız kalmayız."
Resimdeki kelebekler umudunu simgeliyor.
Tüm çocukların güvenli ve güzel bir hayata doğru uçabilmelerini diliyor.
Tarih boyunca bu ümmeti neyin ayakta tuttuğunu gerçekten biliyor musun kardeşim…? Sana şimdi televizyonların anlatmadığı bir sır vereceğim… Çünkü insanlar yüzyıllardır aynı hatayı yapıyor… Gücü yanlış yerde arıyorlar… Kimi altına tapıyor… Kimi tankın namlusuna güveniyor… Kimi petro-doların sonsuza kadar akacağını sanıyor… Kimisi de gökdelenlerin gölgesinde “medeniyet” kurduğunu düşünüyor… Ama tarih denen o büyük mezarlık bize başka bir şey söylüyor… Bir milletin gerçek gücü ne kasasında saklıdır… Ne de saraylarında… Bir milletin gerçek gücü; gecenin bir vakti sessizce açılan bir mushafın içindedir kardeşim…
Bak… Roma’nın orduları vardı… Perslerin hazineleri vardı… Firavun’un nehirleri vardı… Nemrut’un ateşi vardı… Ama bugün hangisi ayakta…? Hangisi kaldı…? Hepsi toprak oldu… Hepsi tarihin çöplüğüne gömüldü… Ama bir kitap hâlâ dimdik ayakta… Bir kitap hâlâ milyonlarca insanın kalbini titretiyor… Çünkü Kur’an sadece okunacak bir metin değildi… O bir ümmetin omurgasıydı… Bir milletin ruhuydu… Çöküş anlarında ayağa kaldıran son nefesti…
İşte bunu en iyi bilen adamlardan biri de Osman bin Affan’dı… Osman bin Affan
Yıllar geçmişti… İslam artık çölleri aşmıştı… Şam’a ulaşmıştı… Mısır’a ulaşmıştı… Azerbaycan’a dayanmıştı… Türkistan’ın yollarına kadar yürümüştü… Farklı kavimler Müslüman oluyordu… Farklı diller… Farklı lehçeler… Farklı ağızlar… Ve tam o sırada görünmeyen bir tehlike büyümeye başladı… İnsanlar aynı Kur’an’ı farklı okuyordu… Önce küçük tartışmalar başladı… Sonra sesler yükseldi… Sonra herkes kendi okuyuşunu “tek hakikat” sanmaya başladı…
Ve bir gün… Cepheden dönen bir sahabe Medine’ye geldi… Yüzü korkudan bembeyazdı… Çünkü gördüğü şey düşman ordusu değildi… İçerden başlayan çözülmeydi… O adam Huzeyfe bin Yemân’dı… Huzeyfe bin Yemân
Koşarak Osman bin Affan’ın yanına geldi… Ve tarihe geçecek o cümleyi söyledi:
“Bu ümmet, Yahudi ve Hristiyanların ayrılığa düştüğü gibi dağılmadan yetiş…”
Bak şimdi kardeşim… Bu söz sıradan bir söz değildi… Bu bir alarmdı… Çünkü ümmetler dışardan gelen toplarla hemen yıkılmaz… Önce içeriden çözülür… Önce aynı kitaba bakan gözler ayrılır… Önce aynı kıbleye dönen insanlar birbirine yabancılaşır… Sonra düşman gelir ve sadece enkazı toplar…
İşte Osman bin Affan bunu gördü… Ve ayağa kalktı…
Ne yaptı biliyor musun…?
