Allah'ım bizlere gaflet uykusundan uyanmayı; acılar ve sıkıntılar ne kadar büyük olsa da dayanmayı; tüm kirletilmiş sevgilere inat senin aşkınla yanmayı; dua ırmağında merhametine sığınıp günahlardan arınmayı; hep iyilik ve güzellik penceresinden bakıp sevgi yağmurunda ıslanmayı; iki yüzlülük ve menfaat dünyasında samimi bir yüreğe sahip olmayı nasip eyle. Bizi namerde, soysuza, vefasıza, halden anlamayana, kendini beğenmişe, zalime, haine muhtaç eyleme. Bize gizli ve açık yardımcılar gönder ve işlerimizi kolaya çevir. Senin her şeye gücün yeter.
https://t.co/cfuKo3VgRt
BİR GÜN PARANIZ OLACAK…
AMA HİÇBİR İŞİNİZE YARAMAYACAK.
Bunu bir kenara yazın.
Öyle bir zaman gelecek ki evinize kapanacaksınız.
Elektrik olmayacak.
Belki günlerce…
Telefonlar çalışmayacak.
İnternet olmayacak.
Marketler kapalı olacak.
Fırınlar ekmek çıkaramayacak.
Dışarı çıkmak bile mesele olacak.
Ve insan böyle zamanlarda ne yapar biliyor musunuz?
ALLAH’A SIĞINIR.
Namaz kılar.
Dua eder.
Başındaki belanın kalkmasını ister.
Çoluğunu çocuğunu koruması için Rabbine yalvarır.
Ve sadaka vermek gelir aklına.
“Bir sadaka vereyim de Rabbim ailemi muhafaza etsin…” dersin.
Cebinde paran da vardır.
AMA O GÜN SADAKANI ULAŞTIRACAK KİMSEYİ BULAMAYABİLİRSİN.
İşte mesele burada başlıyor.
Çünkü bazı iyilikler, ihtiyaç duyduğun gün yapılmaz.
ÖNCEDEN YAPILIR.
Bugün yollar açık.
Bugün telefonun çalışıyor.
Bugün paran bir yere ulaşabiliyor.
Ve bugün…
Dünyanın bir yerinde insanlar, bizim korktuğumuz o hayatı zaten yaşıyor.
Elektriksiz…
Susuz…
Fırınların çalışmadığı…
Market raflarının boş kaldığı…
Çocukların bir lokma yemek beklediği bir hayatı.
GAZZE’Yİ ANLATIYORUM.
Şimdi asıl soruyu sorayım:
ORADA BİR MAZLUMUN DUASINI ALDIN MI?
Bir yetimin…
Bir annenin…
Bir babanın…
“Allah senden razı olsun.”
demesini sağladın mı?
Çünkü bugün verdiğin bir tas yemek yalnızca yemek olmayabilir.
Bir battaniye yalnızca battaniye olmayabilir.
Bir sadaka yalnızca sadaka olmayabilir.
Belki sen bugün, kendi zor günün için bir dua biriktiriyorsun.
Bugün sen onların kapısını çalarsın.
Yarın ne olacağını Allah bilir.
Belki bir gün…
ONLARIN DUASI SENİN KAPINI KORUR.
O yüzden iyiliği erteleme.
Sadakayı başına bela geldiğinde hatırlama.
GÜN GELMEDEN GÖNDER.
KAPILAR KAPANMADAN GÖNDER.
ELİN ULAŞIYORKEN GÖNDER.
Ve mümkünse…
BİR MAZLUMUN DUASINI AL.
MANİFESTTEN SONRA BAŞIMIZA BİR BELA DAHA EGLİYOR... DEMEDİ DEMEYİN...
NEDEN Mİ?
1. Sevgiyi temsil eden 528 Hz varken neden 440 Hz?
2. Her şey “Standard Tuning” dediğimiz müziğin A=440 Hz’e sabitlenmesi ile başladı
3. Alternatif müzik frekansı olan A=444 Hz (C=528 Hz) bastırıldı
4. Müzik aletleri ve sesleri kitlesel histeri yaratmak üzerine akorttandı
5. Işık ve ses, üretilebilen ve ölçülebilen matematiksel frekans değerlerine sahiptir
6. 1. ve 2. Dünya Savaşları arasında müzik frekansları üzerine bilimsel araştırmalar yapıldı
7. İlk çalışmalar Elvis, İngiliz grup British Invaders ve Beatles’la başladı
8. 1. Dünya savaşı sırasında Rockefeller tarafından radyo tekeli kuruldu
9. 1938’de dinleyicilerin duygularını kontrol altına almaya yönelik araştırmalar başladı
10. NBC ve CBS halkın üzerinde deneysel çalışmalar yaptı
11. A=440Hz, petrokimya ve ilaç devleri tarafından 2. Dünya Savaşında kullanıldı
12. Bu titreşimler, beyne özgü duygusal ve sevgisel zihni baskılıyor ve köreltiyor
13. Şeytanın İntervali 440 Hz. dir.
