Bugün, yaşamını işçi sınıfının kurtuluş mücadelesine adamış Bolşevik devrimci Maria İlyiniçna Ulyanova’yı ölümünün yıldönümü.
Devrimlerin tarihi çoğu zaman büyük dönüm noktaları ve büyük isimler üzerinden anlatılır. Oysa her devrimin ardında, yaşamını davaya adamış, baskılara göğüs germiş, örgütlenmiş, yazmış, dağıtmış ve mücadeleyi omuzlarında taşımış sayısız devrimci vardır. Maria Ulyanova bu devrimcilerden biriydi.
1878 yılında Simbirsk’te doğan Maria Ulyanova, genç yaşlarında Rus devrimci hareketine katıldı. Çarlık otokrasisine karşı yürütülen mücadelede yer aldı, işçiler arasında propaganda çalışmaları yürüttü, yasaklı devrimci yayınların dağıtımını örgütledi ve bu faaliyetleri nedeniyle birçok kez tutuklandı, sürgüne gönderildi. Ancak baskılar onu mücadeleden koparmadı; aksine kararlılığını güçlendirdi.
Bolşevik hareket içerisinde özellikle basın ve örgütlenme çalışmalarında önemli sorumluluklar üstlendi. İskra ve Pravda çevresindeki faaliyetleriyle Marksist düşüncenin işçi sınıfı içinde yaygınlaşmasına katkı sundu. Devrimci basının sürekliliği ve parti çalışmalarının yürütülmesinde çoğu zaman görünmeyen ama hayati görevler üstlendi.
Maria Ulyanova’nın adı çoğu zaman kardeşi Vladimir İlyiç Lenin ile birlikte anılır. Ancak bu durum, yalnızca aile bağından değil, aynı mücadele içinde yer almalarından kaynaklanır. Maria’nın devrimci kimliği, Lenin’in yaşam öyküsünün bir dipnotu değil; kendi emeğiyle şekillenmiş bir politik varlıktır.
Ekim Devrimi’nden sonra da çalışmalarını sürdürdü. Özellikle eğitim, kültür ve çocukların gelişimi alanlarında faaliyet gösterdi; sosyalist toplumun geleceğinin yeni kuşakların yetiştirilmesine bağlı olduğunun bilinciyle hareket etti.
Bugün Maria Ulyanova’yı anmak, yalnızca bir devrimcinin yaşamını hatırlamak değildir. Devrimin, yalnızca kürsülerde konuşanlar tarafından değil; matbaalarda çalışanlar, bildiriler dağıtanlar ve hayatlarını mücadeleye adayan binlerce insan tarafından yaratıldığını hatırlamaktır.
Ölümünün yıldönümünde Maria İlyiniçna Ulyanova'yı, Bolşevik bir devrimci, kararlı bir örgütçü ve işçi sınıfı davasına ömrünü adamış bir komünist olarak anıyoruz.
ABD'nin Kara Propagandası ve Gerçekleri:Kaddafi |
Sovyet sosyalizminin dünyadaki işçi sınıfı hareketlerini ve ezilen ulusların sömürge karşıtı ulusal ayaklanmalarını etkilediği 70’ler Ortadoğu’da etkisini gösteriyordu. Bu ülkelerden biri de Libya’ydı.
Dönemin Arap ulusçuluğunun en etkili figürü olan Nasır’dan etkilenen Yüzbaşı Muammer Kaddafi de 1 Eylül 1969’da Monarşiyi yıkarak başa geldi. Birlikçi Hür Subaylar adıyla örgütlenen grubun lideri olan Kaddafi 27 yaşında Libya’nın başına geçti. Ülkenin adı da Libya Arap Cumhuriyeti oldu.