Yeni saray yaptırmadı…
Ordunun maaşını artırmadı…
Altın dağıtmadı…
Tahtını büyütmedi…
Mushaf çoğalttı kardeşim…
Çünkü biliyordu…
Bir millet aynı ayete bakmayı bırakırsa… Aynı safta duramazdı…
Gece gündüz yazıcılar toplandı… Ayetler tek tek yazıldı… Medine’de hazırlanan mushaflar İslam beldelerine gönderildi… Şam’a… Kufe’ye… Basra’ya… Yemen’e… Mekke’ye… Çünkü Osman bin Affan şunu anlamıştı:
“Kur’an giderse… Ümmet çözülür…”
Ve bugün insanlar hâlâ aynı yanlışı yapıyor…
Bazıları ümmeti ayakta tutanın petrol olduğunu sanıyor…
Bazıları Amerika’dan gelen silahları “güç” zannediyor…
Bazıları Batı’dan gelen kredileri kurtuluş görüyor…
Hayır kardeşim…
Bu ümmeti bugüne kadar ne saraylar taşıdı…
Ne krallar…
Ne sınırlar…
Ne de süslü ordular…
Bu ümmeti ayakta tutan şey; gecenin karanlığında sessizce açılan mushaflar oldu…
Bir annenin titreyen dudakla okuduğu Yâsîn oldu…
Bir yetimin ezberindeki Fâtiha oldu…
Bombaların altında ezber yapan çocuklar oldu…
Bir mücahidin cebinde taşıdığı küçücük bir ayet oldu…
Çünkü tarih bize bunu defalarca gösterdi…
Kudüs düştü kardeşim…
Kudüs
Mescidler yakıldı…
Kadınlar ağladı…
Çocuklar öldü…
Ama bir çocuk çıktı… Bir köşede Kur’an okumaya devam etti… Ve şehir yeniden ayağa kalktı…
Bağdat yandı…
Bağdat
Dicle günlerce kan aktı…
Kitaplar nehre atıldı…
Âlimler öldürüldü…
Kütüphaneler kül oldu…
Ama Kur’an hafızların göğsünde yaşamaya devam etti… Ve ümmet yeniden doğruldu…
Moğollar geldi…
Şehirleri ezdi…
Minareleri yıktı…
Ama bir şeyi yok edemediler kardeşim…
Kur’an’ı…
Çünkü Kur’an taşta değildi…
Kalpteydi…
Ve kalpte duran bir şeyi hiçbir ordu söküp atamazdı…
Bak şimdi sana başka bir şey anlatacağım…
Resûlullah ﷺ Medine’de ne inşa ediyordu biliyor musun…?
İnsanlar bugün gökdelen dikiyor…
Ekonomi anlatıyor…
Faiz hesaplıyor…
Ama Resûlullah önce insanın ruhunu ayağa kaldırıyordu…
Çünkü biliyordu…
Ruhu çöken bir ümmetin elindeki silah da işe yaramazdı…
Hazinesi de…
Ordusu da…
Mescid-i Nebevî’nin yanında küçücük bir bölüm vardı…
Üstü gölgelikli…
Adı Suffe…
Orada kalan insanlar dünyanın gözünde fakirdi kardeşim…
Kimisinin ayakkabısı yoktu…
Kimisinin sırtında tek bir elbise vardı…
Günlerce aç kalanlar vardı…
Ama Resûlullah onların Kur’an’dan uzak kalmasına razı olmuyordu…
Bir gece düşün şimdi…
Medine sessiz…
Rüzgâr hafif hafif esiyor…
Suffe ehli aç…
İçlerinden biri gün boyu hiçbir şey yememiş…
Karnına taş bağlamış…
Gözleri kararıyor…
Ama yine de Resûlullah’ın halkasından ayrılmıyor…
Neden biliyor musun…?