14. Her organa ait özel ses tonlamaları var...
16. Osmanlı da müzikle şifahanelerde tedavi yapılıyordu
‘Müzik ruhun gıdasıdır’ tabiri kulağımıza aşina olduğu kadar yavan değildir aslında. Müzikteki farklı frekanslar insanı mutlu edebilir, rahatlatabilir, sinirlendirebilir ve strese sokabilir. Ses dalgalarının oluşturduğu titreşimlerin su moleküllerini değiştirebildiğini biliyoruz. Vücudumuzun %80’ni suyla kaplı olduğundan, müzikten fiziksel olarak etkilenmemek de çok zor bir durum.
528 Hz içimize huzur verip, bizi iyileştirme gücüne, diğer frekanslar da kendi çaplarında pek çok etkiye sahipken, neden şu anda dinlediğimiz tüm müzikler 440 Hz frekansına ayarlı?
Bastırılan bu frekans, yani “iyi titreşimler” ise her türlü hastalığı ve stresi iyileştirebilecek güçtedir. Ama ne yazık ki önce sansürlenmiş, daha sonra ise standartlar değiştirilerek unutturulmaya çalışılmıştır.
Belli frekans ayarları ve elektromanyetik manipülasyonlarla “bilincimizi” kontrol altına alırken biyolojimizi, psikolojimizi ve davranışlarımızı değiştiriyor.
Yapılan tüm araştırmalar A=440Hz’in insanların kalp ve kuyruk sokumu arasındaki enerji merkezleriyle uyumsuz olduğunu göstermiştir.
K-POP Müzik türü çok tehlikelidir...
Şimdi sıra geldi…
Tarikatlara.
Tekkelere.
Medreselere.
Vakıflara.
İhvan halkalarına.
Ve modern yapılara…
Devlet bakar.
Sessiz bakar.
Not alır.
Sabreder.
Çünkü mesele isim değil, istikamettir.
Eğer Kur’an merkezliyse,
Sünnet çizgisindeyse,
Milletin birliğine zarar vermiyorsa,
Devlete paralel bir yapı kurmuyorsa,
İmanı ticarete çevirmiyorsa,
Gençleri şahıslara değil hakikate bağlıyorsa…
Sıkıntı yok.
Ama…
Şeffaf değilse,
Mali ağı kapalıysa,
Lideri sorgulanamaz ilan edilmişse,
Aidiyet imanın önüne geçmişse,
Kendi hiyerarşini devletin üstünde görmeye başlamışsan…
O zaman mesele değişir.
Devlet duyguyla hareket etmez.
Zamanı gelince de gereğini yapar.
Unutulmamalı:
Bu topraklarda din korunur.
Ama din üzerinden güç devşiren yapılar korunmaz.
İslam yolu açık.
Yürüyen yürür.
Ama yolun üzerine gölge düşürmeye kalkan olursa,
o gölge uzun sürmez.
Sn. @RTErdogan Sn. @memetsimsek
Sn. @HMBakanligi@gibsosyalmedya
Sn. @TBMMresmi
Her meslegin etik kurallari, kanunu, yonetmelikleri vardir.
Bunlar onlarca yilin tecrubesi ve yasanmisliklariyla olusur. Burada goruldugu gibi yetkisiz kisilere bunlari verirseniz ne tutacagi defterle ilgili gerekli olan alt yapiyi, ne ilgili kanunu, ne reklam yasagini, ne terminolojiyi, ne haksiz rekabeti, ne disiplin yonetmeliklerini bilir.
#Muhasebecilik, #MaliMusavirlik gelenegi olan, kanunu olan bir istir. Yetkisiz ellerde olacagi da gorulecegi uzere budur.
Metin neresinden bakarsaniz bakin bir cok absurtlugu icinde barindiriyor. Buna bile dikkat etmeyen sizce vergisel boyutlara mi dikkat edecektir?
Mesela bu metinle ilgili ceza maddelerini kim işletecek?
Gelin yol yakinken geri donun ve olmasi gerektigi gibi #HerBeyannameyi #MaliMüşavirler imzalasin.