Kaddafi kitabı Yeşil Kitap’ta"Yeşil Sosyalizmi" savunuyordu. Bilimsel sosyalizmden uzak, sınıf gerçeğinin yerine ulusallığı koyan, iktisadi olarak hibrit bir sistemi savunan esasta Sovyet sosyalizmi eleştirisini de sürdürdüğü bu kitap Libya’nın birçok dönemeçte kararsız ve yetersiz politikaları uygulamasına da neden oldu. Ayrıca belirtmek gerekir ki Kaddafi ülkenin geleceğini Sovyetler Birliğiyle değil üçüncü dünya ülkeleri ve Arap ulusçuluğunda görüyordu. Nasır’dan etkilenen Kaddafi islami hükümleri de Yeşil Sosyalizmin içerisine yedirmeye çalışıyordu. ABD’nin Libya’yı resmen tanımasının önemli bir sebebi de budur.
Ancak dönemin etkileri bakımından politikalarının ana ekseni ABD ve İngiliz sömürgeci politikalarının karşıtıydı. Kaddafi eski İtalyan sömürgecilerden ve aşiretlerden aldığı toprakları kamulaştırdı. Halka toprak dağıttı. Petrol gelirleri millileştirildi. Ekonomi de büyük oranda petrole göre şekilleniyordu. Ülkedeki özel işletmeler büyük oranda özelleştirildi. Her aile konut sahibi oldu. Sosyal refah programları uygulandı. Ayrıca Sovyetler Birliği de düşmanlık politikası uygulamamış aksine askeri, ekonomik yardımlarla ülkeye destek olmuştu. Bu desteklerle beraber okuma oranları yükseliyor, kadınların toplumsal hayata katılımı gözleniyordu.
Libya, 1978’lerden itibaren ABD’nin açıkça hedef tahtasıydı. Bunun esas sebeplerinden biri ülkenin Filistin Direnişi’ne ve Afrika’daki ulusal hareketlere verdiği destekti. Berlin’de ABD’li askerlerin bir gece kulübünde öldürülmesi olayında da kendileri yapmadıkları halde suç Libya’ya atılmıştı. Kısa bir süre içerisinde gerçek ortaya çıksa da Trablus ve Bingazi 1986’da bombalandı.
Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte 2000’lerde çok uluslu şirketler Libya’ya geri dönüyor ve halkçı uygulamalardan belirli düzeyde uzaklaşılıyordu. Batıyla ilişkiler sürdürülmeye çalışılıyordu. Bütün bu yakınlaşmalar ABD’nin Kaddafi’yi öldürmesini engellemedi.
‘Arap Baharı’ Tunus’la beraber Libya’yı da yıkıma sürükledi. Muhalefet içindeki gruplar kuruluşlarından bu yana Batılı özel servisler tarafından eğitilmişler, mali ve askeri olarak (CIA, tarafından önceleri Sudan'da sonraları Mısır ve ABD'de askeri eğitim almışlardır) desteklenmişlerdir. İstihbarat örgütleri olarak CIA, MI6 (İng), BND (Alm) ve Mossad; 2005'te İngiltere'de bütün Libya muhalifi grupların bir araya getirildiği bir konferans örgütlemişlerdi.
Bu grupların önde gelenleri şunlardır:
* Libya Ulusal Selamet Cephesi
* Libya Anayasa Birliği
* Mücadele Eden İslamcı Grup ve bu grupla ilişki içinde olan çeşitli İslamcı gruplar.
2011’de Kaddafi iç savaşta yenildi ve öldürüldü.
Kaddafi’nin öldürülmesi sunulduğu gibi bir halk hareketinin sonucu değildi. Batılı örgütlerin organizasyonunun bir sonucuydu. Her ne kadar Arap Sosyalizmi, Nasırcılık, Yeşil Sosyalizm bilimsel sosyalizmin ilkelerinden uzak, Sovyetler Birliğine mesafeli ve hatta ABD ile anlaşmaya meyilli bir çizgi olduysa da özellikle Sovyetler Birliği’nin varolduğu koşullarda emperyalizmin coğrafyamızda at koşturmasına küçük engeller, direnç unsurlarıydı. Ve hiçbir olumsuz nitelik haydut ABD’nin varlığından daha gerici ve barbarca bir sonuç üretemeyecektir.