Çünkü orada ayet okunuyor kardeşim…
Adam aç…
Ama ruhu Kur’an’a doymak istiyor…
İşte bugünün insanı bunu anlamıyor…
Bugün insanlar midelerini büyüttü…
Ama ruhlarını aç bıraktı…
Evler doldu…
Kalpler boşaldı…
Telefonlar akıllandı…
İnsanlar aptallaştı…
Herkes her şeyi biliyor…
Ama kimse neden çöktüğünü bilmiyor…
Çünkü Kur’an ikinci plana atıldı…
Ve ümmetin omurgası kırıldı…
Bak kardeşim…
Ashab-ı Suffe tarihin en garip insanlarıydı…
Açtılar…
Ama dimdiktiler…
Fakirlerdi…
Ama dünyanın kaderini değiştirdiler…
Çünkü onların elinde sadece kılıç yoktu…
Kalplerinde Kur’an vardı…
Öyle günler oluyordu ki…
Bir sahabe evine yiyecek götüremiyordu…
Ama yeni inen ayeti ezberlemek için sabahlıyordu…
Çünkü onlar Kur’an’ı sadece kitap görmüyordu…
Can damarı görüyorlardı…
Hatta açlıktan bayılan sahabeler olmuştu…
İnsanlar onları hasta sanıyordu…
Hayır…
Mesele hastalık değildi…
Açlıktı…
Ama o insanlar yine de Resûlullah’ın yanından ayrılmıyordu…
Çünkü dünyanın verdiği yemek birkaç saat tok tutardı…
Ama Allah’ın ayeti insanın içine bir kere girdi mi… O insan artık başka biri olurdu…
Ve bak ne oldu sonra…
O aç insanlar birkaç yıl sonra İran’ın kapılarına dayandı…
Şam’a girdiler…
Kudüs’e ulaştılar…
Çünkü insanı büyüten şey sadece ekmek değildi…
İmandı…
Kur’an’dı…
Bugün dön etrafına bak…
İnsanlar çocuklarına marka öğretiyor…
Nasıl para kazanılır onu öğretiyor…
Nasıl yükselinir onu öğretiyor…
Ama Kur’an’ı erteliyor…
Sonra da “Bu gençlik neden dağıldı?” diye soruyor…
Çünkü sen omurgayı söktün kardeşim…
Kur’an’dan uzaklaşan bir toplum önce içten çürür…
Sonra birbirine yabancılaşır…
Sonra merhamet ölür…
Sonra utanma ölür…
Sonra vicdan ölür…
Ve en sonunda sadece yürüyen cesetler kalır…
İşte bugün Gazze’de olan şey tam da budur kardeşim…
Gazze
Bak oradaki çocuklara…
Evleri yok…
Suları yok…
Oyuncakları yok…
Ama enkazın altında hâlâ Kur’an ezberliyorlar…
Neden biliyor musun…?
Çünkü onlar bir sırrı biliyor…
Bu ümmeti ayakta tutan şey hiçbir zaman sadece ekmek olmadı…
Bir mushaf bazen bir ordudan daha güçlüdür…
Ve bazı milletler kurşunla değil…
Kur’an’dan uzaklaştığı gün yıkılır…
Bugün herkes teknoloji konuşuyor…
Yapay zekâ konuşuyor…
Yeni dünya düzeni konuşuyor…
Ama kimse şunu konuşmuyor:
Kalbi çöken bir milletin teknolojisi onu kurtaramaz…
Ruhu ölen bir toplumun tankı işe yaramaz…
Çünkü savaş sadece toprak savaşı değildir kardeşim…
Asıl savaş ruh savaşıdır…
Ve şeytan bunu çok iyi biliyor…
O yüzden insanların önce kalbini çökertiyor…
Önce Kur’an’la bağını koparıyor…
Sonra zaten beden kendiliğinden çöküyor…
Bak dikkat et…
Bugün insanlar daha zengin…
Ama daha mutsuz…
Daha bağlantılı…
Ama daha yalnız…
Daha kalabalık…
Ama daha sahipsiz…
Çünkü insan ruhunu kaybetti…
Ve ruhunu kaybeden toplumlar uzun yaşayamaz…
İşte bu yüzden diyorum kardeşim…
Bir milletin gerçek savunma sistemi bazen bir çocuğun ezberindeki Fâtiha’dır…
Bir annenin sabaha karşı açtığı mushaftır…
Bir gencin secdede ağlayarak okuduğu ayettir…
Çünkü Allah bir toplumu ayakta tutmak isterse önce onların kalbine aşk indirir…
Ve Allah bir toplumu terk ederse… Önce Kur’an’ı hayatlarından çıkarır…
O yüzden bugün yeniden dönüp kendimize bakmamız gerekiyor…
Biz gerçekten neyin peşindeyiz…?