Aksinin ulkeye de zarar verecegini tarihe tekrar not dusuyorum...
Bilgilerinize...
.
.
@MuhasebeBT
Bu videoyu kaç defa izlemişimdir bilmiyorum. Kalbinde zerre iman olan insanın bu vaazdan etklenmemesi imkansız. Zira bir gün her şeyin yok olacağı dünyanın sonunun geleceği muhakkak. Ve sen kendi akıbetini bilmiyorsun. Allah sûbhanehu canımızı mümin olarak alsın.
Bazıları vatanı haritada görür.
Biz vatanı göğsümüzde taşırız.
O yüzden canımız acır.
Çünkü bu topraklar bize miras kalmadı; konforlu bir salonun duvarına asılacak tablo gibi teslim edilmedi.
Bu topraklar bize emanet edildi.
Kanla mühürlenmiş, dua ile taşınmış, sabırla korunmuş bir emanet.
Emanet dediğin şey rahat vermez.
Emanet dediğin şey uyutmaz.
Emanet dediğin şey insanın içini diri tutar, diken üstünde tutar.
O yüzden bu millette bazı kalpler hiç sakin atmaz.
O yüzden bazı insanlar “fazla hassas” diye yaftalanır.
Çünkü emanet taşıyanın omzu çöker ama beli bükülmez.
Devlet dediğin; bir bina değildir, bir tabela hiç değildir. Camı kırılınca onarılan, kapısı kilitlenince güvenli sayılan bir şey de değildir.
Devlet, milletin ayakta kalma iradesidir. Bir halkın “gitmiyorum” deme biçimidir. En karanlık anda bile “buradayım” diye haykırabilme kudretidir.
Devlet, kaçmak varken kalanların toplamıdır. Pazarlık varken bedel ödemeyi seçenlerin sessiz anlaşmasıdır.
O yüzden devlet, herkesin sevdiği bir şey olmaz.
Ama herkesin bir gün muhtaç kalacağı tek şey olur.
Bayrak…
Sakın hafife alma.
Sakın “kumaş” deme.
Bayrak bu topraklarda yere değmesin diye ölenlerin sözleşmesidir.
Kimsenin imzalamadığı ama herkesin kanıyla kabul ettiği bir sözleşme.
O sözleşmede küçük harf yoktur.
Geri dönüş maddesi yoktur.
“Şartlar değişirse” cümlesi hiç yoktur.
Bayrak düşerse, konuşma biter.
O an kim olduğun ortaya çıkar.
Kim kaçıyor, kim saklanıyor, kim koşuyor…
Hepsi o saniyede yazılır tarihe.
Ve İslam…
Onu da yanlış anladılar.
Onu da yumuşattılar, sulandırdılar, vitrine koydular.
Oysa bu coğrafyada İslam, diz çökmemek için tutulmuş bir omurgadır.
Burada iman, sadece secdede yaşanmadı; siperlerde yaşandı, yetim sofrasında yaşandı, “ben gidersem arkamdan kim kalacak” diyen babanın sessizliğinde yaşandı.
İslam burada kaçış olmadı, direniş oldu.
Boyun eğmek olmadı, ayağa kalkmak oldu.
O yüzden ezan bu topraklarda sadece bir çağrı değildir; bir meydan okumadır.
“Buradayım” demektir.
“Silinmedim” demektir.
“Beni hesap etmeden plan yapamazsın” demektir.
Bugün yüreği kıpır kıpır olanlar azınlıkta.
Evet.
Kabul edelim.
Çoğu alıştı.
Çoğu sustu.
Çoğu unuttu.
Unutmak kolaydır çünkü hafiftir.
Hatırlamak ağırdır.
Hatırlamak insanı uykusuz bırakır.
Hatırlamak boğazı düğümler. Hatırlamak kalbi sıkıştırır.
Ama bu milletin kökü, hatırlayanların omzunda durur.
Unutanlar kalabalık olur, hatırlayanlar ağır olur.
Ve tarih, her zaman ağırlığı olanı yazar.
Bak tarihe…
Her çöküşten önce sessizler çoğalır. “Bana dokunmayan” diyenler artar. “Şimdi sırası mı” diyenler çoğalır. Herkes normal olmaya çalışır. Herkes uyumlu olmaya çalışır. İşte tam o anda, deliler çıkar ortaya. Hesapla işi olmayanlar. Konforu umursamayanlar. “Yanlış anlaşılırsam anlaşılayım” diyenler. Onlara deli derler. Aşırı derler. Fanatik derler. Sonra yıllar geçer… Mezar taşlarına aynı cümle yazılır: “Vatan için.”