Kaddafi ölmeden önce 70'lerden kalan kamucu uygulamalar devam etmekteydi. Sağlık sigortası, ev sahibi olma, faturalarda devlet desteği ve daha bir dizi uygulama öldürülmesinden sonra kaldırıldı. Bugün Libya parçalı, istikrarsız ve bağımlı bir ülkedir. Elbette halk yoksulluk içerisinde yaşamaktadır.
Düztepe Direnişi |
Tarih 8 Haziran 1976’yı gösteriyordu. Halkın Kurtuluşu’nun iki devrimci militanı, Mehmet Ali Özpolat ve İlhan Emre, etraflarını saran polislere teslim olmamış direnişleriyle ölümsüzleşmişlerdi. İlhan ODTÜ Antep Kampüsü’nde üniversite öğrencisi, Mehmet ise bir işçiydi. İki devrimci, Antep-Maraş hattında grevlerin örgütlenmesinde ve 1 Mayıs çalışmalarında aktif olarak yer alıyordu.
Bir ihbar üzerine polis, kaldıkları eve baskın düzenlemiş ve çevreyi kuşatmışlardı. Çıkan çatışmada İlhan Emre yaşamını yitirdi. Mehmet Ali Özpolat ise teslim olmayı reddederek direnişi sürdürdü. Düztepe halkı, devrimcilere yönelik bu saldırıya tepki göstermiş, o gün Mustafa adlı bir işçi de polis tarafından vurulmuştu.
Ertesi gün polis ve jandarma tüm güçleriyle yeniden saldırıya geçtiler. Ev kuşatıldı, ardından ateşe verildi. İki gün süren direniş boyunca radyolarda çok sayıda yalan haber yayımlandı; evde onlarca kişinin bulunduğu, bir kadının rehin tutulduğu iddia edildi. Ancak gerçek açıktı: Evde yalnızca iki devrimci militan vardı ve onlar teslim olmayarak iki gün boyunca süren kararlı bir direniş sergilemişlerdi.
“Halkın bağrından biçtiler
Birer birer hepimizi
Başarmadan ölmek yoktu
Böyle m’ettik kavlimizi”
Ertuğrul Karakaya, 8 Haziran 1977’de mücadele yürüttüğü ODTÜ’de jandarma Osman Özdemir’in açtığı ateş sonucu vuruldu; ardından süngülenerek katledildi. ODTÜ A1 kapısında sırtından vurulduktan sonra ambulansın kampüse girişini engelleyen jandarmalar, Ertuğrul’un ölmesini bekledi.
Üniversiteleri hedef alan baskı politikalarına karşı kampüslerin özerk ve demokratik karakterini savunan öğrenci hareketinin içinde yer almıştı. Boykotlar sonucunda kurulan Öğrenci Temsilcilikleri Konseyi’nin (ÖTK) oluşumunda etkin rol oynamış, Devrimci Yol ve Devrimci Gençlik (DEV-GENÇ) saflarında mücadele etmişti; Ankara Yüksek Öğrenim Derneği (AYÖD) ve ODTÜ Öğrenci Temsilciliği faaliyetlerini de yürütmüştü.
Ertuğrul’u katleden jandarmalar cezasız kalırken, annesi yıllar sonra, 2006’da, “suçu ve suçluyu övme” iddiasıyla yargılanarak hakkında hapis cezası talep edildi.
Bugün katledilişinin yıldönümünde adına ağıtlar yakılıyor; geride bıraktığı mücadele, dayanışma ve direniş mirası yaşamaya devam ediyor.
"Eskiden burjuvazi liberal davranma olanağına sahipti; burjuva-demokratik özgürlükleri savunur ve böylece halk arasında kendisine bir popülerlik yaratırdı.