Güç mü…?
Şöhret mi…?
Para mı…?
Yoksa bizi ayakta tutan o son bağın mı…?
Çünkü kardeşim…
Bir gün gelir…
Bankalar çöker…
Sistemler dağılır…
Liderler ölür…
Ordular yenilir…
Bayraklar iner…
Ama Kur’an hâlâ ayakta kalır…
Ve yine bir çocuk çıkar…
Bir köşede sessizce ayet okumaya başlar…
İşte ümmet o gün yeniden doğar…
*******
Seri Devam...
Ve kardeşim…
Düz size paylaştığım video...
O çadırın içinde, o yetim ve öksüzlerin arasında otururken bir anda aklıma Mescid-i Nebevî geldi…
Hani Resûlullah ﷺ’ın mescidinin yanında küçücük bir bölüm vardı ya…
Üstü gölgelikli…
Adı Suffe…
İşte sana yemin ederim kardeşim…
O çadır bana Suffe’yi hatırlattı…
Çünkü orada da dünya malı yoktu…
Gösteriş yoktu…
Konfor yoktu…
Ama başka bir şey vardı…
Kur’an aşkı…
Bir tarafta Medine’nin Suffe ehli…
Bir tarafta Gazze’nin yetimleri…
Aradan asırlar geçmiş…
Ama manzara değişmemiş kardeşim…
O gün Suffe’de aç insanlar vardı…
Bugün Gazze’de enkazın ortasında kalan çocuklar var…
O gün karınlarına taş bağlayan sahabeler vardı…
Bugün bombaların altında ayet ezberleyen yetimler var…
O gün üstü gölgelikli küçücük bir bölüm vardı…
Bugün yırtılmış brandaların altında kurulmuş bir çadır var…
Ama ikisinin de derdi aynı:
Kur’an…
Bak kardeşim…
Ben o çadırın içine girince bir okul görmedim…
Ben bir direniş gördüm…
Çünkü bugün Gazze’de okul dediğin şey artık dört duvar değil…
Bir çadır…
Yer kum…
Üstte sıcak…
Kenarlarda yırtılmış naylonlar…
Dışarıda savaş sesi…
Ama içeride çocuklar diz çökmüş ayet ezberliyor…
İşte insanın içini parçalayan şey tam olarak bu…
Çünkü dünya bugün gücü başka yerde arıyor…
Ama ben o çadırda ümmetin hâlâ neden yıkılmadığını gördüm kardeşim…
Bir çocuk mushafı tutuyordu…
Ama mushaf onun değildi…
Yanındaki çocuk bekliyordu…
Çünkü bazen bir Kur’an’a 6-7 çocuk düşüyor…
Birisi okuyor…
Sonra diğerine veriyor…
Öbürü dinleyerek ezber yapıyor…
Ve sana yemin ederim…
O çocukların gözünde öyle bir iman vardı ki…
İnsan kendi hayatından utanıyor…
Çünkü biz burada rahat koltuklarda Kur’an’ı erteliyoruz…
Onlar savaşın ortasında ayet öğrenmeye çalışıyor…
Biz burada telefon şarjı bitince huzursuz oluyoruz…
Onlar bombaların altında mushaf arıyor…
İşte o an kendi kendime şunu söyledim:
Belki de ümmeti ayakta tutan son damar hâlâ bu çocuklardır…
Çünkü tarih boyunca Allah büyük dirilişleri hep yokluğun içinden çıkardı kardeşim…
Ashab-ı Suffe zengin değildi…
Ama dünyayı değiştirdiler…
Çünkü onların elinde altın yoktu…
Kalplerinde ayet vardı…
Bugün Gazze’de o çadırların içinde yeniden bir Suffe kuruluyor sanki…
Yetimlerin Suffe’si…
Öksüzlerin Suffe’si…
Bombaların altındaki Suffe…
Ve dünya bunu görmüyor…
Çünkü herkes yıkılan binalara bakıyor…