Eğer “deli divane”ysen, bil ki yalnız değilsin. Bu topraklar her kritik eşikte aklıyla değil, yüreğiyle yürüyenlere yaslandı. Plan yapan çok oldu. Harita çizen çok oldu. Ama sahaya çıkanlar hep azdı. Ve o azlar, bu ülkenin kaderini değiştirdi. Bu yüzden bu milletin gerçek sahipleri hiçbir zaman çoğunluk olmadı. Ama her zaman belirleyici oldu.
Şimdi bazıları diyor ki: “Sakin olun.”
Sakinlik bazen erdemdir, evet.
Ama bazen çürümenin adıdır.
Bazen sessizlik bilgelik değil, vazgeçiştir.
Bu memlekette her büyük felaket, önce insanların hissizleşmesiyle başladı. Kalpler durduğunda, düşman rahatladı. Kalpler yanmaya başladığında, düşman korktu.
Dağlar taşlar haykırır bazen. İnsan susar. Ama bilin ki bu topraklar sessizliği bile kaydeder. Kim sustu, kim kaçtı, kim dayandı…
Hepsi yazılır.
Ve günü gelince açılır defter.
Şunu bil: İçin yanıyorsa, bu bir zayıflık değildir. Bu bir çağrıdır. Bu toprakların seni hâlâ kabul ettiğinin işaretidir. Çünkü bu vatan, hissizleri değil; yük taşıyanları seçer. Gerekirse deli diye anılmayı göze alanları. Çünkü bu ülke, aklıyla değil, yeri geldiğinde yüreğiyle kurtuldu.
Ve yine öyle olacak.
Çünkü bu ateş sönmez.
Sadece doğru zamanı bekler.
Defter tutma yetkisi, 3568 sayılı Meslek Yasası ile Mali Müşavirlere verilmiştir. Bu yetki, 586 Sıra Nolu Tebliğ ile yetki sahibi olmayan esnaf odalarına devredilemez. Hukuken geçersizdir.
Arın ey dünya, arın.
Her bir köşenden ne irin varsa, ne pislik varsa akıt.
Temizlen, paklan, adaletle dol.
Zalimlere, deccallere fırsat verme, onların planlarını boz.
Hakkın nuru her karanlığı silsin, mazlumun ahı göklere erişsin.
Kötü niyetle atılan her adım geri dönsün, iftiralar sahibini bulsun.
Ey dünya, adaletin terazisini sarsanlara mühlet verme.
Doğrulukla yoğrul, sevgiyle büyü, merhametle donan.
“De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz ki batıl yok olmaya mahkûmdur.”
(İsra Suresi, 81. Ayet)
Esselamu Aleyküm Kardeşlerim…
Birazda iç siyasete dokunalım.
Devletin gücünü göreceksiniz…
Çünkü bu topraklarda devlet dediğin şey, yalnızca yasalardan, anayasalardan, sandıklardan ibaret değildir.
Devlet burada bir ruh, bir hafıza, bir sırdır.
Bir anda görünür, bir anda kaybolur.
Gülerken bile hesap yapar, sessizken bile hamle kurar.
Türk Devlet Aklı, bazen en beklenmedik yerden yürür… bazen hiç adını anmadığınız bir simanın arkasından dev bir kapı açar.
Size bir hikâye anlatayım, gerçeklerin gölgesinde büyüyen bir masal…
Bir zamanlar Yunanistan’ın başındaki adam, Zeki Müren’e öyle hayrandı ki, o hayranlık bir ülkenin kaderine dokunacak kadar derindi. Ankara bunu gördü. Bazen top tüfekle değil, sahnenin ışığında yapılan bir reveransla çözülür meseleler. Devlet Aklı, Zeki Müren’i bir sanatçıdan öte bir anahtar gibi kullandı. Kapılar açıldı, zihinler yumuşadı, bir milletin çıkarı, bir insanın sahnedeki duruşuna gizlenerek taşındı. Devlet böyle bir şeydir işte: Gördüğünüzü sandığınız hiçbir şey, zannettiğiniz şey değildir.
Kimler var kimler…
Devlet dediğin, dışarıdan bakıldığında karşı kamplarda sandığın insanları bile aynı masaya, aynı kader çizgisine oturtabilir.
Deniz Baykal mesela…
Partisi, ideolojisi, kavgası bir yana… Devletçi bir adamdı.
Hani şu “herkes konuşur, o elini taşın altına koyar” cinsinden.