Bugün ise liberalizmden eser kalmamıştır. Artık sözde 'bireysel özgürlük' diye bir şey yoktur; bireyin hakları yalnızca sermayeye sahip olanlar için tanınmakta, diğer bütün yurttaşlar ise yalnızca sömürülmeye elverişli ham insan malzemesi olarak görülmektedir.
İnsanların ve ulusların eşitliği ilkesi ayaklar altına alınmıştır; onun yerini, sömürücü azınlığın tam haklara sahip olması ve sömürülen çoğunluğun haklardan yoksun bırakılması ilkesi almıştır."
— Joseph Stalin
SBKP'nin 19. Kongresi'nde yaptığı konuşmadan, 1952
Tamer Arda|
Polis tarafından katledildiğinde Milliyet gazetesi tarafından "Son on beş yılın en tehlikeli şehir gerillası" olarak nitelenen Tamer Arda, yalnız 15 yaşında devrimci mücadele ile tanıştı.
1975'te MLSPB'nin oluşumu ardından ilk katılanlarından biri olan Tamer Arda, oluşumun ardından gerçekleştirilen birçok silahlı eyleme katıldı.
1977 yılında askeri eğitim için Filistin'e gitti. Eğitimden sonra Türkiye'ye dönen Arda'nın peşini siyasi polis bırakmadı. Bir ev baskınında yakalandı ve siyasi polis tarafından işkencelere maruz bırakıldı fakat çözülmedi. 1 yıl boyunca birçok farklı cezaevinde tutulduktan sonra serbest kaldı ve örgütün eylemlerinde aktif rol almaya devam etti. Örgütün İstanbul'daki birçok hücresinin sorumlusu ve askeri komutanıydı.
12 Eylül askeri diktatörlüğü döneminde MLSPB içinde daha çok sorumluluk üstlenen Arda, örgütün çalışmalarının sürdürülmesi ve askeri diktatörlük şartları altında organizasyonunun yeniden düzenlenmesinde önemli görevler üstlendi.
6 Haziran 1981 gününde örgütün kararı doğrultusunda İsrail Başkonsolosunun cezalandırılması eylemin son hazırlıklarını gerçekleştirmek üzere gittiği Sefaköy'de, itirafçı Şemsi Özkan'ın ihbarı üzerine, polis pususuna yakalandı. Çatışmada yaralanan Tamer Arda, yerde yatarken dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı tarafından çok sayıda kurşun sıkılarak infaz edildi. Cansız bedeninde 40 kadar kurşun tespit edildi.
22 yıllık hayatının büyük bir kısmını militan mücadele ile geçiren Tamer Arda ardına cesaret ve cüret dolu bir miras bıraktı.
5 Haziran 2015’te Amed İstasyon Meydanı’nda gerçekleştirilen HDP’nin final mitingi sırasında IŞİD tarafından düzenlenen bombalı saldırı meydana gelmiş, 5 kişi katledilmiş ve 400’ün üzerinde kişi yaralanmıştı. Yaşamını yitirenler arasında Ali Türkman, Şeyhmus Çakan, Necati Kurul, Civan Aslan ve Ramazan Yıldız yer almaktadır.
“Bizim yalnızca bir sloganımız, yalnızca bir parolamız vardır: Çalışan herkes yaşamın nimetlerinden yararlanma hakkına sahiptir. Emekçi halkın kanını emen asalaklar ve aylaklar ise bu nimetlerden mahrum bırakılmalıdır. Ve biz ilan ediyoruz: Her şey işçilere, her şey emekçilere!”
— V. İ. Lenin, Mihyelson Fabrikası
Konuşması, 30 Ağustos 1918.
Sevdalınız Komünisttir! |
"O ateş ki kalbimin içindedir
tutuşmuştur
günden güne artıyor.
Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüreğim”
Nazım sadece bir şair midir; kavgaya romantik bir heyecanla ses yükselten biri midir? Yoksa mücadelesinden şiirlerine bayrak yükselten midir? Bizler biliyoruz ki Nazım sizin o silmek istediğiniz mücadelesidir; “Memleket toprağındadır kökü,
Bedreddin gibi taşır yükü,
yatar Bursa kalesinde.”