Ama ben ayakta kalan ruhları gördüm…
Bir çocuk ayeti yanlış okumamak için dudaklarını titrete titrete tekrar ediyordu…
Bir başkası mushafı göğsüne bastırıyordu…
Sanki kitap değil de can taşıyordu…
Ve belki gerçekten öyleydi kardeşim…
Çünkü Kur’an giderse ümmet çözülür…
Bunu Osman bin Affan anlamıştı…
Bugün Gazze’deki çocuklar da içgüdü gibi bunu hissediyor…
O yüzden açlar…
Susuzlar…
Yetimler…
Ama hâlâ Kur’an istiyorlar…
İşte insanı ağlatan şey de bu…
Çünkü biz burada elimizin altındaki nimetin farkında değiliz…
Onlar ise parçalanmış mushaf sayfalarını bile kaybetmek istemiyor…
Ve inan bana kardeşim…
Ben o çadırdan çıkınca uzun süre konuşamadım…
Çünkü bazı görüntüler insanın içine yerleşiyor…
Silinmiyor…
Gazze’de o gün şunu anladım:
Bu ümmet hâlâ tamamen yıkılmadıysa…
Sebebi tanklar değil…
Siyaset değil…
Petrol değil…
Bir çadırın içinde ayet ezberlemeye çalışan yetim çocuklardır…
Zürafa kayalıklara…
İlker Reis.
Yunan yanaştı… yokladı… rahatsız etti.
Bizimki beklemedi.
Dümene asıldı.
Üzerine sürdü.
Ölümü göze alarak…
Çünkü o an mesele balık değildi.
VATAN TOPRAĞIYDI.
İşte Türk budur.
Gücü gösterişte değil…
Gerektiğinde gözü karalılığındadır.
Karşısındaki o an şunu anladı:
Bu balıkçı misafir değil.
Bu denizin sahibidir.
Ve içinden geçen tek cümle:
“Bir balıkçı böyleyse…
Milyonları nasıldır?”
Cevabı beklemedi.
Döndü… kaçtı.
Gazze…
Bir şehirden fazlası.
Bir çizgi.
Geçilirse… bitersin.
Evet…
Evleri vardı.
Sadece bir çatı değil…
İçinde çocukların sesi olan, sofraya ekmek konan, kapısı kilitlenen yuvaları vardı.
Arabaları vardı.
Sadece bir araç değil…
Sabah işe götüren, akşam eve getiren, hayatı taşıyan yolları vardı.
İşleri vardı.
Sadece maaş değil…
Alın teriyle kurdukları düzen, her ay dönen çark, bekleyen sorumluluklar vardı.
Paraları vardı.
Az ya da çok…
Ama biriktirilmiş umutları, planları, yarına dair hesapları vardı.
Aileleri vardı.
Eşleri… çocukları…
Birbirine sarılarak ayakta duran bir hayatları vardı.
O an herkesin önüne aynı soru kondu:
Kalacak mısın… yoksa kaybolacak mısın?
Onlar hesap yapmadı.
“Ev gider mi?” demedi.
“Para biter mi?” demedi.
“Çocuk ne olur?” diye sordu… ama kaçmadı.
Çünkü biliyorlardı
Gidersen sadece evi bırakmazsın…
İzini bırakırsın.
Ve iz bırakan bir daha geri dönemez.
Gazze’de adam, kapısını değil yerini savundu.
Gelecekteki Gazze'yi düşündü.
Aç kaldı.
Susuz kaldı.
Yıkıldı.
Yandı.
Ama eğilmedi.
Çünkü bu bir hayat meselesi değildi artık.
Bu bir varlık yeminiydi.
Tarih bunu çok gördü.
Çanakkale Savaşı
Sakarya Meydan Muharebesi
Aynı soru.
Aynı cevap.
Onlar da gitmedi.
Çünkü bazı topraklar…
Sahip olunmaz.
Savunulur.
Ve bazı insanlar…
Yaşamak için değil…
Allah'a yakın olmak için yaşarlar.
Onlar Gazzelli....