Öyle adamlar vardır ki, devlet onlara bir şey söylemez. Sadece bakar. O bakıştan ne yapması gerektiğini anlayan adamlar vardır. Baykal onlardandı.
Kim var başka?
Meral Akşener…
Onun meselesi sandığınız gibi parti kurmak, oy almak, siyaset yapmak değildi sadece. Devlet ona bir görev verdi: MHP içinde yıllardır kök salmış karanlık damarların temizlenmesi. Yapması gereken belliydi. Yaptı. Çünkü devlet bazen açık emir vermez, sadece bir “yolu gösterir”. O da o yolu yürüdü.
Kemal Kılıçdaroğlu…
Sandığınızın aksine, zayıf, edilgen, yönetilemeyen bir figür değildi devlet gözünde.
Ona da görev verildi: “CHP içindeki tüm çürükleri, tüm marjinal damarları, tüm karanlıkları kendi etrafında topla.
Bir araya getir.
Temizlenecekse böyle temizlenecek.” Denildi. O da yaptı. O da devletle anlaştı. Anlamayan halka rağmen, anlayan akılla beraber yol yürüdü.
Yılmaz Özdil?
Onun sertliği, Kemalistliği, sivri dili boşuna değildi. O da kendi kabilesini bir arada tutmak için vardı. Bir örgütçü gibi değil, bir mıknatıs gibi…
Devlet bilir ki toplumun her damarının bir lideri, bir sözcüsü, bir toplayanı olmalıdır.
Özdil o boşluğu doldurdu.
Muharrem İnce?
Kaybetmek için her şeyi yaptı, çünkü “kaybetmesi gerekiyordu”.
Devlet bazen bir figürü sahaya sürer ama zafer için değil, düzenin tamamlanması için.
İnce’nin yürüyüşü, şahsi bir hikâye değildi.
Bir planın uzaktan bakanların hiç anlamadığı bir parçasıydı.
Sonra derinleşir hikâye…
Anlamayanların sandığı gibi devlet, bugün hükümeti ayakta tutmak için karşısına zayıf muhalefet koymadı. Hayır…
Devlet, mevcut hükümetle yürümeyi tercih ettiği için karşısına kontrollü bir denge, kendi anlaştığı adamlarını koydu. Çünkü bu ülke yönetimi, hangi parti kazanırsa kazansın, hangi lider bağırırsa bağırsın, devletin kendi iç aklı değişmeden hiçbir yere gitmez.
Aynı masanın etrafında oturmuş, farklı fikirlerde ama aynı çizgide duran adamlar var.
Gördüğünüze değil, görmediğinize bakın.
Bugünden sonra kimler var kimler…
Devletin eli uzundur. Gölgesi serindir ama dokunduğunda buz keser.
Yerine göre bir sanatçıyı, yerine göre bir siyasetçiyi, yerine göre bir sivil figürü sahaya sürer.
Görev değişir, yüz değişir, dönem değişir ama akıl değişmez.
Devlet bugün de aynı şekilde çalışıyor.
Bugün de sahada görevli isimler var.
Bugün de aynı satranç tahtasının taşları yeniden diziliyor.
Bugün de kimin nerede durduğu, kimden hangi ışığın yandığı, kimin bir anda sustuğu, kimin bir anda parladığı bu aklın eseri.
Devlet istediğinde konuşturur, istediğinde susturur.
İstediğinde yükseltir, istediğinde görünmez kılar.
Siz sandınız ki işler tweetlerle dönüyor…
Siz sandınız ki liderler kendi başına konuşuyor…
Siz sandınız ki herkes kaderini kendi çiziyor…
Hayır.
Bir avuç insan, bir avuç akıl, bir avuç sır…
Ve koca bir milletin rotasını çizen o görünmez GÜÇ…
Devletin gücünü göreceksiniz…
Çünkü bugünden sonra sahaya yeni yüzler çıkacak.
Kimi kahraman, kimi hain diye anılacak ama hepsi bir planın parçası olacak.
Kimler var kimler…
Yüzler değişecek ama akıl aynı kalacak.
Bu millet uyusa bile devlet uyumaz.
Bu devlet yorulsa bile kader yorulmaz.
Ve o kader, bugün yine sahneye çıkıyor.
Sizin sandığınız siyaset değil bu.
Bu, bir milletin bin yıllık ruhunun kendi gölgeleriyle konuşmasıdır.
Perdeyi aralayın, korkmayın.
Devletin gücünü göreceksiniz…
Devam Edecek...