Nazım Hikmet kendisi için tek bir övgüyü yeterli görmüştü o da örgütlü bir komünist olmak. Bugün liberallerin, düzen içi entelektüellerin, solculuğu romantik bir heyecana indirgeyen çevrelerin Nazım’a biçtiği rolden bambaşkadır Nazım. Onlara göre Nazım, gençliğinde “heyecanlanmış”, sonra “bedel ödemiş”, nihayetinde ise pişman bir çizgiye evrilmiştir. Oysa Nazım’ın şiirleri bile bu yalanı tek başına paramparça eder. Şiirlerinde açık açık materyalizmi savunan, sınıf mücadelesini merkezine koyan, diyalektiği şiirlerinde inşaa eden Nazım ne yılgındır ne pişman.
Nazım’ın gençliği memleketinin emperyalizm tarafından işgal altında olduğu yıllara denk gelir. Anadolu’ya gitmiş orada ise sosyalizmle tanışmıştır. Ardından devrimi görmek ve yaşamak için Sovyetler Birliği’ne gitmiş, 1923’te Türkiye Komünist Partisi’ne üye olmuştur, bu bir gençlik hevesi değildi, bir taraf olma gerekliliğiydi.
Bu tarihten sonra Nazım’ın şiiri de berraklaşır; dizelerinde artık işçi sınıfı konuşur. Şiir, estetik bir süs olmaktan çıkmış bir mücadele aracına dönüşmüştür. Bugün hâlâ memleketinin genç sosyalistlerine ışık tutmasının sebebi de budur. 1924’te Türkiye’ye döndüğünde onu bekleyen şey tutuklamalar, polis takipleri, mahkemeler olmuştur. Nazım yalnızca devletle değil, egemenlere yandaşlık eden edebiyatla da kavga etmiş bu edebiyatı mahkum etmiştir. Parti içinde sert polemiklere girmiş, fikirlerini sakınmamıştır. Şevket Süreyya’larla, Şefik Hüsnü’lerle yaşanan tartışmalar sonucunda partiden ayrılması da bu kavgacı, uzlaşmaz karakterin ürünüdür.
1938’de Harp Okulu davasıyla “Komünizm propagandası yapmak” ve “donanmayı isyana teşvik etme”sine verilen yaklaşık 30 yıllık ceza, Nazım’ın kim olduğunun en net kanıtıdır.
Sultanahmet Hapishanesi’ne yollanan Nazım, Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir’le birlikte yatmış, hapishane onun için bir çöküş değil, bir devrimci okul olmuştur.
Tutukluluk döneminde defalarca açlık grevine girmiş hatta 65 yaşındaki annesi Celile Hanım Galata Köprüsü’nde imza toplamıştır.
Dışarda hükümet değişikliğine gidildiğinde af çıkmış, 13 yıl sonra Nazım da tahliye olmuştu. Polis takipleri, hastalığına rağmen gönderilmek istenen askerliği onu sürgüne zorlamış, Moskova’ya gitmiştir. Yurtdışındayken dünya halklarına komünizm propagandası yaptığı içinse vatandaşlıktan çıkarılmıştı.
Bugün onu “pişman bir romantik”e dönüştürmeye çalışanların aksine, Nazım ömrü boyunca yılgınlarla, döneklerle, suskunlarla, işbirlikçilerle kavga etmiştir. Kalemini hiç susturmamıştır. Yıllarca hapishane ve sürgün yüküne karşı hastalıkları artan Nazım 63 yıl önce bugün ölümsüzleşmiştir.
Bugün şiirlerini yasaklayanların adı kalmamışken Nazım’ın şiirleri dillerden dile dolaşıyor, eylemlerde gençliğin dilinde marş olarak dökülüyor. Memleketinin hasretiyle ölen Nazım bugün memleketindeki devrimciler meydanlarda sokaklarda onun kavgasını bayrak olarak haykırıyor.
“Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm!
Paranın padişahlığını,
karanlığını yobazın
ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm!”
Ey ömrünü destan gibi yürüyenler
Yaşayan kimdir gerçekte
Ölen kim
Yaşarken bile tükenenler mi
Yılgın yılgın düşenler mi
Yoksa çekilip tarihin burçlarına
Bayrak bayrak ölümsüzleşenler mi?”
(Adnan Yücel)
1 Haziran 1971'de, henüz 26 yaşındayken ölümsüzleşen Hüseyin Cevahir; Türkiye sosyalist hareketinin mücadeleci kuşağının önde gelen isimlerinden biriydi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde öğrenim gördüğü yıllarda devrimci mücadeleye katılan Cevahir, daha sonra THKP-C'nin kuruluş sürecinde yer aldı.
29 Mayıs 1971'de Mahir Çayan ile birlikte İstanbul Maltepe'de kuşatılan evde, üç gün süren operasyonun ardından 1 Haziran sabahı açılan ateş sonucu katledildi. Geride yalnızca yarım kalmış bir yaşam değil; yazıları, düşünceleri ve mücadele mirası kaldı.
Bugün Hüseyin Cevahir'i, eşitlik ve özgürlük mücadelesine adanmış bir yaşamın temsilcilerinden biri olarak anıyoruz. Aradan geçen yıllara rağmen adı, Türkiye devrimci hareketinin hafızasında yaşamaya devam ediyor.
“Nurhak sana güneş doğmaz,
uçan kuşlar yuva kurmaz
dökülen kan, yerde kalmaz
soracağız hesabını"
31 Mayıs 1971’de THKO savaşçıları Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan, Deniz Gezmiş ve diğer yoldaşlarının serbest bırakılmasını için Kürecik’teki Amerikan Radar Üssü’ne yöneldikleri süreçte, Adıyaman’ın İnekli Köyü civarında jandarma tarafından kuşatıldı. Teslim olmayı reddeden üç devrimci çatışma sırasında ölümsüzleşti. Mustafa Yalçıner ağır yaralanırken, Hacı Tonak yakalandı. Metin Güngörmüş ve “Hemşerim” adıyla bilinen Ahmet Erdoğan ise kuşatmadan çıkabildiler.
68 kuşağının devrimci dayanışması ve ortak mücadele anlayışı, Mahir Çayan ve yoldaşlarının Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek amacıyla Ünye Radar Üssü’nden biri Kanadalı, ikisi İngiliz olmak üzere üç teknisyeni kaçırma eyleminde de kendini göstermişti. Nurhak’ta ortaya çıkan 68’in cesareti, kararlılığı ve cüreti Kızıldere’ye taşmış devrimci dayanışmayı daha da büyütmüştür.
Berkin Elvan, 5 Ocak 1999’da İstanbul’da doğdu. Henüz 14 yaşındayken, Gezi Parkı protestoları sırasında evinin bulunduğu Okmeydanı’nda polis tarafından atılan gaz fişeğiyle başından vuruldu. 269 gün komada kaldıktan sonra, 11 Mart 2014’te ölümsüzleşti.
Berkin’in ölümünün ardından ailesi yıllarca adalet aradı. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından annesi Gülsüm Elvan miting meydanlarında hedef gösterildi ve aile hakkında çeşitli davalar açıldı. Berkin’i vuran polis Fatih Dalgalı ise yıllar boyunca tutuklanmadı, gözaltına alınmadı ve görevine devam etti. Aile, adalet arayışı sürecinde yoğun baskılarla karşı karşıya kaldı; davanın avukatı Can Atalay hapse atıldı, annesi ve babası da Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlamasıyla ceza aldı. Tüm baskı ve yıldırma girişimlerine rağmen Elvan ailesi, adalet talebinden vazgeçmedi.
Berkin’in ailesi ve Türkiye’nin devrimcileri hâlâ Berkin’in katillerinden hesap sormak için meydanları doldurmaya devam ediyor.
Taksim Gezi Parkı’nda başlayan ve kısa sürede ağaçların korunması talebini aşarak ifade özgürlüğü, yaşam tarzı ve demokratik haklar ekseninde ülke genelinde kitlesel protestoya dönüşen Gezi Park protestoları’nın üzerinden tam 13 yıl geçti. Gezi Direnişi’nde katledilen Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım, Hasan Ferit Gedik ve Berkin Elvan’ı, direnişin 13. yılında adalet talebini de canlı tutarak anıyoruz. 28 Mayıs 2013’te Taksim’de birkaç çadırla başlayan ve kısa sürede 80 ile yayılan Gezi Direnişi’ne yaklaşık 4 milyon kişinin katıldığı, 10 bine yakın kişinin yaralandığı ve çok sayıda kişinin polisin attığı gaz fişeklerinin isabet etmesi sonucu gözünü kaybettiği bu büyük toplumsal dalga, yalnızca bir protesto değil; meydanları bir hafıza, dayanışma ve direniş alanına çeviren tarihsel bir kırılma olarak hafızalarda yerini koruyor. Direnişin ardından birçok kişi eylemlere katıldığı için yargılanırken, polis şiddeti sonucu hayatını kaybedenlerin davaları ise çoğu zaman cezasızlıkla sonuçlandı.Her yer Taksim, her yer direniş.
Hasan Ferit Gedik|
Hasan Ferit Gedik, İstanbul’un Gülsuyu mahallesinde büyüyen 21 yaşında bir gençti; hayatı, yaşadığı mahallede giderek derinleşen uyuşturucu ağına ve buna eşlik eden şiddet düzenine karşı yükselttiği itirazla şekillendi. Onun için bu bir “siyasi tercih”ten çok, gündelik hayatın içinden gelen bir zorunluluktu: kimin sokakta güvenle yürüdüğü, kimin korkarak yaşadığı, hangi hayatların görünmez sayıldığı sorusu. Ferit, bu görünmezliğe razı olmayan gençlerden biriydi ve mahallede arkadaşlarıyla birlikte uyuşturucuya karşı yürüyüşler düzenliyordu.
29 Eylül 2013’te Gülsuyu’nda gerçekleştirilen böyle bir yürüyüş sırasında, kalabalığın üzerine açılan ateş sonucu vuruldu. Henüz 21 yaşındaydı. Hastaneye kaldırıldı ancak yaşamını yitirdi. O an, sadece bir insanın ölümü değil, mahallede uzun süredir biriken gerilimin en sert ve geri dönüşsüz kırılmasıydı. Ardından yaşananlar bu kırılmayı daha da derinleştirdi; cenazenin günlerce defnedilememesi, mahalle girişlerinin kapatılması ve delillerin kaybolduğu iddiaları, olayın yalnızca bir cinayet değil, aynı zamanda bir karartma ve görünmezleştirme tartışmasına dönüşmesine yol açtı.
Yıllar süren yargı sürecinin ardından 2018’de bazı sanıklar ağır hapis cezalarına çarptırıldı, ancak dava boyunca eksik kalan deliller, tartışmalı süreçler ve toplumsal hafızada açılan boşluk hiçbir zaman tamamen kapanmadı. Bu yüzden Hasan Ferit Gedik’in ölümü yalnızca bir adli dosyanın konusu olarak değil, mahalle ölçeğinde şiddet, örgütlenme ve devletin müdahale biçimleri üzerine süren daha geniş bir tartışmanın parçası olarak hatırlanmaya devam etti.
Bugün geriye bakıldığında onun hikâyesi, tek bir kurşunun değil, birikmiş bir düzenin içinden geçen bir itirazın hikâyesi gibi duruyor. Ve belki de en çok bu yüzden, adı yalnızca bir ölümle değil, o ölümün ardından büyüyen hafızayla birlikte anılıyor: susturulmak istenen bir yürüyüşün, hâlâ tamamlanmamış bir cümlesi gibi.